Ana Sayfa Bilim Gündemi Çin: yeni bir uygarlık sentezinin öncüsü mü?

Çin: yeni bir uygarlık sentezinin öncüsü mü?

5133

Ender Helvacıoğlu

Uygarlık sürecinin temel mekanizmalarından biri toplulukların ve toplumların birbirleriyle ilişkileri sonucunda daha kapsamlı sentezlerin oluşmasıdır. Uygarlıklar düz bir çizgi izlemez; çevresiyle çeşitli biçimlerde ilişkiye girerek, melezlenerek ilerler.

“İlkel Topluluktan Uygar Topluma” adlı kitabında Alâeddin Şenel, uygarlığın doğuşuna ilişkin çeşitli tezleri inceledikten sonra, göçebe çobanlarla yerleşik çiftçilerin kendi iç dinamikleriyle uygarlığa geçemediklerini, ancak bu iki topluluğun savaşçı veya barışçı ilişkileri sonucu (göçebe çobanların yerleşik çiftçilere çökmesi sonucu) uygarlığın doğduğunu belirtir. İlk uygar toplumların (Mezopotamya, Mısır, Hint ve Çin) kökenlerini araştıran uzmanlar bu tür ilişkileri saptamıştır. Yani uygarlığın doğuşu kendi kendine değildir; iç ve dış dinamiklerin sentezi ile oluşmuştur. Uygarlık arî değil melezdir.

Doğuşundan günümüze 6-7 bin yıllık uygarlık tarihi de çeşitli toplumların ve toplulukların sürekli etkileşimde bulundukları, böylece yeni ve daha kapsamlı sentezlerin oluştuğu melezlenme ve harmanlanma tarihidir. Eski uygarlık merkezleri aslında birer harmanlanma havzalarıdır. Çevrelerindeki barbar topluluklarla ve uzaktan göçle gelen topluluklarla sürekli bir ilişki içinde gelişmişlerdir. Barbar topluluklar fethederek, fethedilerek ve fethederken fethedilerek uygarlık harmanına dahil olmuşlar, uygarlaşmışlar ve demlerini bırakmışlardır. Bu, gençlik aşılarıyla, devrimlerle, çöküşlerle, yeniden doğuşlarla dolu dinamik bir süreçtir. Örneğin Mezopotamya uygarlığı dediğimiz binlerce yıllık süreç, Sümer, Asur, Akad, Babil vb. gibi yeni sentezlerle devam eder. Benzer süreci Eski Mısır, Antik Yunan, İran, Anadolu uygarlıklarında da görüyoruz. Bunların her biri halkların harmanlanma havzalarıdır ve melez uygarlıklardır. Öte yandan bu kadim uygarlık merkezleri birbirleriyle girdikleri ilişkilerle de yeni sentezlere ulaşırlar.

Uygarlık tarihi, giderek bütünleşmenin, daha kapsamlı ve üst düzey sentezlere ulaşmanın tarihidir. Ne Antik Yunan ne de Batı uygarlıkları -Avrupamerkezcilerin iddia ettiği gibi- birer “mucize”dir. İlk büyük sentez olarak tanımlanan Antik Yunan’ın temelinde Mezopotamya, Mısır, eski İran ve Anadolu uygarlıkları yatar. Ege’nin iki yakasında gelişen uygarlık, bu kökenlerden aldıklarına kendi rengini de katarak bir senteze ulaşmıştır. Benzer süreci, ikinci büyük sentez olarak niteleyebileceğimiz Ortaçağ Doğu uygarlığının (İslam uygarlığı da diyebiliriz) ortaya çıkışında ve gelişiminde görüyoruz. Onun da temelinde Antik Yunan, Roma, Bizans ve az da olsa eski Çin ve Hint vardır. Zaten o nedenle büyük bir sentezdir. Ardından gelen üçüncü büyük sentez Batı uygarlığıdır. Kapsayıcılığı önceki sentezlerin (özellikle Antik Yunan ve Ortaçağ Doğu mirasının) üzerinde yükselmesinden ve onları aşmasından kaynaklanır. Elbette bütün bu atılımlar (yeni ve daha kapsamlı uygarlık sentezleri), büyük toplumsal mücadeleler, yüzyıllara yayılan sınıf mücadeleleri zemininde yeşerirler.

