Hasan Aydın
Bazı cümleler vardır; ilk bakışta son derece makul görünür, fakat biraz üzerinde durulduğunda birçok güçlüğü içinde taşıdığı anlaşılır. “İnançlar eleştirilemez” yargısı da bunlardan biridir. Son yıllarda bu cümleye hemen her tartışmada rastlıyoruz. Bir karikatür yayımlanıyor, bir roman tartışılıyor, bir tiyatro oyunu sahneleniyor, bir komedyen dinî göndermeler içeren bir gösteri yapıyor ya da sosyal medyada bir paylaşım dolaşıma giriyor; çok geçmeden aynı itiraz yükseliyor. Bu söz, çoğu zaman tartışmayı sona erdiren, doğruluğu kendiliğinden kabul edilmesi gereken bir ilke gibi dile getiriliyor.
İlk bakışta bu yaklaşımın güçlü gerekçeleri varmış gibi görünmektedir. İnsanlık tarihi, inançları nedeniyle aşağılanan, dışlanan, ötekileştirilen, sürgün edilen, işkence gören ve öldürülen insanların acı örnekleriyle doludur. Din savaşları, mezhep çatışmaları, engizisyonlar, düşünce suçları ve ideolojik baskılar, insanların yalnızca benimsedikleri inançlardan dolayı ağır bedeller ödeyebildiğini göstermektedir. Modern demokratik toplumların din ve vicdan özgürlüğünü temel bir insan hakkı olarak güvence altına alması da büyük ölçüde bu tarihsel tecrübenin ürünüdür. Bu nedenle insanların inançlarının eleştirilmesine karşı duyarlılık göstermeleri anlaşılabilir bir durumdur. İnançlar çoğu zaman yalnızca birtakım düşüncelerden ibaret değildir; insanın kimliğiyle, yaşamına yüklediği anlamla, umutlarıyla ve korkularıyla iç içe geçmiştir. Bir inancın sorgulanması, bu yüzden kimi zaman kişinin yalnızca düşüncelerinin değil, bizzat kendisinin hedef alındığı duygusunu uyandırmaktadır. Fakat tam da burada felsefi açıdan sorgulanması gereken bir sorun ortaya çıkar: Bir insanın inanma özgürlüğünü korumak, gerçekten de onun inançlarını eleştiriden bağışık hâle getirmeyi gerektirir mi? Yoksa burada, farkına varmadan, birbirinden farklı iki ilkeyi birbirine mi karıştırıyoruz?
Bugünkü tartışmaların önemli bir bölümü, kanımca, “inanç” sözcüğünün tek anlamlı olduğu varsayımından beslenmektedir. Oysa gündelik dil dikkatle incelendiğinde bunun doğru olmadığı kolayca görülür. Aynı fiili kullanıyor olmamız, her defasında aynı zihinsel tutumu dile getirdiğimiz anlamına gelmez.
Bir arkadaşımıza “sana inanıyorum” deriz; bir haberi duyduğumuzda “buna inanmıyorum” diye karşılık veririz. Güç bir işe girişirken “kendime inanıyorum” deriz. “Adalete inanıyorum”, “bilime inanıyorum”, “doğanın düzenine inanıyorum” ya da “Tanrı’ya inanıyorum” da deriz. Aynı sözcük kullanılmaktadır; fakat bütün bu cümlelerde “inanmak” aynı zihinsel edimi ifade etmez. Bir dosta inanmak, öncelikle ona güvenmektir; burada inanmanın yöneldiği şey bir önerme değil, bir kişidir. Bir habere inanmak, ileri sürülen bir iddiayı doğru kabul etmektir. Kendine inanmak, henüz gerçekleşmemiş imkânlara güvenmektir. Adalete inanmak ya da özgürlüğe inanmak, belirli değer ve ideallere bağlılığı ifade eder. Doğaya inanmak, dünyanın belirli bir düzen içinde işlediğine güvenmektir. Tanrı’ya ya da ölümden sonra yaşama inanmak ise deneyimin sınırlarını aşan metafizik bir gerçeklik tasavvurunu benimsemektir. Bu örnekler, tek bir sözcüğün birbirinden oldukça farklı zihinsel yönelimleri dile getirdiğini göstermektedir. Demek ki “inanç”, tek ve değişmez bir zihinsel durumun adı değildir. Aynı sözcük altında, yöneldikleri nesneler, dayandıkları gerekçeler ve insan yaşamındaki işlevleri farklı olan birçok inanma biçimi bulunmaktadır.
