Ender Helvacıoğlu
Savaşa ilişkin soğukkanlı analizleri her gün her saat televizyonlardan ve sosyal medyadan izliyoruz. Biz de bilgimiz ve aklımız yettiğince bazı yorumlar yapıyoruz. Fakat bir de bizzat savaş alanı içinde yaşayan sıradan insanların yaşadığı dramlar ve aldıkları tutumlar var ki, bunlar fazla haber olmuyor; olsa da devletler ve ordular düzlemine yoğunlaşan soğuk ve üstten analizler tarafından kısa sürede yutuluyor, unutuluyor, üzerinde fazla kafa yorulmuyor. Oysa sıradan insanın tutumu uzun vadede bütün siyasi ve askeri süreçlerin temel belirleyenidir. Ama savaşın sıcaklığı içinde bu “uzun vade” göz ardı edilir ve ertelenir.
Bu yazıda yoğun sıcaklığa ilişkin soğuk analizleri günlük sosyal medya yorumlarına bırakıp, insani tutumlar ile ilgili bazı olguları sorular halinde aktararak okuru düşünmeye davet etmek istiyorum.
***
Tel Aviv’de insanlar sığınaklarda ve metrolarda çadır kurup yatarken ve sokaklar bomboşken, Tahran’da her gün on binler meydanları dolduruyor ve ABD-İsrail saldırısını protesto mitingleri yapıyor. Hem de Tahran, Tel Aviv’e göre çok daha ağır bir bombardıman tehdidi altındayken.
Tepede düşman uçakları uçarken ve ciddi olarak bombalanma tehdidi varken meydanda miting yapmak nasıl bir ruh halidir?
Neden İsrail halkı, kentlerine füze yollayan İran devletini protesto etmek için meydanları doldurmuyor?
İki halkın tutumu arasındaki bu fark nereden kaynaklanıyor?
İsrailliler çok korkak, İranlılar ise korkusuz ve cesur insanlar mı? Toplumların davranışlarına ilişkin böyle metafizik yorumlar yapılabilir mi? Kaldı ki, topluluklar söz konusu olduğunda, korku ve cesaret gibi davranışlar da -bireysel değil- toplumsal değil mi?
Bu fark, İran halkının cahil, İsrail halkının ise bilinçli olmasıyla mı ilgili? Böyle diyenler de var. Fakat tepene bomba yağma tehdidini kavrayamayacak ölçüde bir cehalet mümkün mü? Bırakın insanı, her canlı yaşamak ve canını korumak ister; tek hücrelilerden insana kadar… Bu bir canlı davranışıdır; canlı olmanın tanımlarından biridir. Demek ki burada farklı bir bilinç var.
Bu durum, ABD ve İsrail’in sıradan insanlara zarar gelmemesi için çok dikkatli biçimde sadece askeri hedefleri vurması, İran’ın ise rasgele füze fırlatmasıyla mı açıklanabilir? İranlılar, “dikkatli” düşmanları tarafından vurulmayacakları garantisinin rahatlığıyla mı meydanlara çıkmaktadırlar? Savaşın ilk gününde Tahran’da bombalanan okulda 160 İranlı kız çocuğunun paramparça edilmesini yaşayan, Gazze’de 20 bini çocuk 67 bin kişinin katledilmesini deneyimleyen bir halk, ABD-İsrail’in “dikkatine” güvenebilir mi? Bu faşistlerin insanları böcek gibi gördüklerini bilmeyen mi var? Emperyalistler için Hiroşima, Nagazaki, Irak, Suriye, Gazze, İran’ın tamamı bir “askeri bölge” değil mi?
Bu olguyu, İran rejiminin halkını tamamen gözden çıkardığı, hatta sokak göstericilerini canlı kalkan olarak kullandığı yorumuyla açıklayanlar da var. Ama bu insanlar nükleer veya askeri tesislerin çevresinde değil kent meydanlarında toplanıyorlar. Bile isteye, coşkuyla, sloganlar atarak… Böyle canlı kalkanlık mı olur?
İran ve İsrail halklarının tutumları arasındaki bu farkı, haklılık-haksızlık, vatanını savunmak ile emperyalist saldırganlık arasındaki farkın yarattığı bilinç ile açıklamak daha doğru değil mi? Daha derine inersek: İsrail İsraillilerin ne kadar vatanıdır, İran İranlıların ne kadar vatanı? Vatan kavramı çok soyut gibi gelebilir ama böyle durumlarda ölümüne somut ve pratik bir kavramdır.
