Ana Sayfa Bilim Gündemi Doğum sancıları

Doğum sancıları

2053

Ender Helvacıoğlu

Bir bahar daha ne kadar güzel gelebilirdi ki… Doğanın uyanışı ile toplumun ayağa kalkışı nasıl bu kadar güzel çakışabilirdi… Ülkemizin sadece çayırları, ovaları değil, meydanları ve sokakları da gelincik tarlası. Halk hareketinin gücü böyle bir şey. Kopkoyu bir karanlığı, acımasız bir zorbalığı bir anda bir özgürlük ve demokrasi şölenine çevirebiliyor.

Türkiye halkı, en başta da güzelim gençliği bir kez daha ayakta, otokrasi ve monarşi dayatmacılarına karşı bir kez daha isyanda; ülkenin geleceğine sahip çıkıyor hem de en radikal biçimde. Hani Türkiye halkı uyuşuktu, hareketsizdi, boyun eğerdi… Hani Türkiye gençliği cahildi, bireyciydi, umutsuzdu… İşte bütün bu karamsar teoriler çöpe! Son 18 yılda üç kez milyonlar halinde isyan eden bir halk var mı dünyada? Halkımızla, gençliğimizle gurur duymalıyız. Bu halkın bir parçası olmaktan onur duymalıyız.

Soğuk tahliller içeren bir yazı yazmaya gitmedi elim (daha doğrusu zihnim). Zaten hareket henüz olabildiğince sıcak ve devam ediyor. Bu nedenle kesin sonuçlara varmak insanı yanıltabilir. Şimdilik bazı notlarla yetineceğim.

– 20 yıldır artık iyice berraklaşan bir sürecin içinde Türkiye toplumu. Emperyalistlerin desteğiyle iktidarı ele geçiren siyasal İslamcılar kendi rejimlerini, yaşam biçimlerini, dünya görüşlerini ülkeye dayatıyorlar, “parantez” diye niteledikleri cumhuriyet sürecini sonlandırmaya çalışıyorlar; Türkiye’nin aydınlık yüzü (modernite birikimi de diyebiliriz) bu dayatmayı kabul etmiyor ve direniyor. En az 20 yıldır bu süreci yaşıyoruz. Bu tespit çok basit görünebilir, pek sınıfsal gelmeyebilir. Ama çıplak gerçek basittir; hayatın dayattığı cepheleşme herkesin anlayabileceği kadar basittir. Önce bu cepheleşmedeki saf belirlenir, ince analizler ve sınıfsal çözümlemeler -bu kaba cepheleşme ışığında- ardından gelir.

– Bu sürecin elbette çeşitli aşamaları, keskin dönemeçleri (sürecin köşe taşları) oldu, iktidar açısından da direnen halk kesimleri açısından da. Bugün de o köşe taşlarından birini yaşıyor gibiyiz.

Çoğu politik odak, en başta da iktidarlar, süreci salt politik bir süreç (çeşitli politik odaklar arasındaki mücadele) olarak görme eğilimindedirler. Bu bakış açısı çok ince tahliller geliştirebilir ama içinde büyük bir yanılgıyı da barındırır. Süreç sadece “politik” değil aynı zamanda “toplumsal”dır da… Her zaman ve her zaman son noktayı sıradan insanın tutumu koyar. Sıradanın belirleyiciliğini göz ardı edenlerin ve ıskalayanların önünde sonunda baltayı taşa vurmaları kaçınılmazdır.

Sürece salt mevcut politik sahnedeki güç savaşları olarak bakarsak, siyasal İslamcı iktidarın giderek mevzi kazandığını, devleti tamamen ele geçirdiğini, zorbalığını ve pervasızlığını artırdığını, halkı bastırdığını, koyu bir faşizme doğru gittiğimizi düşünebiliriz. Bu bizi karamsarlığa sürükleyebilir. Ama gerçek bundan ibaret değil. Sürecin bir de toplumsal boyutu, sıradanın tepkisi, dip dalgaları vb. var. Örneğin iktidar ne Haziran Ayaklanmasını kestirebilmişti ne de bugünkü tepki patlamasını öngörebildi. Salt politikacıların denkleme dahil etmedikleri, ama kendisini yakıcı bir biçimde hatırlatan bir güçtür sıradanın tepkisi. Hiçbir denkleme dahil değildir, ama birikir birikir, patlar ve o denklemi dağıtıverir. Cumhuriyet Mitinglerinde, Haziran Ayaklanmasında ve bugünkü eylemlilikte yaşanan çıplak ve sıcacık gerçek budur.

Sürece sözünü ettiğimiz toplumsal boyutu açısından baktığımızda, iktidarın giderek zayıfladığını, tabanını önemli ölçüde yitirdiğini, halkın önemli bir çoğunluğunun (bence yüzde 70’lere ulaştı) bu iktidardan kurtulmak istediğini görebiliriz. Yani süreç faşizme doğru değil, bu faşizan iktidardan kurtulmaya doğru evriliyor. En azından iktidarın hedeflerini engelleyebilecek kuvvetler bugün dünden daha diri ve daha güçlü.

Sürecin toplumsal boyutunu tahlil etmeyi sürdürelim.

– Son 20 yıl içinde üç tane toplumsal isyan yaşandı (Türkiye toplumunun biricikliğidir bu): Cumhuriyet Mitingleri, Haziran Ayaklanması ve bugünkü patlama. Bu üç isyanın da ortak bir noktası var: Cumhuriyet savunusu. Bu nedenle hâlâ öne çıkan simgeler al yıldızlı bayrak ve Mustafa Kemal. İktidar ne yapsa da Atatürk’ü yenemiyor.

