Hasan Aydın
Fransız filozof Luc Ferry ilginç bir ayrım yapar. Ona göre ahlak ile insan yaşamına anlam veren varoluşsal ya da manevi değerler aynı şey değildir. Ahlak, insanların birbirlerine nasıl davranmaları gerektiğiyle ilgilenir; saygı, adalet, dürüstlük, merhamet ve sorumluluk gibi değerler bu alanın merkezinde yer alır. Buna karşılık aşk, ölüm, yas, anlam, umut, fanilik ve yaşamın değeri gibi meseleler başka bir düzleme aittir.
Bu ayrım ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir. Çünkü çoğumuz iyi bir insan olmanın aynı zamanda iyi bir yaşam sürmek anlamına geldiğini düşünmeye eğilimliyiz. Oysa mesele o kadar basit olmayabilir.
Bir an için insanların birbirlerine kusursuz biçimde davrandıkları bir dünya düşünelim. Kimsenin kimseyi öldürmediği, savaşların, sömürünün, şiddetin ve haksızlıkların ortadan kalktığı bir dünya… Herkes birbirine saygılı, dürüst, yardımsever ve adil davransın.
Böyle bir dünyada insanlık tarihinin büyük felaketlerinden kurtulmuş olurduk.
Fakat yine de insanlar yaşlanmaya devam edecekti.
Sevdiklerimiz ölecekti. Ayrılık acısı sürecekti. Karşılıksız aşklar yaşanacaktı. İnsanlar hayatlarının anlamını sorgulamayı sürdürecekti. Bir akşam telefon çalıp sevdiğimiz bir insanın trafik kazası geçirdiğini öğrenebilecektik.
İşte Ferry’nin sorusu tam burada ortaya çıkar: Bütün bunlar karşısında ahlak bize ne kadar yardımcı olabilir?
Elbette ahlak, yas tutan bir insana saygılı davranmayı öğretebilir; fakat yasın kendisini ortadan kaldıramaz. Merhameti öğretebilir; ama ölümün yarattığı boşluğu dolduramaz. Adalet duygusunu güçlendirebilir; ama fanilik sorununu çözemez.
Bu açıdan bakıldığında Ferry’nin ayrımı oldukça makul görünmektedir. Gerçekten de insan yaşamının bütün sorunları ahlaki sorunlar değildir. Bazıları daha derin, daha kişisel ve daha varoluşsaldır.
Ancak ayrımı fazla keskinleştirmek de güçlükler yaratır.
Çünkü sevdiğimiz bir insanın yasını tutmak aynı zamanda sadakatle ilgilidir. Çocuğumuza duyduğumuz sevgi beraberinde sorumluluk getirir. Dostluk güven, bağlılık ve fedakârlık olmadan yaşayamaz. Başka bir insanın acısına kayıtsız kalmamak yalnızca duygusal değil, aynı zamanda ahlaki bir tutumdur.
Bu nedenle ahlaki değerlerle varoluşsal değerler arasında kesin duvarlar örmek kolay değildir. Belki de daha doğru olan, bunların birbirini kesen iki daire olduğunu söylemektir.
Burada eski bir soru yeniden karşımıza çıkar: İyi insan olmak ile iyi yaşamak aynı şey midir?
Bu sorunun yanıtı, Aristoteles için büyük ölçüde evettir. Erdemli insan aynı zamanda iyi yaşayan insandır. Buna karşılık modern dünyada birçok insan bu iki şeyin birbirinden ayrılabileceğini düşünmektedir. Tarih, son derece ahlaklı fakat mutsuz insanlarla doludur. Aynı şekilde mutlu görünen ama ahlaki açıdan ciddi sorunlar taşıyan insanların varlığı da inkâr edilemez.
Belki de ulaşabileceğimiz en makul sonuç şudur:
Ahlak, iyi bir yaşamın gerekli koşullarından biridir; fakat yeterli koşulu değildir. İnsan yalnızca ahlaki bir varlık değildir. Aynı zamanda seven, kaybeden, ölümlü olduğunu bilen, anlam arayan ve geleceğe ilişkin umutlar kuran bir varlıktır.
Belki de bu yüzden insanın en büyük sorusu yalnızca “nasıl davranmalıyım?” değil, aynı zamanda “nasıl yaşamalıyım?” sorusudur. Bu iki soru çoğu zaman aynı yöne işaret eder; fakat her zaman aynı soru değildir.







