Ana sayfa 202. Sayı Çocuk felci aşısını geliştiren Jonas Salk ‘Aşının patenti tüm insanlara...

Çocuk felci aşısını geliştiren Jonas Salk
‘Aşının patenti tüm insanlara ait’

602

Çeviren: Ebru Oktay

Çocuk felcinin üstesinden gelerek halkın sevgisini kazanmış Dr. Jonas Salk, bir gazetecinin aşının patentinin kime ait olacağını sorduğunda, “İnsanlar sanırım. Patent diye bir şey yok. Güneşi patentleyebilir misiniz?” diye yanıt verdi. 20. yüzyılın en etkileyici biliminsanları sorgulamasında -Marie Curie dışında- Salk, en önemli isim olarak karşımıza çıkar. Bir gün okula giden çocuklara “polio neydi?” diye sorulduğunda ilk akla gelen “Dr. Jonas Salk” olacaktır.

Okuyacağınız makale The New Atlantis dergisinin Summer/Fall 2018 tarihli 56. sayısında yayımlandı. Dr. Jonas Salk, çocuk felci (polio) aşısını geliştiren ve bu hastalığın yeryüzünden silinmesinin yolunu açan büyük bir biliminsanı. İspanyol gribi felaketinden yeni çıkmış 70-80 yıl öncesinin dünyasında aşı çalışmalarında izlenen bazı yöntemler tartışılabilir ve bu makalede de tartışılıyor. Jonas Salk’ı farklı kılan yönlerden biri de geliştirdiği aşının patentini almayı reddetmesi ve bunun insanlığın ortak malı olduğunu vurgulaması. Patent alma talebini, “Güneş’i patentleyebilir misiniz?” diyerek reddetmesi. Bugün de bütün dünya Covid-19 salgınının pençesinde ve aşı çalışmaları yapılıyor. İnsanların acıları ve korkuları üzerinden milyar dolarlar kazanmayı amaçlayan büyük ilaç tekellerinin kıskacında yürüyor bu çalışmalar. Biliminsanları değil şirket CEO’ları konuşuyor. Dünyanın yoksulları ve yoksul ülkeleri aşıya ulaşamıyorlar. Böyle bir süreç yaşanırken, 7 milyar doları elinin tersiyle iterek patent almayı reddeden Jonas Salk’ın yaşamını okurlarımıza aktarmak istedik. İyi okumalar.

1940’larda, Jonas Salk, Amerikan halkının sevgisini fazlasıyla kazanmış bir biliminsanıydı. Büyük olasılıkla tüm dünyanın da bugüne kadar gördüğü “en sevilen biliminsanı” olmuştur. Örneğin Einstein çok daha ünlüydü ancak yaptığı işe dair toplumun çok az fikri vardı. Elinde, son derece faydalı olan ancak sanki hobbitler veya cinler gibi sihirli bir değnekle büyü yapan “hayali kahraman” gibi çok sevilmişti. J. Robert Oppenheimer da Salk kadar ünlüydü. Yaptığı icadı herkes minnetle karşılasa da tüm dünyanın gözü önünde Japonya’da yaratılan yıkıcı etkiyle toplum hafızasında “kötücül” bir şöhretle yer etti. Oysa herkes Salk’ın, felce neden olan poliomyelit (çocuk felci) aşısıyla ilgili yaptıklarını gördü, anladı ve minnet duydu. Ancak bu hayran grubuna, o dönemim seçkin biliminsanları pek katılmadı.
Paul Offit’in The Cutter Incident adlı kitabında yazdığı gibi 1950’lerin başlarında ABD’de polio dehşeti, nükleer savaştan sonra ikinci korkulan felaketti. Ulusal yatırımların büyük kısmının, çocukluk dönemi felci olarak bilinen infantil paralize ayrılması bekleniyordu. 1952’de polio salgınından 3000 kişi ölmüştü. Aslında zatürreden ölenler bunun on katıydı; çeşitli kanser tiplerinden ölenler ise yetmiş kat daha fazlaydı. Yine de polionun geniş çapta yayılmasından korkacak yeteri kadar sebep vardı. Sfiliz, tüberküloz ve bakteriyal zatürre gibi öldürücü hastalıkların oranı son zamanlarda antibiyotiklerle düşmüş olmakla birlikte, polio “durdurulamaz” çizgisini sürdürüyordu. Polio olguları 1940 yılı boyunca sayıca yükselişini devam ettirerek yazın yaptığı epidemi (salgın) ile çoğu çocuklar ve ergenler olmak üzere pek çok kayba neden olmuştu.
Çok sayıda tarihçinin o günleri anlattıkları yazılarında, Dr. Salk’ın araştırma laboratuvarının da bulunduğu Pittsburgh Şehir Hastanesi önünde kabul için sıraya girmiş bazen 17’nin üzerinde ambulansın bulunduğundan; doktorların önlükleriyle sağda solda yorgunluktan uyuyakaldıklarından ve hemşirelerin onları eve göndermekte zorluk çektiklerinden söz edilir. İsmi bilinmeyen bir hemşirenin aktardığına göre:
“Hastaneden çıkmak için çok sayıda hastanın bulunduğu odaların önünden geçmek zorundaydınız. Bazen içerden, özlediği ailesinden gelen mektuba hüzünlenmiş bir çocuğun hıçkırıkları, bazen su isteyen birinin çığlıkları veya neden kımıldayamadığını anlamayan bir hastanın yardım talep eden haykırışlarını duyardınız. Keder, terör ve çaresizlikle kaplı bir öfkeyle doluydu atmosfer.”

Jonas Edward Salk (28 Ekim 1914 – 23 Haziran 1995), ilk başarılı çocuk felci aşısını geliştiren Amerikalı virolog ve tıp araştırmacısıdır.