Dikkat edilirse buraya kadar yazdıklarımız uygarlık tarihinin sadece bir damarını içeriyor. İkinci bir ana damar daha var: Asya (Çin, Hint, Japon vb.) damarı.1 Bu coğrafya da tıpkı ilki gibi, binlerce yıl süren, uygar-barbar harmanlanmalarıyla ve giderek ulaşılan daha kapsamlı sentezlerle dolu bir büyük uygarlık havzası.

Gerek günümüzdeki toplumsal gelişmelere gerekse tarihe, hep Batı’dan Doğu’ya doğru baktığımız için, böyle bakmaya alıştığımız için, ilk damarının daha belirleyici olduğunu düşünürüz. Uygarlık tarihini, düşünce tarihini, bilim tarihini, dinler tarihini veya herhangi bir şeyin tarihini ele alırken birinci damar içi gelişmeler irdelenir, ikinci damar ise bir “yan ürün” olarak değerlendirilir, temel süreçlerin dışında bırakılır. Elbette ilişkiler ve etkileşimler vardır ama ikinci damar (Hint-Çin) esas olarak bu köken alma, sentezler ve aşma süreçlerinin dışında kalmıştır. Ne onları fazla etkileyebilmiş ne de onlardan fazla etkilenmiştir. Fakat bu ikinci damarın güdük kaldığı, kendine özgü sentez-aşma süreçleri yaşamadığı anlamına gelmiyor.

Çin, Hint ve çevresi de tıpkı Mezopotamya ve Mısır (ve sonrasında Yunan, İslam, Batı) gibi bir uygarlık havzası. İlk damarda yaşananlara benzer köken alma/sentez/aşma süreçleri burada da yaşanıyor. Burada da bir uygarlık filizleniyor ve çevresiyle sentez yapa yapa gelişiyor. Çin, Hindistan, Orta Asya (Moğol ve Türk kökenli topluluklar), Japonya, Kore, Hindi Çini, Endonezya vb. en az ilk damarın kapsadığı alanlar kadar geniş. Farklı kökenleri var. Farklı dinler, değerler, normlar, yaklaşımlar gelişmiş burada. En az birinci damarda yaşananlar kadar çeşitli, zengin ve çatışmalı.

Çin, tıpkı Mezopotamya, Mısır, Anadolu, Fars ve Akdeniz havzaları gibi bir uygarlık değirmenidir. Çevre halkları öğüte öğüte şekillenmiş ve yayılmıştır. Çin uygarlığının kuzeyli (Türk ve Moğol kökenli) barbar topluluklarla ilişkisi, ya uygarların barbar toplulukları fethetmesi yoluyla uygarlığın yayılması ya da barbarların uygarları fethederek uygarlaşması yoluyla yine uygarlığın yayılması sürecidir. Örneğin bazı Çin hanedanları Moğol kökenlidir; ama sonuç itibarıyla onlar da Çin hanedanıdır. Barbarlar uygar coğrafyaları fethedebilirler, ama uygarlığı fethedemezler. Fethettiklerinde uygarlık tarafından fethedilirler, yani uygarlaşırlar.

İkinci (Asya) damarının şekillenmesinde sadece uygar-barbar ilişkisi değil, aynı bölgedeki irili ufaklı uygarlık havzalarının birbiriyle ilişkisi de süreci ilerletir. Çin havzası gibi, Hint, Japon, Kore, Hindi Çini, Endonezya uygarlık havzaları da birbirleriyle ilişkiler içinde, yani uygar-uygar ilişkisi ile de gelişmişlerdir. Asya damarı -tıpkı Batı damarı gibi- bütün bu karmaşık ve çatışmalı ilişkiler sürecinde oluşmuştur.

Kısacası Doğu’da, Batı’dakinden farklı, kendine özgü bir başka dünya vardır.

***

Bu iki damar modernite dönemine dek -çeşitli ilişkilere karşın- birbirinden belirleyici etkiler almamışlar, fazla karışmamışlar, kendi yollarında ilerlemişler, kültürel özgünlüklerini korumuşlar. (Tek istisna Hun-Türk göçleri. Onlar Çin/Doğu uygarlık havzasına fazla dahil olamamışlar; ama göçüp Batı havzasında uygarlaşmışlar.)

