Ender Helvacıoğlu
Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, geçenlerde yaptığı bir konuşmada son derece radikal bir iktidar yolu öneriyor: Silahlı güce sahip olmak. Ve ekliyor: “İmamoğlu-Özel’ler iktidar olamazlar, çünkü silahlı güçleri yok.” Yani Perinçek, Mao’nun şu ünlü sözünü tekrar ediyor: “İktidar namlunun ucundadır.”
Sadece bu lafa bakan sanır ki, Perinçek ve arkadaşları silah kuşanıp dağa çıkacaklar. Ama elbette bunu önermiyor. Konuşmasının devamından anlaşılıyor ki, Perinçek’in kastettiği silahlı güç, Türk ordusu ve emniyet güçleridir.
Öncelikle şu soruya yanıt vermek gerekir: Türk ordusu ve emniyet güçleri kimin silahlı gücüdür? 1) Türk milletinin, 2) Türk devletinin, 3) Devleti ele geçirmiş AKP iktidarının. Olması gerekeni değil, günümüz Türkiye’sindeki olguyu soruyorum.
Olgulara bakalım: Kazanılmış hakkını, yatmamış maaşını, tazminatını isteyen madenci, atanamayan öğretmen, geçinemeyen emekli, doğasını korumak isteyen köylü, okuluna sahip çıkan üniversiteli genç, bayramını kutlamak isteyen emekçi, canını kurtarmaya çalışan kadın vb. bu taleplerini eylemli olarak dile getirdiği zaman karşısında kimi buluyor? Perinçek’in vurguladığı silahlı güçleri. Polis saldırısından kurtulmak için madenci yerin 1200 metre altında eylem koyuyor, daha ne olsun…
Madenci, öğretmen, emekli, köylü, emekçi, genç, kadın… bunların çoluğu çocuğu, anası-babası Türk milleti değil mi? Peki, bunların silahlı gücü var mı? Olmadığı anlaşılıyor. Peki, haklarını aramak için sokağa, meydana çıktıklarında karşılarında kimin silahlı gücünü buluyorlar? Kim tarafından ve kimin talimatlarıyla coplanıyorlar, biber gazına boğuluyorlar, kurşunlanıyorlar, yerlerde sürüklenip gözaltına alınıyorlar, tutuklanıyorlar? Demek ki, Perinçek’in bahsettiği silahlı güç milletin silahlı gücü değil; hatta ona saldıran ve engelleyen bir silahlı güç.
Ne olacak şimdi? Hakkını arayan halka, “arayamazsın, silahlı gücün yok” mu diyeceğiz? Perinçek, aslında -her “devlet adamı” gibi- tam da bunu söylüyor: “Otur oturduğun yerde, verilene şükret.”
Peki bu silahlı güç, devletin silahlı gücü müdür? Orada işler daha da karışıyor. Devletin silahlı gücüdür ama devlet kimin devletidir? “Devlet egemen sınıfın devletidir, sermaye sınıfının devletidir” gibi klasik sol söylemden bahsetmiyorum. Günümüz Türkiye’sinde bu genel doğruyu tekrar edip durmak, bir şey söylememek, tribünde oturmak, hiçbir politik risk almamak anlamına geliyor. Bugün devlet, AKP’nin devleti, yargı AKP’nin yargısı, silahlı güçleri AKP’nin silahlı güçleri haline gelmiş durumdadır. Bu, olması gereken değildir belki ama bir olgudur.
Perinçek mantığına göre şöyle bir durum ortaya çıkıyor: Seçimi kazanman, parlamento çoğunluğunu elde etmen yetmez. Silahlı gücü olmayan iktidar olamaz. Türkiye’deki silahlı güç devletleşmiş AKP’nin elindedir. O halde AKP iktidarına biat edilmelidir. Perinçek bunu öneriyor ve kendisi de zaten bunu yapıyor. Sadece o da değil, muhalif geçinen pek çok odak da (başka Kılıçdaroğlu ekibi) benzer mantıkla, majestelerinin muhalefeti olmakla yetiniyor. (Perinçek’ten örnek vermemizin nedeni, fikirlerini herkesten daha net ve dobra biçimde ifade etmesi. Yoksa bir başka “devlet adamından”, örneğin Kılıçdaroğlu’nun veya Faik Öztrak’ın söylediklerinden de yola çıkabilirdik.)
AKP’nin tanrı sopası yeteri kadar etkili olamadı, fazla “manevi” kaldı. Bakalım, daha “maddi” olan devlet sopası ne kadar etkili olacak?
***
Olguları sıraladık. Ama olgular gerçeğin küçük bir kısmıdır. Sadece olgulara bakmakla yetinilseydi ne bilim olurdu ne felsefe ne kuram ne de politika… Olgular, süreçler içinde anlam kazanır. Kavramlar (devlet, halk, güç, silahlı güç vb.), esas olarak olgular değil süreçler dikkate alınarak oluşturulur.
Genel sürece baktığımızda, devletin toplum (halk) karşısındaki konumu, insanın doğa yasaları karşısındaki konumuna benzer. İnsan yapımı hiçbir araç veya kurum doğa yasalarının üstüne çıkamaz, doğaya egemen olamaz. Egemen olduğunu sanır (pre-modernitenin olduğu kadar burjuva modernitesinin, hatta ondan tam kopamayan sosyalist modernitenin de yanılgısıdır bu), ama önünde sonunda doğanın duvarına çarpar. Yapılabilecek tek şey, doğa ile uyumu gözetmek, doğa yasalarını kavramak ve faydalanmaktır.