Jeffrey Kluger’in 2005’te yayımlanan Splendid Solution: Jonas Salk and the Conquest of Polio adlı kitabında belirttiği üzere, 1953’te hastalığın en yaygın olduğu dönemde şehir hastanesine hemen hepsi çocuk olmak üzere 391 yeni hasta kabul edilmişti ve bunların 323’ü felçliydi. Polio: An American Story (2005) isimli anı kitabında David M. Oshinsky, Salk’ın en büyük oğlu Peter ile yaptığı söyleşide, onun “babam, polionun üstüne gitmekle çok önemli bir iş yapmıştı” dediğini aktarır. “İnsanlar gözyaşları içinde ona sarılırlardı. ‘Lütfen Dr. Salk, çocuğumu kurtarın’ diye. Bu acıklı ve hüzünlü hal onun zihninden hiç çıkmayacaktı”  diye devam eder Peter. Jonas Salk hayatını bu araştırmaya adayacaktı ama bir hekim olarak çok iyi bildiği üzere, en iyi hekim bile bütün çocukları kurtaramazdı.
Felçli hastaların bazıları tamamen kendiliklerinden iyileşebiliyorlardı. Diğerleri ise acıları sürse de koltuk değneği ya da demirden yapılmış bacak destekleyicileri ile uzuvlarını kısmen geri kazanabiliyorlardı. Bu arada Avustralyalı bir askeri hemşire olan Elisabeth Kenny’nin geliştirdiği; o günlerde tıbbi çevrelerce çok uygun bulunmasa da bugünkü fizik tedavinin temeli sayılan “sister” metodu da rehabilitasyonda kullanılıyordu. Ayrıca hastalık sonucu solunum sistemleri tutulup ömür boyu neredeyse erken mezara girmiş şekilde “demir ciğer” denen bir aparatla solunumu dışardan devam ettirilmeye çalışılan hastalar da vardı. Belki de beynin solunum ve yutkunma merkezlerini kontrol eden bölgesi olan medulla oblongataya (beyin sapının en alt kısmı) yerleşen ve “bulber polio” olarak bilinen bu tipin öldürücülüğünün yüksek olması hayırlı bir şeydi. Bu tabloyu görünce Salk’ın bazı çevrelerce tıbbın dahi adamı hatta bazılarınca “kutsal merhametin eli” olarak alkışlanmasına şaşmamak gerek.
Büyürken hep mucize yaratan işler yapabilen, şefkatinin getirdiği kahramanca beceriyi ve kendi ruhsal dinginliğini, insanlığın acılarını gidermenin bir yolu olarak kullanabilen biri olup parlak kariyerini yaratabileceğini düşündü. Charlotte De Croes Jacobs, yazdığı harika bir biyografi olan Jonas Salk: A Life’ta (2015) onun her gün insanlığın iyiliği için dua ettiğini yazar. Erkek kardeşi ona “Küçük İsa” diye hitap eder. Bu tabii genç bir Yahudi için ancak heveslendirici bir saygınlık ifadesi olmalıyken aslında bir suiistimali de beraberinde getirir. Salk artık “kurtarıcı” olmak ister. Onun kendiyle ilgili tanımı, artık, sevaplar işleyerek aracı olunabilen bir “dünyayı kurtarma operasyonunun” seçilmiş kişisi olduğudur. “Yahudiler için, yapılan iyilikler bir insanı tanımlar. Jonas için bu artık bir seçenek değil, ödevdir.”
Çocukluğunun ilk zamanlarından itibaren insanlığın yaşadığı sefalet Jonas’ı kalbinden yaralamakta ve kalıcı izler bırakmaktaydı. Yıllar sonra bile New York’ta 1918’de yapılan ateşkes günü resmigeçidini izlerken gördüğü kolsuz bacaksız askerleri acıyla hatırlayacaktır. Yine aynı yıl öldürücü grip pandemisi sırasında atlı arabalarla cadde boyunca taşınan tabutlar gözünün önünden gitmez. 1916 polio epidemisinin yarattığı afet sonrası sakat kalan sınıf arkadaşının adeta zincire vurulmuş gibi bacak ateliyle yaşamak zorunda kalmasını izler. Dünyanın dert içinde, tekrarlayan acılar içinde olmasının yarattığı olumsuz ruh halini, gelecek hayat tarzını seçerek kısmen rahatlatacaktır.
Salk için, diğer pek çok doktor ve politikacıya göre ortadaki sorun elbette teolojik bir çıkmaz değil, bir an önce harekete geçilmesi gereken zorunlu bir görev çağrısıydı. Salk’ın hissettiği, insanlığın acılarını azaltmak için kesin ve müthiş bir görevi olduğuydu.

Virüs, ölü ya da diri
Jonas Salk 1914’de doğdu ve ergenliğinde ilk eğilimi edebiyatla felsefe üzerineydi. Devam ettiği Manhattan’daki Townsend Harris Hall Lisesi geniş entelektüel olanaklarıyla daha çok “kutsal kitap” üzerine yoğunlaşan; temel bilim olarak sadece fizik dersleri verilen; kimya ya da biyoloji gibi alanlara değinmeyen bir okuldu. Salk bir keresinde “Bir çocukken bilimle ilgili değildim; sadece insanlarla, doğanın insan yönüyle ilgiliydim” diyecektir. Bu ilgi giderek genişleyince kendini 16 yaşından önce New York Devlet Üniversitesi’nde tıbba hazırlık öğrencisi olarak buldu.
Fakat tıp fakültesine girmek çok zordu. Makul not ortalaması ve Yahudilere konan adı konmamış kota -ki buna ancak en iyiler arasından “daha da iyi” olabilen Yahudiler kabul ediliyordu- nedeniyle Salk neredeyse başvurduğu her yerden ret yanıtı aldı. Teklifini sadece, bugün New York Üniversitesi Tıp Fakültesi olan, o zamanki adıyla Bellevue Hastanesi Tıp Koleji kabul etti.
Burada kendisinin farkına varacaktır. İlk yılında biyokimya profesörünün sorduğu açık uçlu bir soruya verdiği yanıttan sonra bir yıl sürecek araştırma ve öğretmenlik teklifi almıştı. Aslında tıp eğitimine ara vermek istemiyordu ama devam edebilmesi için de paraya ihtiyacı vardı ve teklifi kabul etti. Geliştirdiği, bakterileri sıvı besiyerinde ayırma yöntemi ona, 22 yaşında ilk makalesini yayımlama olanağı verdi. Profesörü, onun, bu ilgi ve becerisiyle, klinisyen olmasından çok araştırmacı olmasının daha iyi olacağını düşünüyordu. Jacobs şöyle yazıyor: “Teklifi reddetti. Araştırmacıların kimyasal bulmacaları çözebilmeyi kolayca öğrenebileceğini, ancak İnsan’ı görebilmenin zorlaşabileceğini algılamıştı. Onu ileriki hayatına yönlendiren de bu olmuştu.”.

