Ana Sayfa Bilim Gündemi Yeni ‘lütuf’ arayışları

Yeni ‘lütuf’ arayışları

2630

Ender Helvacıoğlu

AKP, kurulduktan kısa bir süre sonra iktidara gelmiş, muhalefet bilmeyen, rejim değiştirmiş, devleti önemli ölçüde ele geçirmiş bir parti. İktidar varsa AKP ve Erdoğan var, iktidar yoksa onlar da yok. Böyle bir partinin ve liderinin, hele ortada bu kadar suç varken, “iktidarını koruma sendromuna” tutulması gayet doğal. Özellikle son yerel seçimlerde alınan sonuçlar, yıllar sonra ikinci parti durumuna düşmesi, AKP iktidarını bu sendromun girdabına çekti. Son iki yıldır AKP’nin bütün politikalarına yön veren temel güdü, ne pahasına olursa olsun iktidarı kaybetmemek oldu.

Ama asıl gerçek şu ki, AKP-Erdoğan halkı kaybetti ve bir daha geri kazanması da olanaklı gözükmüyor. Hangi rejim olursa olsun halkı kaybedenin iktidarı da kaybedeceği tarihsel gerçeği ile AKP’nin iktidar zorunluluğu arasındaki çelişki hem Saray çevresinde giderek yoğunlaşan bir gerilime neden oluyor hem de ister istemez bir meşruiyet sorunu yaratıyor.

AKP, çözülemez bir çelişkiyi çözmeye çalışıyor. Devlet gücünü kullanarak gündeme soktuğu uygulamalar ve izlediği politikalar bu “çözümsüzlüğün” daha da netleşmesine yol açıyor. İktidar son dönemde yürüttüğü iki temel politikada da başarısızlığa uğradı; halkı ikna edemediği gibi daha da kaybetti. Bunlardan birincisi, iktidarı için asıl tehdit olarak gördüğü CHP’ye yönelik saldırılar; ikincisi de “Terörsüz Türkiye” sloganıyla başlayan ama ne kadar çok boyutlu ve mayınlı bir yol olduğu kısa sürede ortaya çıkan çözüm süreci.

Kanımca AKP, CHP’ye yönelik saldırıların düğmesine basarken bir hesap hatası yaptı. CHP ile bir bilek güreşine gireceğini ve devlet olanaklarını kullanarak bu güreşi kazanacağını sandı. Ama devreye halk girdi. Saraya sıkışan ve toplum ile bağları zayıflayan her iktidarın düştüğü hatadır bu: halkın denkleme dahil olabileceğini kestirememek.

Oysa devlet-halk ilişkileri konusunun üstadı Machiavelli, 500 yıl öncesinden tüm hükümdarlara şu basit ama temel uyarıyı yapar: Bütün gücünü halktan almak: işte her iktidarın, kendisini en kısa zamanda gerçekleştirmekle görevli sayması gereken gaye budur. Devlet gücünün halk üzerinde kullanılması durumunda -ondan kaynaklanacak yerde-, artık güçten değil zaaftan söz edilebilir.

AKP, sadece CHP ile değil halk ile karşı karşıya geldi. Bunu hesap edemedi. Halk ile çatışmaya başladı. Bütün düşmanlar yenilebilir, ama halk yenilemez. Halk ile savaşan önünde sonunda kaybeder. Halk ikna edilmelidir, başka bir çare yoktur ve bu, sadece zor yoluyla yapılamaz. Salt zor ile rıza üretme çabası, bir iktidar için sonun başlangıcıdır. Kendi kendini kandırmadır. Zor ile üretilen rıza bumerang gibidir; sonunda gelir zorun sahibini vurur.

AKP bu basit gerçeğe toslamış görünüyor. Peki, iktidarın bu yoldan geri dönme olanağı var mı? Devlet ve iktidar içindeki bazı kesimlerin böyle bir politika değişikliği yapılmasını arzuladıkları görülüyor. Fakat Saray’ın böyle bir manevra potansiyelinin kaldığını sanmıyorum. Bazı kesimler fren yaparak sıyırabileceklerini düşünebilirler ama bu saldırgan politikanın asıl sahipleri için geri dönüş yolu tıkalıdır; fren yapmak onlar için çok riskli olabilir, arabanın devrilmesine yol açabilir.

Dolayısıyla bir fırsat çıkmasını Allah’tan umarak (15 Temmuz gibi bir lütuf!) doludizgin devam edecekler gibi gözüküyor. İstanbul’dakine benzer bir operasyonun Ankara Belediyesine ve Mansur Yavaş’a da yapılması, CHP genel başkanının ve bazı yöneticilerinin dokunulmazlıkları kaldırılarak içeri tıkılması, CHP’yi kapatma vb. girişimler… Ama böylesi girişimler yukarıda vurguladığımız antagonist çelişkiyi çok daha keskinleştirecek, iktidar çok daha güçlü bir tepkiyle karşılaşacaktır. Fren yapma riskini alamayanlar, duvara toslama riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

***

Peki, yeni bir “lütuf” gelir mi? Lütufların Allah’tan gelmediğini herkes biliyor. Ama belki Trump’tan gelebilir!

Tom Barrack denen adam, Erdoğan-Trump görüşmesinden bir gün önce şöyle bir laf etti: “Başkanımız ‘Bundan bıktım, ilişkiler düzeyinde cüretkâr bir adım atalım ve ihtiyacı olanı verelim’ dedi. ‘Tamam sayın başkan, neye ihtiyacı var?’ diye sorduğumda ‘meşruiyet’ dedi. ‘Çok akıllı biri. Mesele sınırlar, S-400 ya da F-16’lar değil. Mesele meşruiyet.’”

Demek ki Erdoğan’ın asıl istediği “meşruiyet” imiş ve Trump da bunu ona verecek. Bu söylemin ne kadar aşağılayıcı olduğunu, kuyruğun ne denli kaptırıldığını bir kenara koyuyorum. Adamlar iktidarın zaafını yakalamışlar ve Türkiye’de kaybedilen meşruiyeti Ortadoğu’da lütfedeceklerini açık açık söylüyorlar.

Neyin karşılığında? Halk nezdinde kaybedilen meşruiyet nasıl kazanılacak? Barrack ekliyor: “Trump ve Erdoğan çok şey başarabilir. Büyük değişiklikler göreceksiniz.”

Türkiye, Erdoğan’ın ihtiyaç duyduğu “meşruiyet” uğruna Ortadoğu’da çok tehlikeli girdaplara çekilebilir. Muhalefet, “meşruiyet milletten, halktan alınır” gibi kuramsal eleştirilerle yetinmeyip, yine toplumsal hareketi gündeme sokarak bu tehlikeli “meşruiyet girişimine” karşı koymalıdır.

NOT: Bu arada Devlet Bahçeli de yine ilginç söylemlerde bulunmaya başladı. “TRÇ ittifakı” ve “Kudüs Paktı” gibi… Bu söylemlere “anti-emperyalizm” atfetmek saflık olur. Boş laf olarak görüp dikkate almamak da yanlış olur. Kanımca Bahçeli de bir “lütuf” ve “meşruiyet” peşinde. İç çatışmayı dış çatışma çıkararak bastırmak otoriter rejimlerin kadim bir taktiği. Uyanık olunmalı.