Günümüzde yaşayan bir bilgisayar kullanıcısı olarak, belli bir şirkete ait bir program kullanıyor olabilirsiniz . Eğer arkadaşınız sizden bir kopya isterse, onu reddetmek doğru olmaz. İşbirliği telif hakkından daha önemlidir. Yazılım kullanan diğer insanlarla açık ve özgür şekilde işbirliğine gitmeyi hak ediyorsunuz. Yazılımın nasıl çalıştığını öğrenmeyi ve öğrencilere bu bilgiyi öğretmeyi hak ediyorsunuz. Özgür yazılımı hak ediyorsunuz.
Çev: Emre Sevinç
Sayısal bilgi teknolojisi, bilgiye erişimi, onu güncellemeyi ve sunmayı kolaylaştırarak insanlığa katkıda bulunmaktadır. Bilgisayarlar adı geçen işlemleri hepimiz için daha kolay hale getirmeyi vaat eden araçlardır.
Ancak bunun bu kadar kolay olması herkes tarafından kabul edilebilir görünmemektedir. Telif sistemi, başka bir deyişle kopyalama hakkı, yazılım ürünlerinin “sahipleri” olduğunu belirtir ki, bu “sahipler”in, çoğu söz konusu yazılımların potansiyel faydalarını kamuoyu aleyhinde kısıtlamayı düşünenlerdir. Bizim kullandığımız yazılımları kopyalama ve değiştirme hakkının sadece kendilerine ait olmasını isterler.
Telif sistemi matbaa ile ortaya çıkmıştır; yani seri üretim için gerçekleştirilen yüksek hacimli kopyalama teknolojisiyle. Telif sistemi bu teknolojiyle uyum içindeydi; çünkü burada söz konusu olan sadece seri ve yüksek hacimli üretim yapabilecek kopyalayıcıların kısıtlanmasıydı. Bu sistem, kitap okurlarının özgürlüğünü kısıtlamıyordu. Baskı makinesine sahip olmayan sıradan bir okur kitabı ancak kalem ve mürekkep kullanarak kopyalayabilirdi ve bunun için çok az okur suçlanmıştı.
Yazılım Yayıncıları Birliği’nin (SPA) diktatörce tedbirleri
Sayısal teknoloji matbaa ile basmaya kıyasla çok daha esnektir: Bilgi bir kez sayısal hale sokuldu mu, diğerleri ile paylaşmak üzere bu bilgiyi kolayca kopyalayabilirsiniz. İşte tam da bu esneklik, telif sistemiyle uyumsuzluğa yol açar. Bu uyumsuzluk yazılım telif haklarının korunması için gittikçe artan rahatsızlığa ve diktatörce tedbirlerin alınmasına yol açmaktadır.
Yazılım Yayıncıları Birliği’nin (Software Publishers Association – SPA) şu dört uygulamasına bakalım:
– Arkadaşınıza yardım etme amacıyla dahi olsa yazılım sahiplerine itaat etmemenizin yanlış bir şey olduğunu söyleyen kitlesel propaganda.
– İş ya da okul arkadaşlarını gizlice şikayet edecek ispiyoncularla işbirliğine gidilmesi,
– İşyerlerine ve okullara (genellikle polis yardımı ile) yapılan baskınlar ve insanlardan kanun dışı kopyalama yapmadıklarına dair kanıt istenmesi,
– MIT’den David LaMacchia gibi kişilerin bırakın yazılım kopyalamayı (herhangi bir şey kopyaladığı yoktu) sadece kopyalama cihazlarını açıkta bırakmaları ve bunların kullanımını sansürlemedikleri gerekçeleri ile resmen suçlanmaları (ABD Devleti tarafından, SPA’nın talebi üzerine).
Bu uygulamalar eski Sovyetler Birliği’ndeki uygulamaları andırmaktadır; her kopyalama makinesinin başında izinsiz kopyalamayı engellemek üzere bir görevli bulunurdu ve vatandaşlar bilgiyi gizlice kopyalayıp el altından “samizdat” olarak dağıtmak zorundaydılar. Tabii ki iki ülkedeki benzer uygulamalar arasında bir fark var: Sovyetler Birliği’ndeki bu uygulamaların amacı politikti, ABD’de ise asıl amaç kârdır. Ancak bizi etkileyen amaçlar değil, eylemlerdir. Her ne sebeple olursa olsun, bilgi paylaşımının engellenmek istenmesi benzer yöntemlere ve sert uygulamalara yol açmaktadır.
Yazılımın kopyalanması, korsanlık ya da hırsızlık sözcükleriyle mi karşılanmalı?

Yazılım sahipleri bizim bilgi kullanma hakkımızı kontrol etme durumu için pek çok argüman öne sürmektedir:
– Terim karmaşası.