Birbiriyle çelişkili iki yayını duyduktan sonra bir konuya kafası takılmıştı: Anti-viral aşılar öldürülmüş virüsten mi (inaktif aşı olarak bilinen) yoksa bağışıklık sağlayabilecek kadar azaltılıp zayıflatılmış canlı virüs içerecek şekilde mi üretilmeliydi. O gün elde olan aşılar standarttı: üçü de zayıflatılmış canlı virüs içeren, çiçek, kuduz ve sarıhumma aşıları. Bunlar az miktarda virüs içererek kişide hastalığın epeyce hafif geçebilmesini sağlayan ve daha ağır hastalıktan koruyan canlı aşılardı. Bugün bile polio aşısı olarak canlı virüs aşısı, yaygın olarak kullanılmaktadır (Ama Amerika’da değil. Burada Salk’ın ölü aşısı yeniden ve standart uygulamaya girdi). Ancak bu canlı aşılar Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde görülen polio salgını gibi ufak tefek salgınlara neden olabilmektedir.
Salk’a göre canlı aşılar kural olmak zorunda değildi. Her ikisi de bakteriyal infeksiyon olan tetanoz ve difteriye karşı, mikrobiyal toksinleri kimyasal olarak etkisizleştirilmiş ve yine de vücutta antikor yanıtı oluşturabilen etkin aşılar vardı. Jacobs’un açıklamaya çalıştığı gibi, “Jonas’ın istediği, virüsleri de tamamen öldürerek inaktif hale getirmek ve bu arada yine de antikor üretiminin sağlanmasının sürebileceği hipotezini test etmekti.”
Yeni bakteriyoloji başkanı Dr. Thomas Francis Jr. gözetiminde Salk, ultraviyole ışınlarıyla öldürülmüş grip virüsünü laboratuvar farelerine verdiğinde, beklediklerine benzer antikor yanıtının oluştuğunu gösterdi. Böylece dünyayı kurtaracak ‘ödevini’ tıp fakültesinden henüz mezun olurken bulmuştu. Ve bunu büyük bir onurla sürdürecekti.
Salk iki yıl süren intörnlüğünü Mount Sinai Hastanesi’nde yaptı. Bir seferinde cerrahi odada onun hastalarla ilişkisine şahit olan kadrolu bir cerrah, “New York Yankees’de oynuyor gibiydi” demişti. Bununla birlikte onun seçtiği alan virolojiydi. Ancak “ortalama” bir virolog arayan pek çok itibarlı hastane onu geri çevirince; o sıralar Michigan Üniversitesi Halk Sağlığı Epidemiyoloji Bölüm Başkanlığına getirilen ve tüm “kiliselerin” de onayladığı biri olan Francis ile yeniden bağlantı kurdu.
Ve Francis işinin hakkını vermişti. 1942’de, çocukluk çağı felçlerini araştırmak üzere ulusal derneklerden toplanan 2100 dolarlık bağışı, bir süreliğine influenzayla (grip) mücadele çalışmalarına kaydırabilme şansını yakalamışlardı. Francis, influenzayla ulusal mücadele ekibinin başına getirilmişti. Salk da ona katılacaktı.

Grip atılımı
İspanyol gribi 1918-1920 arasında, dünya genelinde 50 milyon kişiyi öldürmüştü. 1. Dünya Savaşı’ndaki kayıp sayısıyla (15-19 milyon) kıyaslanınca büyük bir sayı. En azından yarım milyon Amerikalı, hastalıktan ya da gribin en çok görülen komplikasyonu olan zatürreden ölmüştü. Buna 4000 asker de dahildi. 1930’ların başlarında Rockefeller Enstitüsü, domuzlarda görülen hastalığın sebebinin bir virüs olduğunu gösterene kadar influenzanın ana sebebi bilinmiyordu. Daha sonra İngiliz biliminsanları insanda görülen gribin sebebinin de viral olduğunu belirlediler. Fakat ancak elektron mikroskobunun keşfinden sonra, yani neredeyse 10 yıl sonra virüs “görünür” hale gelmişti.
Thomas Francis’inse savaşı başlatması için görsel kanıta ihtiyacı yoktu. 1935’lerde Rockefeller Enstitüsü desteğiyle insan deneyleri yapılmış ve aşılamanın sonucunda antikor oluşumu gösterilmişti. Sadece gripten koruyup korumadığının gösterilmesi kalmıştı geriye.
Yine Jacobs’un yazdığı üzere; Salk Michigan’a geldiğinde Francis, geniş bir grubu aşılamaya ve aşılanmayanlardan oluşan bir kontrol grubunu da içeren geniş bir saha çalışmasına hazırlanıyordu. İki şehir hastanesinden, ileri düzeyde akıl hastalığı olanlar denek olarak alınacaktı. Salk’ın yönetiminde 8000 kişi ya aşıyla ya da plasebo dediğimiz tuzlu suyla aşılanmış ve aşıyı alan grupta antikor düzeylerinde kayda değer yükselmeler belirlenmişti. Ancak o dönemde ortalıkta grip virüsü fazlaca dolaşmadığından bu çalışma tartışmalı olarak kaldı.
Mantıklısı, bir sonraki adımın daha küçük bir grubu aşılamak olmasıydı.
“İnfekte edilmiş farelerin akciğerlerinden alınan doku parçası kurutularak hastalara burunlarından sprey yoluyla veriliyordu. İnfekte edilen hastalar bunu biliyorlardı ve kabul etmişlerdi. Henüz 1947’ye gelinmemişti. Nurenberg yargılamalarından sonra insan denek kullanımının etik kuralları epeyce detaylı hale gelecekti. Salk’ın, bu çalışmalarla,  50.000 ya da daha fazla genç askerin ölmesini engelleyebileceği öngörüsü onu kısmen kendi içinde rahatlatmış olmalıydı. Tabii bu durum savunmasız hastaların ‘iyi niyet’ hedefiyle sömürülmüş oldukları gerçeğini değiştirmiyordu.”
Sonuçta, virüs bulaştırılan ama aşı olmayan grup gribe yakalanırken, bu oran aşı olanlarda % 16 civarında kaldı. Bu da aşının uygun deneysel koşullar altında yeterli şekilde çalışabileceğini gösteriyordu.
1943’deki influenza epidemisi Salk ve Francis’e aşının etkinliğini gösterme şansı vermişti. Kayda değer bir başarı elde edilecekti.12.500 ordu gönüllüsü deneye katıldı ve salgında sadece % 2’si hastalığa yakalandı. Daha da ötesi, bir yıl önce aşı deneyine alınan psikiyatrik hastalar salgından zararsız çıkmışlardı. Böylelikle “ölü aşı” fikri güçleniyordu. Uzun süren bağışıklığın gösterilmesi, o güne kadar aşının sadece kısa dönem etkili olabileceğine inanmış olan pek çok mikrobiyoloğun fikirlerini de alt üst etmişti.
Michigan Üniversitesi’nde yüksek sayıda öğrencinin aşılanmasından sonra aşıyla ilgili bir fayda daha açığa çıkmıştı. Genel toplumun aksine burada aşılanmayanlarda da hastalığa yakalanma oranı düşmüştü. Bu da o güne kadar sosyolojik bir kavram olarak kullanılan “sürü bağışıklığı” kavramını epidemiyolojik bir keşif olarak tıp tarihine taşıyacaktı.
Salk grip aşısıyla ilgili geliştirme çalışmalarını sürdürmeyi düşünüyordu. Richard Carter In Breakthrough: The Saga Of Jonas Salk adlı (1965) kitabında, Salk’ın deneysel aşı çalışmalarının etkilerinin 1943’e kadar ulaştığını; Weiss proteini ile değişime uğramış gribin yeni bir varyantının, ordu temelli atipik zatürre olgularına yol açtığını yazar. Burada mevcut aşı işe yaramayacaktır. Bir röportajda Carter’la konuşan Salk, “Eğer yeni salgın Weiss proteininden kaynaklanıyorsa aşı faydasız olacaktır zira içinde bu varyant bulunmuyor. Sürprizlerden ve başarısızlıktan kaçınmak için bildiğimiz, bulabildiğimiz tüm varyantları aşının içine eklemeliyiz.” der.
Salk eş zamanlı olarak aşının içine, immünolojik gücünü artıran ve böylece aşı içinde olması gereken virüs konsantrasyonunun da miktarını azaltmayı sağlayan adjuvanlar da (kimyasal katkılar) koymaktaydı. Ağır bir viral yük, kötü hatta öldürücü olabilecektir. Salk, tam da bu sebeple ölen 3 yaşındaki bir kız çocuğu üzerinde adjuvan çalışmalarını yoğunlaştırdı.
Salk daha ana işini yapmadan akademik kuralları çiğnemişti bile. İlaç üreticisi olan Parke Davis şirketine, aşıyı geliştirilebilmesi için daha fazla bilgi alabilmesi karşılığında, olası aşının telif haklarını vermesi Francis’i kızdırmıştı. Aşıyla ilgili Parents Magazin’e yazı yazması da pek çoklarını kızdırmıştı. Kitlelerle bu kadar yakın olmak, ilgi odağı olmak ciddi bir araştırmacıya hiç yakışmıyordu. Sıradan insanları, büyük olasılıkla anlayamayacakları tıbbi gizemler hakkında eğitmek gereksizdi. Ancak sınırlı bilgiler vererek sağlıklarını geliştirebilirlerdi. Aksi çaba, soyluların gözünde “tribünlere oynamaktı”.
Bilim dünyasında giderek azalan itibarına karşılık Salk’ın toplumsal ünü giderek artıyordu. Evrensel çapta hemen herkes onu adeta “ilahi bir lütufla” kutsanmış ve yaptığı en ufak şeyde bile halkın Joe Di Maggio’su olarak değerlendirmeye başladığında bilim konseyi üyeleri bu kabul edilemez gösteriye karşı birleşme kararı aldılar. “Küçük İsa” küçükken tatlıydı ama sadece “küçük” kaldığı sürece. Büyüyünce hak ettiği cezayı çekmek zorundaydı.