İşte bu nedenle “inançlar eleştirilemez.” yargısı, sanıldığı kadar açık değildir. Çünkü önce şu soruya cevap vermek gerekir: Hangi inanç? Bir dosta duyulan güven ile metafizik bir inanç aynı ölçütlerle değerlendirilebilir mi? Kendine güven ile bilimsel bir kuramın doğruluğuna ilişkin kabul aynı türden midir? Adalete bağlılık ile ölümden sonra yaşam inancı aynı gerekçelendirme biçimine mi dayanır? Bu sorulara olumlu cevap vermek kolay görünmemektedir. Öyleyse bütün inançları tek bir ilkeye dayanarak eleştirilebilir ya da eleştirilemez ilan etmek de mümkün değildir. Eleştirinin meşruiyetini belirleyen şey, bir düşüncenin yalnızca “inanç” olması değil, ne tür bir iddia taşıdığı, neyi konu edindiği ve insan yaşamında nasıl bir işleve sahip olduğudur. İnanç tek anlamlı bir kavram değilse, eleştirinin sınırlarını da tek bir ilkeyle belirlemek mümkün değildir. Bunun yerine, bir inancı eleştirinin meşru konusu hâline getiren ölçütleri belirlemek gerekir.
Kanımca bu ölçütlerden ilki, inancın gerçeklik hakkında bir doğruluk iddiası taşıyıp taşımadığıdır. Bir insan, yalnızca “ben buna inanıyorum” dediğinde öncelikle kendi zihinsel durumunu ifade etmektedir. Buna karşılık “gerçek böyledir” dediğinde, artık yalnızca kendisinden değil, dünyadan söz etmektedir. Bu ikinci durumda dile getirilen şey, doğru ya da yanlış olabilecek bir önermedir. Doğru olduğu ileri sürülen her önerme ise kaçınılmaz olarak şu soruyla karşılaşır: “Bunu hangi gerekçelere dayanarak söylüyorsunuz?” Bu soru, belirli bir inancı küçümsemenin ya da değersizleştirmenin ifadesi değildir. Tam tersine, akıl yürütmenin en temel sorusudur. Çünkü doğruluk iddiasında bulunmak, aynı zamanda gerekçelendirme yükümlülüğü altına girmektir. Bu ilke yalnızca dinî ya da metafizik inançlar için değil, bilimsel teoriler, siyasal ideolojiler ve felsefi görüşler için de geçerlidir. Bir düşünceyi eleştirilebilir kılan şey, onun kutsal ya da seküler olması değil, gerçeklik hakkında bir iddia ileri sürmesidir.
İkinci ölçüt, bağlayıcılık iddiasıdır. Bir insan, kendi öznel yaşamını istediği inanç doğrultusunda düzenleyebilir. Bu, vicdan özgürlüğünün doğal sonucudur. Ancak aynı inanç, “ben böyle yaşıyorum” demekle yetinmeyip “herkes böyle yaşamalıdır” ya da “doğru yaşam budur” demeye başladığında farklı bir nitelik kazanır. Çünkü artık yalnızca inanan kişinin hayatını değil, başkalarının hayatını da belirlemeye yönelmektedir. Başkaları adına ileri sürülen her yükümlülük, başkalarına gerekçe borçludur. İnsanlardan belirli kurallara uymalarını isteyen her düşünce, bunun neden gerekli olduğunu açıklayabilmelidir. Eleştirinin meşruiyeti de tam burada ortaya çıkar. Çünkü ortak yaşam, yalnızca farklı inançların varlığıyla değil, bu inançların ileri sürdüğü bağlayıcı iddiaların tartışılabilmesiyle mümkün olur.
Üçüncü ölçüt ise kamusal etkidir. Bir inanç yalnızca bireyin vicdanında kaldığı sürece, büyük ölçüde kişisel bir meseledir. Fakat aynı inanç hukuk kurallarını, eğitim sistemini, siyasal kararları ya da kamusal kurumları belirlemeye başladığında artık yalnızca onu benimseyenleri ilgilendirmez. Sonuçları bütün toplumu etkiler. İşte bu noktada eleştiri yalnızca meşru bir hak olmaktan çıkar; kamusal bir sorumluluğa dönüşür. Çünkü ortak yaşamı etkileyen hiçbir görüş, yalnızca “bu benim inancımdır” diyerek sorgulanamazlık talep edemez. Kamusal alanda etkili olmak isteyen her düşünce, farklı inanç ve dünya görüşlerine sahip yurttaşların ortak aklına da hitap edebilmelidir. Demokratik toplumun temel ilkelerinden biri de budur.
