Üçüncü Tekir Şahıs/Anıl Ceren Altunkanat
“Nereye gitmişti o sabahlar? Daha uyanır uyanmaz, hiçbir sebep yokken içinden saf bir mutluluğun akıp geçtiğini hissettiği o ilk saatler?”
Gitgide azalan sabah neşesi… Yataktan biraz daha geç çıkabilmek, dünyayla ve günle yeniden karşılaşmayı geciktirebilmek için kendimize oynadığımız oyunlar… Yorgunluğun bedende değil zihinde ve ruhta hissedilen ağırlığı… Nedeni bilinmeyen bir küskünlük, onlarca nedene bağlanabilecek ekşi bir bezginlik…
O eski sabahlara duyulan melankolik özlem; sebepsizce kalbe dolup güneşin daha da parlamasına neden olan serseri mutluluğa duyulan özlem… Sabahın yeni, güzel ve heyecan verici bir şeylere gebe olduğuna inandığın günlere özlem… Yeni bir güne uyanmanın, yeni bir günün gerçekten de yeni olduğunu ta ilklerinde hissetmenin verdiği o şapşal coşkuya özlem…
“Oysa artık, son birkaç yıldır… Elveda. Yok oldu. Silindi gitti. Hatta artık sabahın ilk saatleri onda çoğu zaman bir tür reddediş, yeni günü kabullenmek zorunda kaldığında onu bekleyen her şeye karşı içgüdüsel bir tepki uyandırıyordu…”
Uyanmak istemediğimiz sabahlar ne zaman başlıyor? Ne zaman yeni gün heyecanından arınıp bir yüke dönüşüyor? Ne zaman yaşamın vaatleri bize sırtını dönüyor, ne zaman sabahlar tüm güne yayılan bir bezginlik ve yorgunlukla başlıyor?
Yaşlanıyoruz. Kaçış yok. Beden kadar beyin ve ruh da yaşlanıyor. Belki daha hızlı. Bir şeyleri değiştirme isteği ve gücü çekiliyor insanın azar azar. Zihin konfor alanından çıkmak istemiyor, kapatıyor kendini. Yeni bir fikir, yeni bir zorluk, yeni bir deneme korkutucu geliyor artık. Bu kadarla da kalmıyor elbette; yetmezmiş gibi, konfor alanı da kendini daraltıyor gitgide. Bir zamanlar içinde onlarca potansiyelin olduğu çekirdek kuruyor ve büzüşüyor. Beyhude bir anıdan ve hayalet bir sızıdan ibaret kalıyor.
Sonra neşesiz sabahlar, tekdüze günler, gerileyen entelektüel meraklar ve ilgiler, “Ah ah!”tan öteye geçmeyen nasırlaşmış duyarlılıklar, yüzeysel ve kısır neşeler, özü sönük sözler, tekrarlar ve tekrarlar…
“Kendini yaşlı hissetmek istiyorsun çünkü böylesi kolayına geliyor. Olduğun kişiden ve yaptığın işten bıktığın için yaşlılığı bahane ediyorsun.”
Doğru, zihin çoğunlukla böylesi kolayımıza geldiği için erkenden yaşlanıyor. Ama belki tersini de düşünmeli, belki yaşlanma belirtilerinden biridir kolayımıza gelen şeylere sığınmamız? Kolayımıza gelen şeylerden sıyrılamamamız? Belki tam da böyle, burada başlıyordur yaşlılık?
Komiser Montalbano elli altı yaşında tanışıyor yaşlanma sancılarıyla. Geç mi erken mi, kim karar verebilir ki? Otuzlarımda, benden iki yaş küçük bir arkadaşım durmaksızın yaşlanmaktan, yaşlanma korkusundan yakınırdı. Öylesine söz etmiyordu bundan, gerçekten yaşlandığını hissediyor ve korkuyordu. Anlam veremiyordum doğrusu, bence hayat yeni başlıyordu (çünkü uzun süren ergenlik vesaire) ve her yeni gün insanın kalbini öyle ya da böyle kıpırdatıyordu. Hem daha genceciktik, otuz nedir ki? En güzel yaşlar, değil mi? Şimdi, kırklarımda evet, sanırım o arkadaşımı (ve tabii canım Montalbano’yu) daha iyi anlıyorum. Heyhat.
Komiser Montalbano’nun yeni macerası, Sfenksin Kanatları, komiserin yaşlılık korkuları ve çelişkileriyle, iç konuşmalarıyla (yani kavgalarıyla) belki de serinin en güzel kitaplarından biri. Gönüllerin delikanlısı Montalbano, bu kez sadece suçla ve suçlularla değil, onu ağırlaştıran bezginlikle, enerjisini tüketen kaygılarla ve yerçekiminin kaçınılmazlığıyla da boğuşuyor.
Vigata’da, bir çöplükte genç bir kadın cesedinin bulunmasıyla başlayan Sfenksin Kanatları, kısa süre içinde insan kaçakçılığı ve fuhuş ağlarına kadar uzanır. Öldürülen kadının, göçmen genç kadınlara yardım ettiği söylenen nüfuzlu bir Katolik yardım kuruluşuyla bağlantısı ortaya çıkar. Aynı dövmeyi taşıyan başka genç kadınların da kaybolduğu anlaşılınca, yardım kuruluşunun göründüğü kadar masum olmayabileceği şüphesi doğar. Ki bu bizi hiç şaşırtmaz.
“Ama bizde herhangi bir soruşturma için kılını kıpırdattığın anda her zaman muhtemel zanlıyı korumak için el ele vermiş bir milletvekiline, bir rahibe, bir politikacıya ve bir mafya babasına toslarsın.”
Ne kadar tanıdık, değil mi? Rahip yerine tarikat önderi koy, tamam.
Montalbano bir yandan cinayeti ve bu yardım kuruluşunu saran gizemi çözmeye çalışırken bir yandan da güçlü bir dokunulmazlık kalkanına bürünmüş canavarlarla savaşır. Sfenksin Kanatları, Camilleri’nin her kitabında olduğu gibi, bize sadece bir cinayet hikâyesi değil, din-siyaset-para üçgeninin doğurduğu yozlaşmayı da anlatır. Derdini ve eleştirisini esprili diliyle, okuru hikâyeden bir an koparmadan aktarmayı başarır Camilleri.
“Evin kendisi değil, içine sığdırdığımız hatıralar, kederler ve sevinçler, umutlar ve hayal kırıklıkları, gözyaşları ve kahkahalar, işte asıl bunlar insanı etkisi altına alıyordu!”
Sfenksin Kanatları Arman Öz’ün kıvrak ve temiz çevirisiyle, Mylos Kitap ekibinin titiz editörel çalışmasıyla okurla buluşuyor.
Her sayfası esin dolu bir ay dilerim.
– Andrea Camilleri, Sfenksin Kanatları, çeviren Arman Öz, Mylos Kitap, 216 s.