Polio seferberliği
Pittsburgh, Salk’ın kendini gerçekleştirmesini sağlayan farklı bir yer olacaktır. 1947’de Pittsburgh Tıp Fakültesi Virüs Araştırma Laboratuvarı’nın yöneticisi olur. “Araştırma özgürlüğüne âşık oldum” diyeceği bu yer aslında sıradanlığı ve bakımsızlığıyla göze çarpan bir enstitüdür. Bu işi ortamı görmeden kabul ettiğinden, ilk gördüğünde önce hevesi kaçacaktır. Bir konuşmasında, Şehir Hastanesi’nde ancak morg olabilecek şekilde, 40 adıma 40 adım büyüklüğünde ve bodrumda bir yerle karşılaştığını anlatacaktır.
Kuruluşun idarecileri onun işine ihtiyaç duyarken; onun da bilim çevrelerinde azalan itibarını yeniden artıracak zorlu bir çalışmaya ve bazı bürokratik manevralar yapacak insanlara ihtiyacı vardır. Bu konuda ikna yeteneğini kullanır. Patronlara, istediğini elde edebilmenin bazı aşılması gereken bedelleri olduğunu anlatır. Sonunda laboratuvarını, hastanenin 3. katında 550 metrekarelik bir alana kurdurur.
Başlangıçtan beri amacı, influenza, kızamık ve soğuk algınlığı ile ilgili çalışmalar yapmaktı. Ancak çocukluk dönemi felçlerini engellemek üzere kurulmuş olan National Foundation for Infantile Paralysis (NFIP= Ulusal Çocuk Felci Vakfı)’nın araştırmalar yöneticisi olan Harry Weaver onu başka planları için bekliyordu. 1947’nin Aralık ayında Weaver’dan iş teklifi alan Salk’ın önünde artık çığır açıcı bir yol görünüyordu.

Dr. Salk’ın araştırma labarotuvarının da bulunduğu Pittsburgh Şehir Hastanesi önünde kabul için sıraya girmiş bazen düzinelerce ambulans ve sayısız insan kuyruklar oluşturuyordu.

NFIP, amacı, polioyu ne olursa olsun “yenmek” olan güçlü bir kurumdu. Başında da en ünlü polio kurbanı olan Franklin Delano Roosevelt’in avukatı olan Basil O’Connor vardı.
O’Connor ve Roosevelt birlikte bir dinamo etkisi yaratarak bu konuda büyük bir güç doğurmuşlardı. Ülkenin her köşesinden çağırdıkları insanlarla, Başkan Roosevelt’in yaş gününe denk gelecek şekilde ve onun ara sıra sağlığını toparlayabilmek için dinlenmeye gittiği Georgia, Warm Springs’de görkemli bir bağış günü düzenlediler. Kayda değer miktardaki bağış, hem polio mağdurları hem de burada tam bir rehabilitasyon merkezi kurmak için kullanılacaktı.
1938’de Roosevelt, kâr amacı gütmeyen bir yardımlaşma kuruluşu olan NFIP’yi kurmuştu ve O’Connor’ı yöneticisi olarak atamıştı. Kuruluşun amacı, polioya çare bulmak ve mağdurlarına da gereken üst düzey sağlık olanaklarını sunmaktı. O’Connor, yüksek manevra yeteneğiyle polioyu bir anda ülkenin bir numaralı sağlık tehdidi haline getirmişti.  Bu hastalık hem tekil olarak eşsiz bir tehlike hem de bakmakla yükümlü olanları fazlasıyla zorlayan bir sağlık sorunuydu.
Toplumsal duyarlılık çok artmıştı. NFIP, ilk yılında March of Dimes adını verdikleri herkesten on sent talep edilen dev bir yardımlaşma kampanyası başlattı. Lona Ranger, Jack Benny, Bing Crosby gibi Hollywood ünlülerinin de desteğiyle Beyaz Saray’a 2.680.000 “on sent” gönderildi. Etkinlik her yıl tekrarlanacaktı ve 1946’da artık polio keşfine girişecek kadar para toplanmıştı.
Konuyla ilgili ilk poster de 1946’da sahne alacaktı. Posterdeki çocuğun hüzünlü bakışları ve kocaman gözleri özellikle öne çıkarılmıştı. İlk resimde çocuğun 3 yaşında ve boyunlukla olan hasta hali; diğerindeyse 6 yaşındaki sapasağlam hali gösterilirken altta “bunu siz yaptınız” yazıyordu (gerçekte ne yazık ki resimde gösterildiği kadar sağlıklı değildi). Film salonlarına konan bağış kutuları gibi propagandaların da eklenmesiyle ilk yılda 2 milyon dolarlık bir bağış elde edilmişti. 1957’ye gelindiğinde ise 67 milyon dolar gibi bir para toplanmıştı ki bu, gündemde olan diğer önemli 7 hastalık için toplanan paraya eşdeğerdi.
Oshinsky’nin yazdığına göre para iyi kullanılmıştı. İlk zamanlarda sağlık harcamalarının % 10’undan ancak yararlanan polio mağdurları, 1955’e gelindiğinde NFIP tarafından aktarılan 233 milyon dolarla % 80 oranında iyi bir sağlık hizmeti almaya başlamışlardı.
Tabii bir de desteklenen araştırmalar vardı. NFIP 1949’dan 1953’e kadar sadece Salk’a bir milyon dolar hibe etmişti. Devletin polio araştırmalarına ayırdığı miktar bir yılda 75.000 dolardan azken NFIP sadece 1953’de 2 milyon dolar civarında para harcamıştı. Ancak yine Oshinsky: O’Connor her ne kadar polioyu, kesinlikle fonlarla desteklenmesi gereken başlıca toplumsal sorun olarak gösterse de bu projedeki, “tıp bilimine” aktarılan azımsanmayacak devlet destekli parasal katkıların fazla komünistçe olduğunu ve bunun da “Amerikalı gibi olmayan bir proje” olduğunu yazacaktır.
Alexis de Tocqueville ise Democracy in America’da; NFIP’nin ispatlanmış zaferinin tam da Amerika’ya özgü bir gurur kaynağı vesilesi olacak bilimsel ve ahlaki birliktelik başarısı olduğunu vurgular. “Demokratik ülkelerde bilim dernekleşmeleri ‘bilimin anasıdır’, diğer her şey buradaki gelişmelere bağlı olarak ve ardından hareket eder”. NFIP’nin parayı, “gelişime en çok olanak tanıyan alana” yapmasıyla “kahramanca” bilim yapan Salk ve diğerlerine imkân tanınabilmiştir.