Sahipler “korsanlık” ve “hırsızlık” gibi kötü çağrışımlı sözcüklerin yanı sıra “fikri mülkiyet” ve “zarar” gibi hukuki terimleri kullanarak kamuoyuna belirli bir düşünce şeklini dayatmaya çalışmaktadırlar; programlar ile fiziksel nesneler arasında analoji olduğu fikri.
Fiziksel nesneler ve bunlara dair özelliklerle ilgili düşüncelerimiz ve kurumlarımız, bu nesnelerin birilerinden alınmalarının doğru bir şey olup olmadığı üzerine kuruludur. Bu düşünce şekli bu haliyle bir şeyin kopyalanmasına uygulanamaz. Yine de sahipler bizim bu şekilde uygulamamızı istemektedir.
Yazılımlar kopyalandığında, sahipler “zarar” görür mü?
– Abartma. Sahipler, kullanıcılar programları izinsiz olarak kopyaladıklarında “zarar” gördüklerini veya “ekonomik kayba” uğradıklarını belirtmektedir. Ancak kopyalama yazılım sahibi üzerinde doğrudan bir etkiye yol açmaz ve hiç kimseye bir zarar vermez. Yazılım sahibi ancak kopyalamayı gerçekleştirmiş olan kullanıcı bu iş için sahibe para ödeyecek olmuş olsa bir kayba uğrayabilir.
Biraz düşünürsek görürüz ki, bu insanlar kopyayı satın almak gibi bir düşünceye sahip değildir. Buna rağmen yazılım sahipleri sanki herkes bir kopyayı satın alacakmış gibi “kayıp”larını hesaplar. Buna en nazik ifade ile abartmak denir.
Kanunlar, doğa yasası mıdır, eleştirilemez mi?
– Kanun. Yazılım sahipleri sık sık kanunların mevcut durumundan ve bizi tehdit etmek için kullanabilecekleri cezalardan bahseder. Bu yaklaşım, içinde günümüz yasalarının sorgulanamaz bir ahlak öğretisi olduğu düşüncesini barındırır; aynı zamanda da söz konusu cezaları (hiç kimsenin varlıklarından sorumlu olmadığı) doğa yasaları olarak kabul etmemiz beklenir. Bu ikna etme yöntemi eleştirel düşünceye fazla dayanamaz, alışılmış düşünsel pratikleri kuvvetlendirmeye yöneliktir.
Kanunların doğruyu yanlıştan ayıramayacağı gerçeği en temel gerçeklerden biridir. Her Amerikalı hatırlamalıdır ki, 40 yıl önce pek çok eyalette siyah renkli bir insanın otobüsün ön kısmında oturması kanunen yasaktı, ancak bu eylemin yanlış olduğunu iddia edenler sadece ırkçılardı.
Yazılım sahibinin doğal hakları argümanı
– Doğal haklar. Yazılımcılar genellikle, yazdıkları programlar ile aralarında özel bir bağ bulunduğu iddiasından yola çıkarak programla ilgili düşüncelerinin ve çıkarlarının geriye kalan herkesinkinden -yani dünyanın geriye kalanından- daha önemli olduğunu savunur. (Yazılım üzerinde kopyalama hakkı olan genellikle yazarı değil, şirkettir; ancak bu noktayı görmezden gelmemiz beklenir).
Bu iddiayı etik bir aksiyom olarak sunanlara -yazar sizden daha önemlidir aksiyomu- kendim de kayda değer bir yazılım geliştirici olarak ancak şunu söyleyebilirim: Bu iddia saçmadır. Ancak insanlar bu doğal haklara dair iddiaları iki sebepten ötürü mantıklı bulmaya eğilimlidir.
Birinci sebep fiziksel nesnelere benzetme eğilimidir. Ben spagetti pişirdiğimde, bunu bir başkası yerse itiraz ederim, çünkü öyle bir durumda ben yiyemem. Karşımdakinin eylemi ona fayda sağladığı ölçüde bana zarar verir; içimizden sadece biri spagetti yiyebilir, o halde soru şudur: Kim? Aramızdaki en küçük bir ayrım dahi etik dengeye işaret eder.
Yukarıdaki durumdan farklı olarak benim yazdığım bir programı çalıştırmanız ya da değiştirmeniz sizi doğrudan etkilerken, beni ancak dolaylı yoldan etkiler. Bir arkadaşınıza bir kopya verip vermemeniz benden çok sizi ve arkadaşınızı ilgilendirir. Size bunları yapmamanızı dikte edecek güce sahip olmamalıyım. Hiç kimse olmamalı.
