Ender Helvacıoğlu
4 Temmuz ABD’nin kuruluşunun 250. yıldönümü. Bilindiği gibi ABD 4 Temmuz 1776’da Bağımsızlık Bildirgesi’nin yayımlanmasıyla resmen kurulmuştu. ABD’nin kuruluşu 13 İngiliz kolonisinin Büyük Britanya’ya karşı başlattığı bağımsızlık mücadelesinin başarıya ulaşmasıyla gerçekleşti. Bağımsızlık Bildirgesi de dünya modernite tarihinin önemli metinlerinden biri olarak kabul edilir. 1789 Fransız Devriminin ardından ilan edilen “Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”ne esin kaynağı olduğu söylenir. Öyledir de… Örneğin Bildirge’de şöyle bir cümle vardır:
“Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır; Yaradan’ları tarafından bağışlanmış, belli bazı vazgeçilemez haklara sahiptirler; yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme hakları da bunların arasındadır.”
Görüldüğü gibi Bildirge, yaşam ve özgürlük hakları yanı sıra, “mutluluğa erişme hakkı” gibi oldukça ileri ve derin bir felsefi kavramı da içeriyor.
ABD’nin nasıl kurulduğunu bilmesek, 250 yıldır süren “Özgürlük İmparatorluğu” algısına kapılmak işten bile değil.
Peki, Amerikan yerlileri (Kızılderililer) insan değil midir? Onların “vazgeçilmez hakları” yok mudur? Yerlilerin “yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme hakları” bulunmuyor mu?
Evet, ABD’yi kuran Amerikan modernitesinin liderlerine göre yerliler insan değildir, onların yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme hakları yoktur. Örneğin Bildirge, Büyük Britanya yönetimini eleştirirken yerlilerden şöyle söz ediyor: “Savaş yöntemleri, yaş, cinsiyet ya da hal gözetmeksizin herkesi kesip biçmek olan, merhametsiz Kızılderili vahşiler.”
ABD’nin (Amerikan modernitesinin) kuruluşu, tarihin gördüğü en büyük toprak gaspı ve soykırımlarından birinin temelinde yükselir. Burjuva modernitesi her yerde ikiyüzlüdür ama Amerika’da çok daha ikiyüzlüdür.
Amerikalı beyaz adama göre Kuzey Amerika toprakları, “sahipsiz toprak” veya “kimseye ait olmayan arazi” anlamına gelen Latince “terra nullius” kavramı ile nitelenir. Dolayısıyla işgal edilebilir, el konulabilir. Kızılderililer, bu arazideki yok edilmesi gereken “haşereler” olarak görülür. Avrupalı Aydınlanma filozoflarının Avrupa feodalitesinin tasfiyesi hedefiyle geliştirdikleri teoriler, Amerikan yerlilerinin yok edilmesinin felsefi ve hukuki gerekçeleri olarak kullanılır. Amerikan modernitesinin ve “Özgürlük İmparatorluğu”nun temeli budur.
Bu kuruluş paradigması, ABD’nin 250 yıllık tarihi içinde adım adım tüm dünyayı içine alacak biçimde genişletilmiştir.
ABD Başkanı James Monroe’nun adıyla anılan “Monroe Doktrini”, Avrupalı sömürgecilerin tüm Amerika kıtasından sökülmesi adı altında, Orta ve Güney Amerika’nın ABD’nin “arka bahçesi” yapılması politikasıdır. Bütün 19. ve 20. yüzyıl boyunca ABD hükümetlerinin Latin Amerika toplumlarına yönelik yüzlerce müdahalesi bu doktrin ışığında gerçekleşmiştir.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise bu doktrin tüm dünyayı ufku içine alır ve ABD’nin “dünya jandarmalığı” ve “küresel eşkıyalık” dönemi başlar. Donald Trump’ın “Kanada eyaletimiz olsun”, “Grönland’ı bize satın”, “Meksika Körfezi’nin adı değişsin”, “Venezuela petrolleri bizimdir”, “Gazze’yi tatil beldesi yapacağız”, “İran medeniyetini yok ereceğiz” türünden söylemleri, aslında, ABD’nin toplumsal genetiğine sinmiş olan bu gasp, soykırım ve haydutluk özelliğinin pervasızca dile getirilmesinden başka bir şey değil. Yani yeni bir şey değil.
Ama yeni olan bir şey var. Hem de en az yüz yıllık farklı bir süreç. Farklı bir modernite akımı. 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da ortaya çıkan, Avrupalı emekçilerin kapitalizmden kurtulma mücadelesinin kuramı olan Marksizm’den kaynak alan ve 20. yüzyılda Sovyet ve Çin devrimleriyle ve dünya halklarının ulusal kurtuluş mücadeleleriyle kendini kabul ettiren anti-emperyalist, anti-kapitalist ve emekçi modernitesi akımı. Bu büyük karşı duruş, başta ABD olmak üzere tüm emperyalistlere dünyanın bir “terra nullius” olmadığını göstermiştir.
Sosyalizm geri çekilmiş olabilir, ama bu süreç başka biçimlerde güçlenerek devam ediyor. ABD İmparatorluğu, artık gerileyen ve çöküşe doğru giden bir emperyalist güçtür. İran savaşı bunu net olarak gösterdi. 7-8 Temmuz’da Erdoğan rejiminin ev sahipliğinde Ankara’da toplanacak olan NATO Zirvesinde dünyanın haydutları bu gerilemenin nasıl durdurulabileceğini tartışacak.
Ama nafile! Başka bir akım başlamıştır, tabanı tüm dünyadır ve artık durdurulamaz.
NOT: Bu yazıda kısaca değindiğimiz konular, Bilim ve Gelecek dergisinin Temmuz sayısının kapak dosyasında (“ABD’nin 250 yılı”), özellikle Dr. Hüseyin Karakuş’un makalesinde geniş olarak işleniyor. Dosyanın diğer iki yazısında Hasan Bögün ve Mehmet Ali Güller konuyu NATO düzleminde ele alıyor. Okunması faydalı olur.