Tiplendirme
1947’de NFIP’nin araştırma yöneticisi Harry Weaver Salk’ı ziyaret ettiğinde aklında geniş çaplı bir polio aşısı kampanyası düzenlemek vardı. Salk, NFIP’nin asil üyesi olabilirdi. Daha bir yılda çalışmasıyla diğer üyelerin ulaşamadığı rakamlarda hibe alabilmişti. Aslında altına girdiği bu ağır ve yorucu çalışma onu, asıl hedefi olan evrensel grip aşısı çalışmasına ulaştırabilirdi. Polioya doğru sapmak da, bu yola giden bir ara yol olacaktı.
Polio aşısı kampanyasının ön koşulu virüs tiplendirmesi olacaktı. Araştırmacıların hastalardan elde ettikleri sayısız varyantın, tiplere göre ayıklanması gerekiyordu. Çeşitli dizilimler belli bir tipe ait olarak tespit edilirse ona uygun aşıya da duyarlı olacaklar anlamına gelecekti. Fakat o zamanlar polio virüs tiplerinin sayısı hemen hemen hiç bilinmiyordu. NFIP tipleme projesini başlattığında, John Hopkins ve Yale araştırmacıları sadece iki tipi kesinleştirebilmişlerdi.
Kaç tip olduğunu bulmak zor ve sıkıcı bir iş olacaktı. Jane S. Smith Patenting the Sun: Polio and the Salk Vaccine’de (1990), “Bu iş son derece göz korkutucu, bunaltıcı ve sıkıcı idi. Aynı küçük işlemleri, sonuçları alana kadar sürekli tekrarlaman gerekiyordu. Ve sonunda da harcadığın zaman ve eforun karşılığını alamayabilirdin.” Hiçbir polio araştırmacısı, laboratuvarın ayak işlerini yapmaya tenezzül etmezdi. Ancak Salk gibi çelebi bir biliminsanı bu derece zorlu işi yapacak kadar sorumluluk sahibi olabilirdi. Bu da Weaver için bulunmaz ve çok hoş bir sürprizdi.
Serum nötralizasyonu olarak bilinen yöntemde Salk, maymunlara tip 1 virüsü aşıladı ve 6 hafta sonra tip 1’e karşı antikor oluşmuş serumlarını topladı. Bunları, tipi belirlenmemiş virüsle karıştırıp infekte olmamış maymunların beynine enjekte etti. Tip 1’e karşı geliştirilen antikorların bilinmeyen tip virüse karşı da geliştirilip geliştirilemeyeceğinin gösterilmesi gerekiyordu. Eğer maymun sağlıklı kalırsa, bilinmeyen virüs, tip1 olacaktı. Eğer maymun hastalanırsa da virüsün tip 2 ya da 3 olduğu anlamına gelecekti. Bu yöntem, uygulanması zor, vakit alan ve laboratuvar maymunlarıyla çalışmanın neredeyse imkânsız olacağı bir yöntemdi.

İnsanlar gözyaşları içinde ona sarılırlardı, ‘Lütfen Dr. Salk, çocuğumu kurtarın’ diye. Bu acıklı ve hüzünlü hal onun zihninden hiç çıkmayacaktı”