Bu iki damarın sentezinin nasıl olacağı yakın geleceğin belki de en önemli konusu.

İki damarın ilk ciddi karşılaşması Batı sömürgeciliğiyle (kapitalizm ve emperyalizmle) yaşandı. Fakat sömürgecilik (Batı-merkezcilik) bir sentez yaratamadı. İlk başta Marx bile, İngiliz sömürgecilerini “tarihin kılıcı” olarak niteleyip böyle bir sentezin oluşabileceğini sanmıştı; ama kısa sürede bu düşüncesinden vazgeçti. Kapitalizmin (özellikle Asya anakarasında, Çin’de) yeni ve daha kapsamlı bir sentez yaratma potansiyelinin olmadığı görüldü.

20. yüzyılda bu iki damarın farklı bir sentez atılımını görüyoruz. Sovyet devriminin Alman devriminin yenilgiye uğradıktan sonraki süreci, bir ölçüde Kemalist devrim, ama esas olarak Çin devrimi ve Kore ve Hindi Çini devrimleri iki damarın sentezinin farklı bir yolunu gösterdi. Bu Asyalı devrimler, 19. yüzyıl Avrupa’sında yeşermiş Marksizm’i esin alarak gerçekleşti. İki damarın tarihindeki en önemli ve başarılı sentez girişimiydi bu ve bilimsel sosyalist kuram ışığında oluştu.

Tüm değerli ve geleceğe esin olacak pratiklere karşın söz konusu sosyalizm süreci anti-tez aşamasında kaldı, sentez (aşma) aşamasına ulaşamadan geri çekildi.

Fakat bir sosyalizm bakiyesi olarak günümüz Çin’i, farklı bir biçimde yeni bir uygarlık sentezi havzası olarak ortaya çıkıyor. Tarihin derinliklerinden gelen iki ana damarın, Çin uygarlığı ile Batı uygarlığının, ilk kez güçlü bir biçimde sentezi olasılığı gündemdedir. Bu sentezin merkez/öncü coğrafyasının Çin (daha genişletirsek Asya, hatta Avrasya) olması şaşırtıcı değil. Çünkü ne ABD’nin ne de Avrupa’nın (Batı’nın) bu çaptaki bir senteze öncülük edebilecek potansiyelleri bulunuyor. Sömürüye, sömürgeciliğe ve zor yoluyla dünya hegemonyasına dayalı kapitalizmin/emperyalizmin yeni ve daha kapsamlı bir uygarlık sentezi yaratma potansiyeli tükenmiş durumda. Onlar bir sentez değil sadece yıkım vaat edebiliyorlar. Ama Çin’in böyle bir öncülük potansiyeli var ve bu yolda ilerliyor. Elbette tek başına Çin, bir dünya uygarlığı yaratmak için yeterli olamaz, Batı da dahil başka coğrafyaların da bu senteze katılması gerekir; ama girişimin öncülüğü Çin’dedir. İlk kez Batı’da geliştirilmiş modernite kazanımlarının günümüzdeki en güçlü taşıyıcısı da Çin gibi gözüküyor.

Bu süreç nasıl ilerler, ne gibi çatışmalar yaratır, ABD’nin ve diğer Batılı odakların tepkisi ne olur, savaşçı mı yoksa barışçı biçimde mi yol alır, Çin’in öncülüğü devam edebilir mi, bu sürece emekçiler ağırlık koyabilir mi veya nasıl koyabilir, bu pratikler insan-insan ve insan-doğa ilişkilerine dair daha derin ve kapsamlı kuramları doğurur mu, yeni sınıflar ortaya çıkar mı, bilim-teknoloji-toplum ilişkilerinde yeni yaklaşımlar geliştirilir mi, yeni bilim ve sanat dalları ortaya çıkar mı, yeni düşünce biçimleri oluşur mu, dinlere ne olur, insanlık sömürü ve savaş belalarından kurtulur mu?… Bunlar gündeme yavaş yavaş giren geleceğin soruları.

İnsanlığa -bu kez dünya çapında- bir ütopya lazım.

DİPNOT
1) Aslında bir damar daha var: Orta ve Güney Amerika’da Kolomb öncesi uygarlıklar; Aztek, Maya, İnka. Ancak günümüze etki yapamadan yok edildiler.