Hiçbir devlet, ne kadar büyük bir silahlı güce sahip olursa olsun, toplumla zıtlaşarak varlığını sonsuza dek sürdüremez; ısrar ederse önünde sonunda toplumun duvarına çarpar. Devlet, toplumla uyumu sağlamak zorundadır; tam uyum sağladığında da sönümlenecektir zaten.
Devlet, devletleştikçe gerçeklerden kopar. Devletin en büyük zaafıdır bu. Güçlendikçe gücünün kaynağından kopar; gücün kendisinden kaynaklandığını veya kendisine bahşedildiğini, her şeye hakim olduğunu sanır. Oysa gücün kaynağı toplumdur, halktır (tıpkı sermayenin kaynağının emek olması gibi). Bu kaynak göz ardı edilirse gerçeklerden de kopulur.
Gücünün kaynağından, varlığının zemininden kopan her türlü kurum (devlet, parti, lider vb.), kendi ürettiği düşüncelerin gerçeği yansıttığı yanılsamasına kapılır. Bu durum derinleştikçe “siyasal şizofreni” ortaya çıkar. Kendince “olması gerekenleri” olgu gibi görmeye başlar. Sürekli duvara toslayan, halkta bir karşılığı bulunmayan düşünceler/politikalar böyle oluşur.
Gücü, kendisiyle açıklayan yanılır. Fizikte de biyolojide de toplumbiliminde de siyasette de günlük yaşamda da tüm insan etkinliklerinde de… “Kendiliğinden güç”, “saf güç”, “mutlak güç” diye bir şey yoktur; ancak Tanrı’ya atfedilebilir bu. Gücün kaynakları vardır, bileşenleri vardır; daha önemlisi ortaya çıktığı zemin (zaman ve mekân) vardır.
Osmanlı döneminden kalma “Böbürlenme padişahım, senden büyük Allah var” diye bir deyim bilinir. Padişaha gücünün kaynağı böyle hatırlatılırdı. Tabii o zamanlar gücün kaynağının Allah olduğu düşüncesi egemendi; egemen zorbalığına Allah’a başvurarak karşı çıkılıyordu. Günümüz dünyasında ise, “Nerede silahlı gücün?” diye çığıranlara, “Atarlanma devletlûm, senden büyük halk var” diye gücün asıl kaynağı hatırlatılabilir.
***
Devlet adamı halkı sevmez, güvenmez. Harekete geçen halkı ise hiç sevmez. Ona göre halk, devlet kadar berrak ve sağlam değildir; yanlış yollara sapabilir, provokasyona gelebilir, düşman güçler tarafından yönlendirilebilir. Halka güven olmaz. Halk güdülmelidir. Devlet adamı çobandır. Başında bulunduğu topluluğu çobanın koyunları yönettiği gibi yönetmek ister.
Devlet adamı formülasyonu tersten kurar: Ona göre devlet gücünü halktan almaz, halk gücünü devletten alır. Öznesi devlettir, halk ise nesnedir; yani öznenin yaptığı işten doğrudan etkilenen öge. Tarihte kurulmuş bütün devletlerin yıkılmasının nedeni gerçek öznenin önünde sonunda kendini göstermesidir. Çok tartışmalı bir konu ama, asıl özne halktır, devlet ise araçtır.
Peki, halk gücünü nasıl gösterebilir? Halk nasıl özneleşebilir? Örgütlenerek ve örgütü aracılığıyla. “Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez” sözü bu gerçeği vurgular. Örgütsüz bir halkı ise küçük bir örgütlü güç bile paçavra edebilir, nesneleştirebilir. Halk örgütlenerek ve giderek örgütü aracılığıyla devletleşerek özneleşebilir. Bu bir paradoks mu? Marx, anarşistlerle tartışmalarında bu konuya değinmiş. Lenin kuramsal olarak epey uğraşmış (örneğin “Devlet ve Devrim” adlı eserinde). Mao ise Çin sosyalizminin kuruluşu sürecinde konuyu pratikte tartışmış (Kültür Devrimi). Henüz sonuçlanmış bir tartışma değil bu; gelecek nesillere kalmış. Ama en azından, devletin halkın özneleşmesinin aracı olduğu noktasından yola çıkılabilir.
Fazla dağıttık, farkındayım. Öyleyse şöyle toparlayalım:
Türkiye, yukarda ettiğimiz bir araba lafın somutlaşacağı bir döneme giriyor. Devletin, halkın, gücün, öznenin, nesnenin kim ve ne olduğu konuları makalelerden, akademik yayınlardan, uzmanların tespitlerinden çıkıyor, meydanlara iniyor, canlanıyor, vücut buluyor.
Birileri devlet katlarında böbürlenebilir, birileri mutlak butlan adı altında paraşütle bir yerlere indirilebilir, birileri “silahlı gücünüz yok” diye tehditler savurabilir… Ama meydanlardan, sokaklardan, küçük gibi görünen direnişlerden, hele yerin 1200 metre altından başka bir ses geliyor gibi…
Türkiye, bu toplumun öznesi devletleşmiş AKP mi, yoksa örgütlenmiş halk mı olacak sorusuna yanıt verecek.