İkinci sebep ise, insanlara yazarların doğal haklarının toplumumuzun kabul edilmiş ve sorgulanamaz gelenekleri oldukları düşüncesinin sürekli söylenmesidir. Tarihi açıdan bakarsak, tam tersi durumun söz konusu olduğunu görürüz.
ABD Anayasası oluşturulurken, yazarların doğal haklara sahip oldukları fikri öne sürülmüş; fakat kesin ve net şekilde reddedilmişti. İşte bundan ötürü, Anayasa telif sistemine “izin verir”, ancak bunu “şart koşmaz”. Telif hakkının geçici olmak zorunda olduğunun belirtilmesinin sebebi de zaten budur. Yine Anayasa’da belirtilmiştir ki, kopyalama hakkının amacı ilerlemeyi teşvik etmektir; yazarı ödüllendirmek değil. Telif hakkı bir şekilde yazarı ve daha fazla da yayıncıları ödüllendirir, ancak amacı bu kişilerin davranışlarını geliştirmektir. Toplumumuzun asıl geleneği telif hakkının kamunun doğal haklarına tecavüz ettiği yönündedir ve bu duruma da yine uzun vadede kamu yararı yüzünden izin verilmektedir.
Ekonomiyle ilgili argüman
– Ekonomi. Yazılımın sahiplerinin olması gerektiği iddiasıyla ilgili olarak öne sürülen son argüman, ancak bu şekilde daha çok yazılım üretmenin mümkün olacağı düşüncesidir.
Diğerlerine kıyasla bu argüman biraz daha mantıklı bir yaklaşım gibi durmaktadır. Geçerli bir hedefe yöneliktir: Yazılım kullanıcılarını tatmin etmek. Empirik olarak açıktır ki, eğer insanlar bir şeyi üretmelerinin karşılığını iyi bir şekilde alırlarsa, o şeyden daha çok üretirler.
Ancak ekonomik argümanın bir kusuru vardır: Farkın sadece ne kadar para ödendiğiyle ilgili olduğu varsayımına dayanır. Bu varsayıma göre bizim istediğimiz “yazılım üretimi”dir, yazılımın sahibi olsun ya da olmasın.
İnsanlar bu varsayımı olduğu gibi kabul ederler, çünkü fiziksel nesnelere dair deneyimlerimizle uyumludur. Bir sandviçi ele alalım. Eşdeğer bir sandvici bedava ya da fiyatını ödeyerek alabilirsiniz. Eğer böyle ise, iki eylem arasındaki tek fark ödediğiniz paradır. Satın almak zorunda olmanız ya da olmamanız, sandvicin tadını, besleyici değerini değiştirmez ve her halükârda o sandvici sadece bir kez yiyebilirsiniz. Sandivici bir sahipten satın alıp almamanız, bu eylemin ardından cebinizde kalan para dışında başka hiçbir şeyi doğrudan etkileyemez.
Bu düşünce her fiziksel nesne için geçerlidir; bir sahibinin olup olmaması onun “ne olduğu”nu doğrudan etkilemez ya da onu aldıktan sonra onunla ne yapacağınızı.
Ancak eğer bir programın sahibi varsa, bu onun ne olduğunu ve onu satın alırsanız onunla ne yapacağınızı etkiler. Buradaki fark sadece para farkı değildir. Yazılımların sahiplerinin bulunması sistemi, bu sahiplerin bir şey üretmesini sağlar, ancak üretilen şey toplumun ihtiyaç duyduğu şey değildir. Bu da hepimizi etkileyen korkunç bir etik kirliliğe yol açar.
Toplumun neye ihtiyacı var?
Toplumun neye ihtiyacı vardır? Vatandaşlarının sorunsuzca erişebileceği bilgiye ihtiyacı vardır; örneğin insanların sadece çalıştırabilecekleri değil, aynı zamanda okuyabilecekleri, düzeltebilecekleri, geliştirebilecekleri programlar. Ancak yazılım sahiplerinin sunduğu genellikle inceleyemeyeceğimiz ya da değiştiremeyeceğimiz bir kara kutudan ibarettir.
Toplumun aynı zamanda özgürlüğe ihtiyacı vardır. Bir programın bir sahibi olduğunda, insanlar hayatlarının bir bölümü üzerindeki kontrolü kaybetmiş olurlar. Tüm bunların ötesinde toplumun ihtiyacı olan şey, vatandaşlar arasındaki gönüllü işbirliği ruhunun pekiştirilmesidir. Yazılım sahipleri, bizler komşularımıza doğal olarak yardım ederken, bu yaptığımız şeyin “korsanlık” olduğunu söylediklerinde, toplumumuzun ruhunu kirletmiş olurlar.
