Elinizdeki sayının kapak dosyası hasta bir sistemin (ABD emperyalizminin) başındaki hasta bir adamı (Trump’ı) nöropsikolojik açıdan inceliyor. Belki bir kişinin özelinde yapılıyor bu analiz ama aslında çürümüş ve yozlaşmış bir sistem inceleniyor. Sözümüzü esirgemeyelim: Ortalığa serilen iğrençliklerde bireylerin de katkısı vardır ama bu iğrenç adamları yaratan zemin asıl sorumludur. Hüseyin Karakuş’un makalesini bu perspektifle okumanızı öneriyoruz.
Bu sayının kapağa çıkardığımız ikinci dosyası Nayim Gül’ün “Amazonlar” başlıklı çalışması. Bir bölümü efsane bir bölümü gerçek, antik çağlarda ataerkilliğe karşı direnen savaşçı kadınların öyküsü. Orta Asya’dan, bugünkü Rusya ve Ukrayna steplerinden Karadeniz’e, oradan Ege ve Akdeniz’e, elbette Anadolu’ya ve Kuzey Afrika kıyılarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada kadınlara ait bir öykü. 8 Mart’ı tarihten bir örnekle kutlamak istedik.
Fakat bu köşeden asıl vurgulamak istediğimiz dosya, bilim-felsefe ilişkisini tartışan iki makale. Hasan Aydın’ın “Bilim varken felsefeye ne gerek var?” başlıklı yazısı ile yine Aydın’ın çevirdiği, Sebastian de Haro’nun “Bilim ve felsefe: Bir aşk-nefret ilişkisi” başlıklı makalesi. Bu dosya klasik bir bilim felsefesi tartışması olarak okunursa -yine çok faydalı olur ama- eksik kalır. İnsanlığın düşünsel serüveninin günümüzde yaşadığı tıkanıklıklar, nedenleri ve çıkış yolları üzerine kafa yormaya davet ediyor ve ipuçları sunuyor aslında bu makaleler. İki üstün insanlık etkinliği (bilim ve felsefe) arasındaki ilişkiden yola çıkarak, “ayrıştırmanın” değil daha üst düzeyde bir “sentezin” gereği vurgulanıyor.
Bilimsel yöntemin oluşturulması ve bilimsel devrimlerle bilim, dinin boyunduruğundan kurtuldu. Bilimin ve dinin sınırları belirlendi ve bilimin kendi bağımsız alanı ortaya kondu; dinin düşünsel hegemonyası kırıldı. Benzer bir gelişme politika-din ve politika-ahlak ikilileri arasında da yaşandı. Politika da kendine özgü dinamikleri ve yöntemleri olan bir etkinlik olarak kabul edildi; dinin boyunduruğundan kurtarıldı. Dinsel düşünce, bütün bu insanlık etkinlikleri üzerinde hegemonya kurmuş bir üst-sentezdi. Modernite ile birlikte bu sentez yerle bir oldu. Bu devrimci ayrıştırma süreci, insanlığın düşünsel serüveninde büyük bir atılım ve yenilikti. Evrene, doğaya ve insana yönelik yepyeni bakış açıları geliştirildi, yeni bilimler doğdu, yeni politik kuramlar geliştirildi.
Ama artık soru şu: Sonra ne oldu? Din paradigmasının (sentezinin) yerine hangi paradigma kondu? Yeni bir sentezi oluşturabildi mi insanlık? Bu anlamda dinsel düşünce tam olarak aşılabildi mi? Büyük insanlık etkinlikleri: felsefe, bilim, sanat, ahlak, politika vb. yeni bir üst sentez (düşünsel-kuramsal çatı) altında toplanabildi mi? Modernitenin hedefi buydu. Ama bu hedefe ulaşılabildi mi? Yoksa hâlâ böyle bir sentez ihtiyacının sancılarını mı çekiyor insanlık?
500 yıldır yaşadığımız dönemi, “ayrıştırma” ve “analiz” dönemi olarak niteleyebiliriz. Binlerce yıllık dinsel düşünce sentezini kırmak için bu insanlık etkinliklerini ayrıştırmak gerekiyordu. Ama her ayrıştırma ve analiz, yeni bir sentez ile tamamlanmalıdır. Yoksa yönünü yitirir ve parçalanma olarak kalır. Ayrışan tekmiş gibi görünmeye başlar ve bir “düşünsel otokrasi” oluşur. Felsefeden kopan bilim, teknoloji otokrasisine dönüşür. Binlerce yıl içinde geliştirilmiş insanlık değer ve normlarından kopan bir politika, insan ve doğa düşmanı bir ipini koparmışlığa dönüşür. Sonuç: tekno-faşizm ve neo-aristokrasidir. Yani küresel burjuvazinin, devletlerinin ve işbirlikçilerinin rejimi.
Geldik mi yine kapak dosyamızın konusuna. 23. yaşımıza bu sorularla giriyoruz.
Dostlukla kalın…