Daha kolay bir yolu olmalıydı. Salk düşüncesini, Cincinnati Üniversitesi’nde tiplendirme projesi üzerinde çalışan Albert Sabin’in yöntemine çevirdi. Influenza çalışmasında başarıyla kullandığı, mineral yağı emülsiyonu katkısı (adjuvan) kullanarak hem polioyla vücudun yaptığı savaş zorlanacak hem de antikor oluşumu artacaktı. Jacobs’a göre bu, insan aşılanması için büyük bir “verimli çıkarım”dı.
Ne var ki Salk keşfini 1950’nin Ocak ayında açıkladığında ve yöntemsel değişiklikler önerdiğinde Tiplendirme Komitesi bunu reddetti. Daha önce “yöntemler” belirlenmiş ve onay alınmıştı, “kimse değişiklik istemiyordu”. İkinci bir şansı, Weaver Halk Sağlığı Servisi’nden acil tiplendirme onayı aldığında elde etti. Salk aslında bir süredir Weaver’in haberi olmaksızın katkı maddeli aşıyı deniyordu. Bunu belli etmeden Weaver’i, katkı maddeli aşının işleri çok hızlandıracağına ikna etmişti. Komite de daha sonra tiplendirmede bu yöntemin kullanılmasına onay verecekti.
Komite aslında, Salk’ın önerdiği bir başka dikkate değer çalışma için daha fazla ikna edilmeye ihtiyaç duymuştu. Salk, Richard Carter’a verdiği bir röportajda şunları söylüyordu:
“Biz hâlâ canlı virüs aşısından söz ediyorduk. Yani bizim deyimimizle ‘düşük infeksiyöz titrelerinden’ (hastalık yaratsa da sorun olmayacak kadar düşük düzey). Bunlar daha önceden analiz edilmişti. Ve ben gerçekten ‘ne kadar antijen (yani canlı virüs) farenin ya da maymunun omuriliğinde asılı (saklı) kalıyor?’ diye sordum. Komiteye sadece, düşük titrasyonda virüs verdiğimizde oluşan antikor miktarının yüksek dozda verilenden farklı olup olmadığını sordum. Yani virüs çoksa antikor da çok mu? Değilse belki de bağışıklık oluşturmayı, kişiyi infekte etmekten daha fazla önemsiyoruzdur.”
Sabin, her zamanki kibirli umutsuzluğuyla Salk’ın önerisini kedi kıhlamasını andıran bir sesle yanıtladı: “Şimdi Dr. Salk, bu soruyu sormadan önce siz de çok iyi bilirsiniz ki yönergeler çoktan oluşturuldu ve hiçbir acemi uzmanlara ne yapmaları gerektiğini söyleyemez.”
Salk bu durumu yatıştırıcı ve tedbirli bir şekilde idare etmeye çalıştı ama önerisinde de ısrarlıydı. Anlatmaya çalıştığı yöntemde daha önceki 40 denek yerine sadece 15 tane kullanmak yetecekti. Araştırmacılar paha biçilmez vakitlerini sonu gelmeyen boş zahmetlerle ziyan etmeyeceklerdi. Ayrıca vahşi doğayı korumuş olacaklardı. Komite teklifi onaylamadı. Salk Carter’la konuşarak, deneyin, onun meslektaşlarının elinde olduğunu söyleyecekti:
“Tiplendirme programı 3 yıl alabilirdi ama bizim laboratuvarımız yılın sonu gelmeden her şeyi çözmüştü. Geriye kalan iki yılda sadece onay işleriyle uğraşılacaktı. Ne yapabilirdim? Sonuçları yüzlerine çarpıp ne kadar budala olduklarını haykıramazdım. Yapabilecek olsam bile yapmak istemezdim. Onlar kendi yollarında yürüyorlardı, ben de kendiminkinde. Onları kazanmakla görevliydim.”
Çok sayıda varyantla ilgili yöntemsel yenilikçiliğini deneyebilmek için Weaver’a, zarifçe ama ısrarlı taleplerde bulundu ve sonunda izni aldı. Kısa süreliğine kendi yöntemini denemek istiyordu ve neden yapamadığını açıklayacak bir sebep göremiyordu. Şimdi eline bir şans geçmişti. Jacobs’un yazdığına göre Salk, 74 varyant üzerinde analizler yaptıktan sonra hâlihazırdaki sonuçların aynısını elde ettiğinde Komite, onun yeni tekniğini deneyebileceğine karar kılmıştı.
Salk’ın bu kadar acele ettirmesine rağmen deneyler ancak 1951 yılında, 1,3 milyon dolar ve 20.000 maymuna mal olan bir süreçle tamamlanabilmişti. En yaygın tipin % 80 oranla tip 1 olduğu ve diğer iki tipin % 10’luk oranla eşitliği paylaştıkları belirlenmişti. Tip 1 genellikle felce neden olduğu bilinen en yaygın tipken; tip 2 neredeyse hiçbir belirtiye neden olmayan çok daha ılımlı bir türdü. Tip 3 ise en nadir form olmakla birlikte en öldürücüsüydü; medulla oblongatayı tutarak hastanın diyaframını etkisi altına alıp solunumunu imkânsız hale getiriyordu.
Fakat sonuçların gösterdiği en önemli nokta, polio virüs ailesinin dikkat çekecek kadar küçük bir aile olmasıydı. Sabin bazı şüphelerini dile getirse de Salk sonuçlardan emindi. İnfluenza virüslerinin değişkenliği ve çeşitliliğine bakınca poliyomyelit virüsleri arasındaki farklılık “pek etkileyici” değildi. Hatta bir homojeniteden (aynılık= tektürlük) bile söz edilebilirdi. Sonuç olarak tüm tiplere karşı geliştirilecek tek bir aşı yeterli olabilecekti.

Kitlesel üretim
Salk aynı zamanda, aşının seri üretimi için gerekli ve yeterince güvenli şartları sağlamada ayak bağı olacak bürokratik konuların da üstesinden kolayca gelmeye başlamıştı. Oshinsky bu konu için belki de en kolay para onayını almıştı.
Virus sadece yaşayan hücrelerde gelişiyordu. 1936’da Rockefeller Ensitisü’nde Sabin ve Peter Olitsky virüsü ilk kez doku kültüründe üretebilmişlerdi. Bu, vücut içi denen in vivo’nun tersi olan ve deney tüpünde yapılan in vitro yani vücut dışı bir üretimdi. Bu çalışmada, yakınlardaki bir hastaneden, sezaryen sonrası alınan 3-4 aylık 2 insan fetüsü kullanmışlardı (Orijinal kaynakta bu fetüslerin nasıl ele geçirildiğine dair net bir bilgi yoktu). Bununla birlikte insanın güvenliği her iki biliminsanı için zorlu bir problemdi. Virüsü fetüsün sinir sisteminde geliştirip; (sonrasında ensefalomyelite=beyin iltihabına neden olabilecek) merkezi sinir sistemine enjekte ediyorlardı. Virüs içeren aşı bu yüzden epey tehlikeli görünüyordu.

Jonas Salk’ın başarılı çalışmalarının ardından adeta karnavala dönen kutlamalar ve Salk’ın çalışma ofisine yazılan “Teşekkürler Salk” yazısı.

Ancak biliminsanları arasındaki yaygın kanı, polio kültürü için sinir sistemi dokusunun tek seçenek olmayabileceğiydi. Boston Harvard ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’nden John Enders, hastalarında polionun sıklıkla mide-barsak sisteminde çoğaldığını görünce, sinir sistemi yerine doku olarak bu bölgenin de kullanılabileceğini düşünmüştü. 1949’da kendi laboratuvarlarında polionun her üç tipini de, fetüsten alınan deri, kas ve böbrek dokularında ürettiler.
Salk bu yöntemin önemini hemen kavrayıp işlemi basitleştirmek için yeni bir yöntem geliştirdi. İnsan dokusu yerine maymun böbrek ve testis dokularını kullandı. Bunları, destekleyici maddelerle (adjuvan) karıştırarak deney tüpünde virüsle birleştirip üretimi hızlandırdı. Böylece seri aşı üretimi mümkün olabilecekti. 1954’de orijinali Enders’a ait olan yöntem ona Nobel tıp ve fizyoloji ödülünü kazandıracaktı.
Zorunlu ön hazırlıklar bitmişti. Salk bir anda her şeyi hızlı ama hiçbir şeyi yanlış yapmayan harika çocuk olarak ön plana çıkmış ve bilim dünyası “ünlüleri” arasına girmişti. 1951’de NFIP, ilk Aşılama Komitesi’ni oluşturdu.
Salk, popülerlik konusunda hünerliydi. Karmaşık bilimsel konuları hem işin uzmanlarına detaylı, hem de halka herkesin anlayacağı şekilde sadeleştirerek anlatabiliyordu ve hiç şüphesiz o anda polio konusunda son sözü söyleyebilecek tek insandı. Weaver ne zaman bir gazeteciyle konuşulması gerekse; ya da bir fotoğrafçı laboratuvar çalışmalarını belgelemek istese veya radyoda ulusal bir yayında son gelişmelerin duyurulması talep edilse, başvuracağı kişi Salk oluyordu. Hatta halktan gelen ve içinde çoğunlukla, “polionun depresyondan olup olmadığı ya da kedilerden bulaşıp bulaşmadığı” gibi sorular olan mektupları bile Salk nazikçe ve tek tek yanıtlıyordu.
Salk’ın değişmeyen empatisi O’Connor’ı etkilemişti.1951’de O’Connor’ın büyük kızı ağır bir paralitik polio atlatmıştı ve Enders ile Salk’ın da katıldığı bir Queen Mary transatlantik turuna hep birlikte çıkmışlardı. Burada Salk’ın, kızına gösterdiği samimi, endişeli ve nazik tutumu O’Connor’ı, laboratuvardaki araştırma azminin neden ve nasıl tükenmez olduğuna ikna etmişti.

