Ana Sayfa Dergi Sayıları 266. Sayı Ayna dünyalar

Ayna dünyalar

42

Üçüncü tekir şahıs/ Anıl Ceren Altunkanat

 “Baktığım yüz bazen benim, bazen bir yabancının yüzüydü ama her zaman aradaki farkı bilirdim; çünkü yüzüme ne olursa olsun, ben kendimdim.”*

Bir süredir Neil Gaiman kitaplarına kapandım. Her şey bir gece, geç saatte elimdeki kitabın (polisiyeydi elbette) bitmesiyle başladı. Okunmayı bekleyenlere şöyle bir baktım (çoğu polisiyeydi elbette), ama seçmek, yeni bir yolculuğa o saatte başlamak zor geldi. Ben de tanıdık bir metne, Yolun Sonundaki Okyanus’a sığındım. Ve sularına kapıldım, yine. Sözcüklerinin, hikayesinin sıcak kollarında, bu metni bunca zaman nasıl unutabildiğimi merak ettim. Sonra, kitap bitince evde başka Gaiman kitabı olmadığını keşfettim. Utanç verici. Şaşırdım hayli, tek kitapla beni bunca etkileyen bir yazarı okumamıştım doğru düzgün. Ne ayıp. Özür dilerim Gaiman.

Koralin’le başladım işe. Küçük bir kızın dehşet verici bir evrene hapsoluşunu, ardından verdiği eve dönüş mücadelesini anlatır Koralin. Buna kendini keşfetme yolculuğu da diyebiliriz. Zira kara kedinin dediği gibi:

“Siz insanların isimleri vardır. Çünkü siz kim olduğunuzu bilmezsiniz. Biz kim olduğumuzu biliriz, bu yüzden isimlere ihtiyacımız yoktur.”

Yeni taşındığı evde gizli bir geçit keşfeden Koralin (Karolin değil, dikkat), ilk bakışta kendi hayatının daha renkli, daha heyecanlı görünen bir yansımasıyla karşılaşır. Ancak kısa süre içinde bu dünyanın ardındaki karanlıkla tanışır.

“Bir an şaşaladı. Nerede olduğunu bilmiyordu; kim olduğundan bile tam olarak emin değildi. Sabah içinde uyandığımız yatağın kimliğimizi bu kadar belirleyebilmesi hayret vericidir ve ayrıca kimliğimizin bu kadar kırılgan olması da öyle.”

Kurbanlarını tüketen bu dünya onu bir yolculuğa çıkarır, kendi yaşamını ve başkalarının ölümünü kurtarmalıdır.

“Hayatını, benliğini, sevdiğin her şeyi alacak ve sana sis ve pustan başka hiçbir şey bırakmayacak. Neşeni alacak. Bir gün uyanacaksın ve yüreğinle ruhunun gitmiş olduğunu göreceksin. Bir kabuktan ibaret olacaksın, bir avuç sis olacaksın, uyandığında hatırladığın bir düşten, unutulmuş bir şeyin anısından farksız olacaksın.”

Çocukluğun zorlu korkularını ve arayışlarını gotik bir atmosfere ve gizeme sarmalayan Gaiman, aslında benliğe, yaşama ve cesarete ilişkin çok şey söyler Koralin’de.

“Nefesten sonra ilk giden isimlerdir ve yüreğin atışı. Anılarımızı isimlerimizden daha uzun süre saklarız.”

***

Mezarlık Kitabı bize ailesi öldürülen Bod’un hikâyesini anlatır. Mezarlıkta, ölüler ve diğer mezarlık sakinleri tarafından büyütülen Bod, bizi ölümle yaşamın karşıtlığı üzerinden yine bir arayış öyküsüne sürükler. Yaşam, yaşama cesareti ve anlam arayışı Bod’un bütün maceralarında öne çıkar.

Yaşamı ziyan eden insanların karşısına yaşamın değerini bilen ölüleri koyar Gaiman. Bunu karanlık, hatta tüyler ürpertici bir atmosferde, ama yine de okurun içinde şefkat uyandırarak yapmayı başarır.