Aradan yüz küsur yıl geçtiği için unuttuk belki ama, “ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum” talimatıyla işgalci emperyalistlerin üzerine yürüme cesareti gösteren dedelerimizin sayesinde bugün bir vatanımız var.
***
İsrail ve ABD neden bir kara savaşını göze alamıyor? Neden işbirlikçi Kürt örgütlerini, çeşitli şeriatçı örgütleri sahaya sürmek peşindeler? Neden bu kadar korkuyorlar? İsrail, kara savaşını, sokak savaşını göze alamadığı için Gazze’yi ve Gazzelileri fiilen ortadan kaldırma yolunu seçti. Soykırım yaptı. ABD’nin İran’a karşı savaşta aldığı tutum da bu. Ama elbette İran Gazze değil.
Bu çekincenin çok doğal ve basit bir sebebi var: Vatanını savunmuyorsun, başkasının vatanına haksız bir saldırı yapıyorsun. Askerleri başkasının topraklarında göğüs göğse bir savaşa girmeye ikna etmek zordur. Kara savaşı, sıcak temas sağlamadığın bir hedefi yukardan veya oturduğun yerden vurmaya benzemez. Bunu kolaylıkla (bilgisayar oyunu oynar gibi) yapan bir asker, göğüs göğse savaşa aynı kolaylıkla girer mi? Hele başka bir ülkede savaşıyorsa, vatan savunması yapmıyorsa… O askerlerin tabutları gelmeye başlarsa onların yakınlarını ikna etmek çok daha zordur. Vietnam sendromu diye bir olgu var.
Diyelim ki ABD başka bir devlet tarafından işgal edildi. Bu durumda Amerikan ordusunun ve askerinin tutumu farklı olmaz mı? Vatanını savunmaz mı? (Bir zıtlığı vurgulamak için bu soruyu sordum ama yanıttan o kadar da emin değilim. Savunmayabilir! Amerikalının ulusal bilinci dünya jandarmalığıyla yoğrulmuş emperyalist bir bilinç. Mazlum ülkelerin halkları gibi vatanını savunma birikimiyle oluşmuş anti-emperyalist bir ulusal bilinç değil. Bu nedenle “başlarım Amerika’ya” demeleri gayet olası. Belki çok para verirlerse…)
Kısacası, vatanını savunan asker ve onun halkı ile emperyalist saldırının aparatı olan asker ve onun halkı arasında çok büyük bir fark var.
***
İlginç bir olgu da şu: Henüz bir ay önce meydanları dolduran, rejime karşı ölümüne mücadele eden ve pek çok kayıp veren İranlı muhalif halk neden ayaklanmadı? Rejim ağır bir saldırı altında, rejimin simgesi dini lider Hamaney dahil pek çok üst düzey yetkili öldürülmüş, rejim olabilecek en zayıf durumda. Rejimi devirmek için bundan daha uygun bir ortam bulunabilir mi?
Trump ABD’si de böyle bir ayaklanmaya bel bağlamıştı. Onlar vuracak, öldürecek, yerle bir edecek, İran halkı da ayaklanıp rejime son noktayı koyacaktı.
Ama olmadı. Bir ay önce ölümüne ayaklanmış olan halk bugün ayaklanmadı. Bu da emperyalistlerin anlayamayacağı bir halk bilgeliğidir. İran halkı, görmüş geçirmiş, muazzam bir tarihsel birikime sahip kadim bir halk. Kendi işini kendi görmeyi bilen, dış güçlerin aparatı olmanın nasıl ters sonuçlar verebileceğini sezen bir halk. Rejimden kaynaklanan en büyük acıları çekmiş sosyalist örgütlerin açıklamalarından da anlıyoruz bunu. Devrim bahşedilmez; yapılır!
***
Bu türden daha pek çok olgu var. 160 kız çocuğunun bir anda katledilmesiyle kaç Amerikan askerinin öldüğüne ilişkin haberlerin medyada hangi oranda yer aldığı konusuna girmedik bile. Bu yaman çelişkiye değinen çok sayıda yazar olduğu için tekrar etmek istemedim. Aslında savaş ve insan davranışı konusunda en çarpıcı örnek budur.
Teknoloji ve insan ilişkisinin günümüzde geldiği nokta tartışılabilir örneğin. Yapay zekânın, robotların bir gün insan denetiminden çıkabileceğine dair korkutucu senaryolar üretiliyor hep. Ama asıl korkutucu olan bu teknolojilerin “bazı insanların, daha doğrusu sınıfların” denetiminde olması değil mi?







