Ender Helvacıoğlu
Politikada mağduriyet (haksızlığa uğramak anlamında kullanıyorum bu sözcüğü) bir eşiğe kadar halk kitlelerini etkileyebilir ve başarı getirebilir. Halkın vicdanı haksızlığı hisseder ve mağdurun yanında yer alır.
Ama bir eşiğe kadar… O eşik, haksızlığa uğrayanın hakkını söke söke alabilecek gücü gösterip gösterememesidir; bu algıyı yaratıp yaratamamasıdır. Mağduriyetin devamı, o eşik aşılamazsa, politik bakımdan dezavantaja dönüşmeye başlar. Mağduriyetin müzminleşmesi, halk kitlelerini bu kez tersten etkiler; “beceremeyecek” algısının oluşmasına yol açar.
Halk mağdura acır ama peşinden gitmez. Onun için üzülür, sırtını sıvazlar, yaralarını sarar, korumaya alır, girme bu işlere der, ağıtlar yakar; ama onu bir önder olarak benimsemez.
Halk, hakkını alabilecek olanın, haksızlığa sadece isyan edenin değil bu isyanı bir güce dönüştürenin, güçlünün, gücünü kanıtlamış olanın peşinden gider. Politikada haklı olmak, doğru olmak yetmez; güçlü de olmak gerekir.
Bilimin (veya ahlakın) doğrusu ile politikanın doğrusu arasındaki kritik farktır bu. Politikada doğrunuzun arkasına bir güç de koymanız gerekir. Haklılık ve doğruluk yanı sıra güçlülük de… halkı ikna edecek olan budur.
Genellikle Machiavelli’ye atfedilen “güçlü olan haklıdır” önermesini savunmuyorum (bence Machiavelli de bunu savunmuyor, ama şimdi o konuya girmeyelim). Hakkın, doğruluğun ve ahlaklılığın güç ile tamamlanması gerektiğini vurguluyorum. Sadece gözyaşı ile iktidara gelinmez.
Başarı ilkesidir: Halk, başarıyı ufukta görebildiği zaman harekete geçer. Niye ezilmek için harekete geçsin ki?
AKP ve Erdoğan’ın “mağduru oynayarak” (başörtülü bacılarım teması) iktidara geldiğini sanmak büyük bir yanılgıdır. Erdoğan mağdur olarak iktidara gelmedi. Mağduriyeti alt edebilecek gücü gösterebildiği için iktidara geldi AKP ve Erdoğan. Ve bu “güç oyununu” sonuna kadar oynuyorlar.
Dikkat edilirse Erdoğan, İmamoğlu’nu “müzmin mağdur” pozisyonuna sokmaya çalışıyor. Erdoğan’ı yenmiş başarılı İmamoğlu, mağdur İmamoğlu’na dönüştürülüyor. İmamoğlu cezaevine düşmüş bir mağdur kişiliğe, CHP Genel Başkanı ağlayıp sızlayıp isyan eden bir kişiliğe, CHP ise cumhurbaşkanı adayını cezaevinden kurtaramamış müzmin mağdur bir partiye dönüştürülüyor.
İktidarın hak, hukuk, adalet, ahlak, doğruluk, vicdan diye bir derdi yok; onun derdi güç. O halde güç alanında da iktidarla bilek güreşine girebilmenin yolu aranmalı ve halkın önüne gerçekçi bir yol haritasına dayalı iktidar seçeneği konulmalı. Müzmin mağduriyet algısını kırmak ve aşmak gerekir.
***
Bir yanıyla bu konuyla da ilgili bir noktaya değinmek istiyorum.
Neden siyasal kimlik anketlerinin çoğunluğunda insanlar kendilerini en yüksek oranda “Atatürkçü” olarak tanımlıyorlar? Neden Türkiye’de “Atatürkçülük” diye bir siyasal akım var? Neden hâlâ insanlar mücadeleye atıldıklarında, meydanlara çıktıklarında kendilerini 100 sene önceki kurucu önderlerinin adı ve simgeleriyle ifade ediyorlar? Neden hâlâ başka bir ad ve simge çıkaramadı Türkiye toplumu?