“Gerçekten de, hayat canlıların elinde heba oluyor…”

Gaiman, Koralin’de olduğu gibi, Mezarlık Kitabı’nda da okurunu başka bir dünyaya götürerek içinde yaşadığımız bu dünyayı gösterir; ölümle tanıştırarak yaşamı anlatır. Başka dünyalar, metinlerde her şeyi çarpık gösteren ama tam da bu sayede, gündelik yaşamın gözümüze indirdiği perdeleri kaldıran, bize daha derin bir anlama dair işaretler veren aynalardır.

“Her şeyi yapabilirsin, herhangi bir şey yaratabilirsin, herhangi bir şeyi düşleyebilirsin. Eğer dünyayı değiştirirsen, dünya değişir. Potansiyel. Öldüğün zaman, o yok olacak. Son. Yarattığını yaratmış, düşünü düşlemiş, ismini yazmış olursun.”

***

Sözünü ettiğim ayna dünyaların belki de en etkileyicisi ise Yokyer’dir, Aşağıtaraf’tır. Richard Mayhew’un sıradan hayatı, yaralı bir kıza yardım etmesiyle tamamen değişir ve kendini Londra’nın altında gizlenen Aşağıtaraf’ta bulur. Suikastçılar, melekler, unutulmuş tüneller ve görünmez insanlar arasında ilerleyen hikâye, yalnızlığımızı ve bu yalnızlığın bizi görünmez kılışını fantastik bir alegoriye dönüştürür.

Richard kendi dünyasına dönebilmek için yardım ettiği kızın macerasını eşlik etmek zorundadır. Kapıları açabilen, dahası “kapı” açabilen gizemli kız, Door’la, Avcı ve Marquis de Carabas’la bu tekinsiz Londra’da, tehlikeli bir arayışa girişir.

Tek istediği dünyasına geri dönmek ve yeniden görünür olmaktır. (Eh, hepimizin istediği bu değil mi aslında?) Ama her yolculukta olduğu gibi, Aşağıtaraf’ta yaşadıkları Richard’ı kendi içine uzanan bir yolculuğa sürükler, her adımda onu değiştirir.

Bir anahtara ulaşmak için ölümcül sınavlar veren dörtlü, bir yandan da hikâyenin açık ara en ilginç karakterleri olan Bay Croup ve Bay Vandemar’ın ölümcül (ve hayli kirli) ellerine düşmemek için savaşır.

“Gece kendini gösteriyor. Güven ve sıcaklık için korkuyla birbirimizi kucakladığımız mağara döneminden beri, güneş batımında ortaya çıkan bütün kâbuslar kendini gösteriyor. Vakit karanlıktan korkma vaktidir.”

Karanlıktan söz açılmışken, Koralin, Mezarlık Kitabı ve Yokyer’in çevirmeni, Evrim Öncül, kendisiyle yapılan bir söyleşide, Gaiman’ın iç karartmayan karanlığından dem vuruyor. Çok yerinde bir ifade, gerçekten de Gaiman yarattığı çarpık ayna dünyalarda bizi kadim karanlığa salsa da, dünyanın yarıklarından, çatlaklarından aşağıya düşürse de yürek okşayan, insanın içini şefkat, sevgi ve umutla dolduran dünyalar ve karakterler kuruyor. Onun karanlığı aydınlığı müjdeleyen, aydınlığa çağıran bir karanlık sanki…

Eh, Gaiman’a doyduk sanırım… Şimdilik.

Her sayfası esin dolu bir ay dilerim.

* Bu alıntı Yolun Sonundaki Okyanus’tan; adı geçince ona söz vermemek ayıp olurdu.

Koralin, Neil Gaiman, çeviren Evrim Öncül, İthaki, 147 s.

– Mezarlık Kitabı, Neil Gaiman, çeviren Evrim Öncül, İthaki, 273 s.

– Yokyer, Neil Gaiman, çeviren Evrim Öncül, İthaki, 362 s.