Fakat birbirinin devamı olan bu üç isyanın birbirinden farklı nitelikleri de var. Üzerine katarak, giderek daha farklı kesimleri kapsayarak ve radikalleşerek ilerliyor hareket. Elbette toplumsal koşullardaki değişimler de bu radikalleşmede etkili. Bu ilerleme ve kapsam genişlemesi iktidarın konumunu ve geleceğini de belirliyor.

Cumhuriyet Mitinglerini ve Haziran Ayaklanmasını önceki yazılarımızda defalarca analiz etmeye çalışmıştık; birçok değerli araştırmacı ve toplumbilimci de bunu yaptı. Peki, hareketin bugün ulaştığı düzeyin farkları neler?

Birincisi en önemli fark, örgütlü bir gençlik hareketinin varlığı. Haziran da bir gençlik hareketiydi, ama genel halk hareketi içinde erimiş bir gençlik hareketiydi. Bugün ayrı ve belirleyici bir dinamik olarak gençlik (üniversiteli) hareketi var. Bu müthiş bir olaydır. İlk gün İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin polis barikatlarını aşarak Beyazıt’a ve Saraçhane’ye akması kıvılcımı çaktı ve toplumsal hareketin motoru oldu. Bu gençler nasıl örgütlendi, bu örgütlenme nasıl kitleselleşebildi, kimler önderlik etti, hiçbir fikrim yok, öğrenmeye muhtacım.

İkinci önemli fark, bugünkü hareketin bir önderliğinin olması. Beğenelim beğenmeyelim, harekete CHP önderlik ediyor. CHP mecburen önderlik ediyor, çünkü hareket CHP’ye (İmamoğlu’na) yönelik iktidar saldırısıyla tetiklendi. CHP yönetimi harekete (özellikle politik yön açısından) nereye kadar önderlik edebilir, bu bir tartışma konusu, göreceğiz. Şimdilik, çoğumuzun tahmin ettiğinden daha başarılı oldukları söylenebilir.

Üçüncü bir fark var ki, çok belirleyici. Bugünkü gençlik farklı bir gençlik. Bu konuda iddialı değilim, çünkü günümüz gençliğiyle fazla bağım yok, ama his düzeyinde birkaç şey söyleyeyim. Haziran gençliği ile bugünün gençliği arasında ciddi farklar olduğunu düşünüyorum. Haziran gençliği gelecek kaygısı ve yaşam biçimi savunusu ile sokağa çıkmıştı. Gelecekten kaygı duymak bile bir gelecek umudu içerir. Bugünkü bazı genç gruplarında daha çok öfke ve kin hakim gibi. Gelecekten umudu kesmiş bir gençlik var. Elbette hepsi böyle değildir, ama Haziran’dan farklı olarak geleceksizlik duygusu içinde, çok öfkeli ve yıkıcı bir damar da var bugünkü harekette ve hareket radikalleştikçe doğal olarak bu kesim ön alıyor. Sosyal medyanın da etkisiyle de olabilir, lafını hiç sakınmayan, ağzına geleni haykıran, lafının nereye gideceğinin hesabını yapmayan, bol küfürlü üsluba sahip bir damar. Aslında her devrimin ihtiyaç duyduğu bir damardır bu. Ama güçlü ve olgun bir önderlik tarafından yönlendirilirlerse.

– Bugün 15 gün öncesine göre daha iyimserim. Bu hareket sadece bir muhalefet hareketi değil. Sadece bir direniş değil. Çok daha ötesi. Henüz belirgin olmasa da bir iktidar hareketi. Hareket çeşitli kanatlarıyla yeni bir Türkiye oluşturuyor; mevcut siyaset sahnesine müdahale ederek yeni bir siyaset sahnesi dizayn ediyor. Artık miadını doldurmuş Erdoğan-Bahçeli sonrası Türkiye tartışılıyor, eylemli bir biçimde. Hareket içinde, farklı bir Türkiye’nin, siyasal İslam belasından kurtulmuş, daha demokratik ve özgür bir Türkiye’nin tomurcuklarını taşıyor.

AKP iktidarı emperyalistlerin desteğini almasına ve devlet gücünü sonuna kadar kullanmasına karşın bu hareketi, bu damarı yok edemedi. 20 yıldır gelen üç gençlik kuşağı da isyan etti. Bazı arkadaşlar hep zaafları, yenilgileri ve geri çekilmeleri görüyorlar ve karamsarlar. Ama bu isyan geleneğini (evet, bir gelenektir artık) ve içinde yeşeren tomurcukları değerlendirmiyorlar.

Siyaset çalım atma sanatıdır ve güçle yapılır; ama siyaset sahnesi toplumsal zeminle sınırlıdır. Siyaset her şeye çalım atabilir ama sosyolojiye atamaz. Ve sonuç olarak en büyük güç halkın ve emeğin gücüdür. Bu abartılı ve boş bir laf değil; hâlâ Roma imparatorları, Osmanlı padişahları ve sömürgeci emperyalistler tarafından yönetilmiyor olmamızın asıl nedeni. Bu tarih bilincini, barikatlarda direnen güzelim gençlerin yaşam sevinciyle birleştirelim lütfen.

Türkiye faşizme doğru gitmiyor; faşizmden kurtuluşun doğum sancılarını yaşıyor. Evet, zorlu olacak, belki kayıplar da yaşanacak, ama süreç bu yönde.