NFIP, herkesten on sent talep edilen dev bir yardımlaşma kampanyası başlatmış ve 1946’da artık polio keşfine girişecek kadar para toplanmıştı.

Yıllar sonra Richard Carter’a verdiği röportajda, “Jonas dünyayla temas halindeydi. Maddeciydi demek istemiyorum. Değildi. Bazı durumlarda hiç bara gitmemiş bir genç kızı andırıyordu. Fakat o bir ‘insan’ bilimcisiydi veya insaniyetli, sevecen, insancıl da diyebilirsiniz. Dünyanın farkındaydı ve onunla ilgili endişeleniyordu. Mikroskopun ötesini görebiliyordu. Genelleyici veya birleştirici olabiliyordu. Bu dostça, alçakgönüllü tavrı, şaşmaz dürüstlüğü ve yüksek haysiyetli duruşu benim onu sevmemi sağlamıştır.” diyecektir.
Çok geçmeden sadece O’Connor’ın değil tüm dünyanın gözleri Jonas üzerine çevrilecekti.

“O aşı”
Eldeki iş Salk’ı tüketmişti. Bütün enerjisini, poliodan korunma yöntemlerini araştırmak üzere kullanacaktı. Bu yüzden grip üzerine yaptığı çalışmaları bıraktı. Antikor oluşumu işin kilit noktasıydı ve o günlerde antikor oluşumu sağlayan iki yöntem biliniyordu.
İnsanların aşıyla bağışıklık sistemleri uyarılıp kendi antikorlarını geliştirmeleri sağlanabiliyordu (aktif bağışıklama=bu zayıflatılmış ya da ölü virüsle yapılabiliyordu). Ya da polio geçirmiş ve kanlarında buna karşı antikor (gamma globülin) oluşmuş kişilerin kanları sağlıklı kişilere veriliyordu. Buna da “pasif bağışıklama” denmişti. Salk, her iki yöntemi de birlikte sürdürmekten yanaydı. Hatta inek ve tavuklara da bu antipolio antikorlarını verip halkın süt ve yumurtadan bu antikorları alabileceği fikrindeydi.
Gamma globülinler, vücutta sadece birkaç hafta kalabildiğinden belki büyük bir salgında hastalığa set çekebilirdi. Ancak ne yazık ki dünya çapında ve uzun süreli bir korumada etkili değillerdi. Bu durumda Weaver, Salk’ı, pasif bağışıklamayı bir kenara bırakıp polioyu bir kerede ve tamamen ortadan kaldırabilecek bir aşı çalışmasına girmesi konusunda ikna etti.
Salk, her üç tipten de vücutta yüksek ve nispeten uzun süreli antikor oluşumu sağlayabilen varyantları seçmeye başladı. Tip 1 varyantını Thomas Francis’in Ohio’daki bir hastasından; tip 2 varyantını Rockefeller Enstitüsü’nde, Ortadoğu’da savaşırken poliodan ölen bir İngiliz askerin omuriliğinden; tip 3 varyantını da kendi hastası olup poliodan dolayı kalıcı felçli 10 yaşındaki bir erkek çocuktan izole etti.
Virüsün antijenitesi sürerken infekte etme özelliğini ortadan kaldırmak bir sonraki sorunuydu. Virüsü etkisizleştirmek (inaktivasyon) için formaldehitin bir türü olan formalini kullandı. Bazen kör şans, bilimsel veya tıbbi araştırmaların hızını ve yönünü belirleyebiliyordu. Salk, eğer elektrik kesilip de buzdolabı sıcaklığı değişirse deneyin çöp olacağından korkarken şans eseri, sıcaklıkta 1°C’lik düşüşün, formalinin virüs inaktivasyonu etkisini artırdığını fark etti. Teoride ölü virüs, canlı virüs aşısındaki riski taşımayacak; virulanstaki bu azalma, aşının hastalıktan koruma eğilimini artıracaktı.
1952 Haziran’ında Amerika en büyük polio epidemisini yaşamaktayken Salk’ın aşısı ilk insan deneylerine hazırdı. Bunun için meslektaşlarından ve gazetecilerden uzak, Pittsburgh dışında polio hastalarının olduğu D. T. Watson Çocuk Hastalıkları Rehabilitasyon Merkezi’ni seçmişti. Deney tam olarak sonuçlanmadan göz önünde olmak istemiyordu. Ayrıca merkezin başkanı Salk’ın çalışmalarıyla yakından ilgiliydi ve deneye katılacak çocukların ailelerinden kolaylıkla onay alabilecek şekilde ona güveniyordu. Çocuklar elbette bu deneyden tıbbi bir fayda sağlayamayacaklardı. Salk, aşının yan etkilerini ve daha da önemlisi vücuttaki antikor üretimini test edecekti. Bu süreçte çocuklar zaten polio geçirmiş olduklarından “kazayla” infekte edilme olasılıkları da bulunmuyordu. İlk olarak hastanın hangi polio virüsü tipiyle karşılaştığı ve vücudunda hangi antikorlar oluştuğu tespit edilecek, sonra da aynı tipten üretilen ölü virüs aşısı yapılacaktı. Böylelikle çocuk, farklı bir tip polio virüsüyle karşılaşma riskinden korunmuş olacaktı. Sonuçta, deneklerin hiçbirinde yan etki gözlenmemiş ve yüksek antikor düzeyleri tespit edilmişti.
Ancak bu hastalar zaten belli bir tip polio virüsüyle karşılaşıp vücutlarında antikor taşıyan kişilerdi. Bu sefer Salk, polio değil de başka sebeplerden sakat kalmış ve polioyla henüz karşılaşmamış çocuklarda aşılama yapmaya karar verdi. Bu yapılacak tekrar testle, toplumda poliodan en çok zarar gören ve aşılanması gereken grup olan çocuklarda, “kazayla” aşıdan dolayı polio hastalığı oluşsa bile felç gibi ağır komplikasyonlar oluşmayacağı güvencesi de gösterilmiş olacaktı. Sonuçta bu deneye alınan 27 çocuğun hiçbiri polioya yakalanmadı.

1957 yılına gelindiğinde, Salk’ın aşısı sayesinde ABD’de görülen çocuk felci vakaları % 80-90 oranında azaltılmıştı.

Aşı çalışmıştı. Salk aşılamayı takip eden ikinci haftada çocuklardan aldığı kan örnekleriyle laboratuvarına döndü ve bunları tip 1, 2 ve tip 3 poliovirüs ile karıştırdı. Bu karışımı maymun böbrek kültürüyle temas ettirdiğindeyse hücreler ölmek yerine büyümüşlerdi. Salk bu anı “hayat dönüştürücü bir ilahi dokunuş” olarak hatırlayacaktı. “Hayatımın heyecanıydı. Mikroskop altında olanları izlerken her şey beklenenden az görünüyordu.” Deneye, Polk Kent Okulu’ndan akıl hastalığı tanısı almış olan 63 çocukla genişletilerek devam edildi. Okulun müdürü bu deneye çok istekliydi zira bu çocuklar zaten çok uzun zamandır toplumdan izole edilmişlerdi ve tıbbi kayıtları gayet düzenli şekilde tutulmuş kapalı bir gruptu. Bu deney de başarılı oldu.