Bu yüzden özgür yazılımdan bahsederken kast ettiğimiz özgürlük kavramıdır, fiyat kavramı değil. Sahiplerin öne sürdüğü ekonomik argüman hatalıdır, ancak ekonomi meselesi gerçek bir meseledir. Bazı insanlar sırf işin zevkinden ve getireceği ruhsal tatmin, şöhret gibi şeylerden ötürü faydalı yazılımları geliştirirler; ancak bu insanların geliştirdiklerinin ötesinde yazılımları istiyorsak, para bulmamız gerektiği doğrudur.
Özgür yazılım geliştiricilerinin durumu
10 yıldır özgür yazılım geliştiricileri para bulmak için bazı yöntemleri denemiş ve kısmen başarılı olmuşlardır. Kimsenin çok zengin olması şart değildir. Ortalama bir Amerikan ailesinin geliri yıllık olarak yaklaşık 35 bin $’dır ve bu rakamın programlamadan çok daha zevksiz işler için bile yeterli motivasyonu sağladığı görülmüştür.
Yıllar boyunca, taa ki bir fellowship bunu gereksiz kılana dek, geliştirmiş olduğum özgür yazılımlara talebe yönelik özelleştirmeler yaparak hayatımı kazandım. Eklediğim her özellik süreç içinde standart sürüme de eklendi ve böylece kamuoyuna sunuldu. Bireysel olarak öncelikli olduğunu düşündüğüm özellikleri bir an önce geliştirmem yerine, kendi ihtiyaçları için gerekli olan özellikleri geliştirmem için müşterilerim bana para ödedi.
Vergiden muaf, özgür yazılımların geliştirilmesine adanmış ve kamu yararına çalışan Free Software Foundation (FSF) , GNU CD-ROM’ları , T-shirt’leri , belgeleri ve delüks dağıtımlar satarak para kazanmaktadır (bunların hepsine kullanıcılar para ödemeden de erişebilir, bunları kopyalayabilir ya da değiştirebilirler); ayrıca bağışlar da söz konusudur . Bünyesinde 5 programcı çalışmakta ve 3 çalışan da posta siparişleriyle ilgilenmektedir.
Bazı özgür yazılım geliştiricileri teknik destek hizmeti satarak para kazanmaktadır. 50 kişiyi istihdam eden Cygnus Support [bu yazı yazıldığı esnada], yaptığı hesaplara dayanarak personelinin vaktinin yüzde 15’inin özgür yazılım geliştirmeye gittiğini belirtmektedir; bu bir yazılım firması için kayda değer bir orandır.
Aralarında Intel, Motorola, Texas Instruments ve Analog Devices’ında bulunduğu bazı şirketler bir araya gelerek C dili için özgür GNU derleyicisinin geliştirilmesi amacıyla finansal destek vermişlerdir. Bu arada Ada dili için GNU derleyicisi ABD Hava Kuvvetleri tarafından parasal olarak desteklenmektedir, çünkü bu kurum kaliteli bir derleyiciye sahip olmanın en düşük maliyetli yolu olarak bu yolu görmektedir [Hava Kuvvetleri parasal desteği bir süre önce bitmiştir, şu anda GNU Ada derleyicisi çalışmaktadır ve bununla ilgili bakım ve geliştirmeler ticari olarak desteklenmektedir.]
Bunlar küçük örneklerdir, özgür yazılım hareketi henüz yolun başındadır. Ancak ABD’deki dinleyici tarafından desteklenen radyo örneğinde de görüldüğü gibi, kullanıcıları para ödemeye zorlamadan da büyük eylemleri başarmak mümkündür.
Günümüzde yaşayan bir bilgisayar kullanıcısı olarak, belli bir şirkete ait bir program kullanıyor olabilirsiniz . Eğer arkadaşınız sizden bir kopya isterse onu reddetmek doğru olmaz. İşbirliği telif hakkından daha önemlidir. Ancak yeraltı olarak da tabir edebileceğimiz gizli kapaklı işbirliği iyi bir topluma yol açmaz. Kişi hayatı dürüstçe, açık bir şekilde ve gururla yaşamalıdır; bu da bir kişiye ya da kuruma ait olan yazılıma “Hayır” demekle olur.
Yazılım kullanan diğer insanlarla açık açık ve özgür şekilde işbirliğine gitmeyi hak ediyorsunuz. Yazılımın nasıl çalıştığını öğrenmeyi hak ediyorsunuz ve öğrencilere bu bilgiyi öğretmeyi hak ediyorsunuz. Yazılım bozulursa, takdir ettiğiniz bir programcıyı kiralayıp onu düzeltebilmeyi hak ediyorsunuz.
Özgür yazılımı hak ediyorsunuz.
Kaynak: http://www.gnu.org/philosophy/why-free.html