Dünyanın başka bir ülkesinde böyle bir durum olduğunu sanmıyorum; Türkiye’ye özgü bir durum bu. Fransa’da Robespiercilik veya Napolyonculuk, İngiltere’de Cromwellcilik, Almanya’da Bismarckçılık, İtalya’da Garibaldicilik, ABD’de Washingtonculuk diye siyasi bir akım veya siyasi kimlik yok. Çin’de bile Maoculuk diye bir akım yok. Rusya’da da Lenincilik diye bir siyasi akım olduğunu sanmıyorum; belki kendisini Stalinci diye tanımlayan ufak tefek gruplar olabilir. Latin Amerika ülkelerinde de, Castro ve Che ile simgelenen pratikler sonrasında Bolivarcılık müzelik (müzenin en nadide yerinde yer alan) bir akımdır artık (bu konuda yanılıyor olabilirim; Trump emperyalizminin saldırıları ile Bolivarcılık müzeden çıkıp yeniden mevzie girebilir).
Türkiye neden farklı? Türkiye toplumu neden Mustafa Kemal Atatürk’ü (olumlu anlamda) müzeye kaldıramadı?
Birçok nedeni var. Bu konu bütün boyutlarıyla ele alınmalı ve analiz edilmeli; çünkü siyasal anlamda çok öğretici ve verimli tahlillere, sonuçlara ulaşılabilir. Biz sadece konumuz bağlamında birkaç noktayı vurgulayacağız.
Mustafa Kemal mağdur muydu? Onu tanımlayacak en son sözcüktür bu. Mustafa Kemal tarihimizin en büyük başarı öyküsüdür. Mustafa Kemal ve arkadaşları başarılı olamasaydı, bugün sadece “Kemalim, Kemalim” diye ağıt yakıyor olurduk. Ama Mustafa Kemal bir ağıt teması değildir. Başarı, güç ve iktidar temasıdır, tüm saldırılara karşın…
Kitleler Erdoğan iktidarına karşı mücadele ederken Atatürk simgesine sarılıyorlar hâlâ. Çünkü Erdoğan ve şürekasının ne yapsalar da alt edemeyeceği güç figürü olarak hâlâ Mustafa Kemal’i görüyorlar.
Peki bu durum, muhalefet açısından bir zaaf mı üstünlük mü? Tarihsel olarak büyük bir üstünlük; ama güncel olarak bir zaaf. Adayımız Atatürk olmayacak.
Mustafa Kemal’den müzmin mağdur olmamayı öğrenelim. Ama Mustafa Kemal ile yetinemeyiz. Yetinirsek, yeniliriz. Mustafa Kemal yenilmez elbet, ama biz yeniliriz.
NOT: Sosyalist Sol da bu konuya dikkat etmeli ve yaklaşımını gözden geçirmeli. Sosyalist kesimde ağıttan ve mağduriyet temasından bol şey yok. Sürekli katledilenleri vb. anıyor ve ağıtlar yakıyoruz. Bu ağıtlardan sonra söylenen “Hesabını soracağız, kanı yerde kalmayacak” türünden sloganlar da durumu kurtarmıyor. Az sayıdaki başarı öykülerimizi dahi ağıda dönüştürmeye meraklıyız. Bu nedenle, örneğin Che Guevara’yı anarken -sanki başka fotoğrafı yokmuş gibi- faşistler tarafından delik deşik edilmiş cesedinin görselini (ki, CIA tarafından servis edilmiştir) paylaşanları görünce sinir oluyorum. Veya -marifetmiş gibi- polis saldırısıyla yüzü-gözü dağılmış, yerlerde sürüklenirken fotoğraflarını paylaşanları… Tekrar edeyim: Mağdura acınır ama peşinden gidilmez. Gözyaşı ile de iktidar olunmaz.