Bu üç ölçüt, aynı zamanda hukuk ile felsefenin neden farklı işlevlere sahip olduğunu da göstermektedir. Felsefenin temel sorusu, neyin doğru olduğudur; hukukun temel sorusu ise insanların hangi hak ve özgürlüklere sahip olduğudur. Bu iki soru birbirini dışlamaz; fakat birbirinin yerine de geçemez. Bu nedenle demokratik bir hukuk devletinin görevi, herhangi bir dinin, mezhebin, ideolojinin ya da metafizik öğretinin doğru olduğunu ilan etmek değildir. Aynı şekilde belirli bir inancı eleştiriden bağışık kılmak da devletin görevi olamaz. Devlet, hakikatin hakemi değil; farklı hakikat iddialarına sahip insanların birlikte yaşayabilmesinin hukukî güvencesidir. Onun görevi, insanların inanma, inançlarını değiştirme ya da hiçbir inancı benimsememe özgürlüğünü güvence altına almaktır. Bunun kadar önemli bir başka görevi de doğruluk iddiasında bulunan bütün düşüncelerin barışçıl biçimde tartışılabileceği özgür kamusal alanı korumaktır. Çünkü çoğulcu bir toplum, insanların aynı inancı paylaşmaları üzerine değil, farklı inanç ve dünya görüşlerine rağmen ortak bir hukuk düzeni içinde yaşayabilmeleri üzerine kuruludur. Tam da bu nedenle hukuk, düşünceleri değil, insanları korur. Bir düşüncenin eleştirilmesiyle bir insanın haklarının ihlal edilmesi aynı şey değildir. Hakaret, aşağılama, nefret söylemi ve şiddet çağrısı hukuk düzeninin müdahale alanına girer; çünkü bunlar artık düşüncelerin tartışılması değil, insanların temel hak ve özgürlüklerine yönelen saldırılardır. Buna karşılık bir düşüncenin eleştirilmesi, tek başına hukukî yaptırımın konusu hâline getirildiğinde korunmuş olan artık insanlar değil, düşünceler olur. Bu ise demokratik toplum açısından tehlikeli bir eşiğe işaret eder. Çünkü hangi düşüncenin eleştirilemeyeceğine kim karar verecektir? Devlet mi? Mahkemeler mi? Siyasal iktidarlar mı? Tarih, hakikati koruma iddiasıyla ortaya çıkan siyasal otoritelerin, çoğu zaman farklı düşünceleri susturmanın araçlarına dönüştüğünü göstermektedir.
Demokratik devletin meşruiyeti, belirli bir hakikat anlayışını korumasından değil, farklı hakikat iddialarının özgürce dile getirilebildiği ve eleştirilebildiği hukuksal zemini güvence altına alabilmesinden gelir. Bu nedenle vicdan özgürlüğü ile eleştiri özgürlüğü birbirinin alternatifi değil, aynı özgürlük düzeninin birbirini tamamlayan iki temel ilkesidir. Vicdan özgürlüğü olmadan insanlar özgürce inanamaz; eleştiri özgürlüğü olmadan ise hiçbir doğruluk iddiası kendisini gerekçelendirme ihtiyacı duymaz. Böyle bir ortamda aklın yerini otorite, tartışmanın yerini dogma almaya başlar.
Böylece yazının başında sorduğumuz soruya yeniden dönebiliriz. “İnançlar eleştirilemez” yargısı, ancak inancın bütünüyle bireyin iç dünyasında kalan ve başkaları üzerinde hiçbir doğruluk, bağlayıcılık ya da kamusal sonuç iddiası taşımayan görünümleri için sınırlı ölçüde anlamlı olabilir. Buna karşılık bir inanç gerçeklik hakkında bir iddia ileri sürdüğünde, başkaları için bağlayıcı hükümler koyduğunda ya da ortak yaşamı düzenlemeye yöneldiğinde, artık yalnızca kişisel bir vicdan meselesi olmaktan çıkar. Böyle bir durumda eleştirinin konusu, kişinin inanma hakkı değil; ileri sürülen iddianın doğruluğu, gerekçeleri ve kamusal sonuçlarıdır. Bu nedenle sorun, inançların eleştirilip eleştirilemeyeceği değildir. Asıl sorun, hangi inançların hangi tür iddialar taşıdığı ve bu iddiaların hangi gerekçelerle savunulduğudur. Bir düşünceyi eleştirilebilir kılan şey, onun dinî ya da seküler olması değildir; doğruluk iddiasında bulunması, başkaları üzerinde bağlayıcılık kurmaya yönelmesi veya kamusal yaşamı etkilemesidir. Eleştiri de tam bu noktada, özgürlüğün karşıtı değil, onun vazgeçilmez güvencelerinden biri hâline gelir. Demokratik bir toplumun başarısı, insanların aynı inançları paylaşmalarında değil, farklı inançlara ve dünya görüşlerine sahip insanların birbirlerini susturmadan birlikte yaşayabilmelerindedir. Bunun önkoşulu ise iki temel ilkenin birlikte korunmasıdır: Bir yandan herkesin inanma, inancını değiştirme ya da hiçbir inancı benimsememe özgürlüğü güvence altına alınmalı; öte yandan doğruluk, bağlayıcılık ve kamusallık iddiası taşıyan hiçbir düşünce eleştiriden bağışık tutulmamalıdır. Hukuk birincisini korur; eleştirel akıl ise ikincisini. Çünkü eleştirinin sustuğu yerde düşünceler artık gerekçeleriyle değil, otoriteleriyle var olmaya başlar. Otoritenin egemen olduğu yerde ise dogmatizm filizlenir. Dogmatizmin egemen olduğu yerde ne felsefe gelişebilir ne bilim ilerleyebilir ne de özgürlük kalıcı olabilir. Bu bakımdan eleştiri, inancın düşmanı değil; özgür bir toplumun ve akılcı bir kamusal yaşamın en temel güvencelerinden biridir.