Etik soru(n)lar
Polio deneylerinin etik sorunlar içerip içermediği halen tartışılan bir konudur. Kahramanca bir cüretle etiğe aykırı davranmak arasında ince bir çizgi vardır.
Öncelikle onay sorunu mevcuttu. Polk okulunda bulunan zihinsel engelli çocuklar söz konusu olduğunda, birçoğunun onlar için konuşacak aile üyeleri yoktu. Bu davalarda, devletin Sağlık Bakanlığı’ndan, okul müdürü ve NFIP’nin avukatları arasında bir dizi müzakere yoluyla izin alınması gerekiyordu. Ayrıca bu sürece ne kadar dikkat edilse de devlet bürokratlarının çocukları aile üyeleri kadar agresif bir şekilde savunması beklenemezdi. Dahası, denetçilerin herhangi birinin çocukları “bir kullanımlık” olarak gördüğüne dair somut bir gösterge olmamasına rağmen, denemeler, savunmasız insanların genellikle tıbbi deneyler için ilk tercih olduğu bir çağda gerçekleşti. Salk’ın daha önce grip olan yetişkin akıl hastalarını infekte ettiği göz önüne alındığında, kurumsallaşmış insanlara karşı hakim tutumunun polio denemelerini etkileyip etkilemediği ile ilgili düşünebiliriz.
Bundan başka, denenmemiş bir aşıyı insanlara vermenin bazı riskleri vardır. Her ne kadar Salk’ın tüm deneylerinde kişilere zarar vermemek için fazladan önlemler aldığını bilsek de tüm bu önlemler yeterli olmayabilirdi. Pek çok şey ters gidebilirdi. Salk bir gazeteciye “bir çocuğu ilk kez aşıladığınızda 2-3 hafta uykunuz kaçar” demişti.
Deneysel ya da diğerleri, tüm ilaçlar bazı zararlı olabilecek riskler barındırır. Temel soru, deneklerin aynı zamanda bu deneyden tıbbi anlamda bir fayda sağlayıp sağlamayacaklarıdır. Bu seferinde polioyla daha önce karşılaşmamış çocukların hastalıktan aşıyla potansiyel olarak korunabildiği açıktı. Paradoksal olarak burada asıl sorunu, zaten polio geçirmiş çocukların deneye alınması oluşturuyordu. Salk, aşının yan etkileriyle ilgili bu grubu özel testlere tabii tutmuştu ki aslında bu çocukların deneyden herhangi bir tıbbi faydaları olamayacağı açıktı. Bunun da anlamı, bu çocuklara “hasta” değil “denek” olarak bakıldığıydı.
Jane Smith her zamanki hevesli haliyle deneylerle ilgili şu bağlamı sunuyordu:
“Jonas Salk’ın hep vurguladığı gibi, eğer insan deneylerine geçiş için tetkik kurulları ve devlet kurumlarının onayı beklenseydi polio çalışmasını tekrarlamak ve kanıtlamak imkânsız hale gelecekti. 1952’de denekten izin alıp sahaya çıkıyor, deneyinizi yapıyor ve sonuçlarınızı bir bilimsel dergide yayımlatıyordunuz. Korkunç bir şey olursa da bunun sorumlusu sizdiniz ve tabii kariyeriniz biterdi. En azından plan aşamalarında biliminsanlarının işi bugüne göre epeyce kolaydı denebilir.”

Salk, bulduğu çocuk felci aşısı için patent çıkarmadı. Eğer çıkarsaydı 7 milyar dolar kazanç sağlayabilirdi.

Salk’ın çalışmasını yapmak bugün tüm aşamalarıyla mümkün olmayabilir. Fakat artık tetkik kurulları deneyler için deneklerden ya da ailelerden veya yetkili yakınlarından aydınlatılmış onam almak zorunluluğu ile kişilerin insanlık haklarını, yasal haklarını ve refahlarını garanti altına alıyorlar. Bu elbette araştırmayı yapanlara belli güçlükler getiriyor. Çocuklar ve akıl sağlığı sorunları olanlar üzerinde tıbbi deneyler yapmak bugün en dikkat edilmesi gereken etik konuların başında geliyor. Kişilerin tıbbi faydasını ve olası riskleri değerlendirmek ancak bunları da birbirinden ayırarak tek başına değerlendirmek epeyce zor görünüyor.
Ayrıca Salk’ın, denemelerden hemen önce aşı hakkını almak için elinden geleni yaptığını da belirtmek gerekir, çünkü bu çalışmalardaki hastalar onun için önemliydi. Watson Kliniği’ndeki çocuklarla ilgili Smith’in yazdığına göre, “En çok korku dolu, sessiz çocuklar da dahil hepsi Dr. Salk’a aşıktı. Bıktırıcı sorularını sabırla dinler, hepsinin ismini bilir, yaş günü partileri veya en sevdikleri film yıldızlarıyla ilgili şakalar yapardı.” Çocukların onu sevdiğini söylemek çok abartmak olmazdı zira o da çocukları çok seviyor ve hayatlarının kendi ellerinde olduğu bilgisini hiçbir zaman unutmuyordu.
Sinir bozucu salgınlar dönemiydi ve Salk düzinelerce çocuğun acil yardıma ihtiyacı olduğunu hissettiği gibi binlerce bilinmeyen olası mağduru da düşünüyordu. Aşı üretiminin son aşamalarına gelindiğinde işin içinde olanların hepsi Salk’ın gösterdiği sorumluluğa sahip değildi. İlaç şirketlerinin önem vermemesi, kayıtsızlıkla birleşince ileride göreceğimiz gibi Salk’ın zaferine gölge düşürecekti.

Son atak
Salk, deneyinin meslektaşları ve belki de halkın gözünde şüpheler içereceğini elbette biliyordu. Bu nedenle Weaver dışında kimsenin öğrenmesini istememişti. 1953 Ocak ayında sonuçları Aşı Komitesi’ne sunduğundaysa meslektaşları şüpheyle karşıladılar. Albert Sabin, bu kadar az dozla böyle bir antikor düzeyine ulaşılabileceğini hiçbirimiz öngörememiştik derken bile Salk’ın çalışmasını baltalamayı sürdürüyordu. Salk’ı yanlış viral varyantı seçtiği ve aşıda kanserojen olabilecek katkı maddesi kullandığı için sert bir dille eleştiriyordu. Diğer komite üyeleri ise alerjik reaksiyonlar, organ hasarı ve diğer olası tehlikelerden endişeleniyorlardı.
Salk, daha ileriye gitmiş olduğu laboratuvar çalışmaları için sonsuza dek suçlanacağından endişeleniyordu. Diğer üyelerin saha çalışmalarını hızlandırma konusundaki uyarılarına rağmen altına girdiği bu zor durumla ilgili bilgece bir karar aldı. “Hazır değildi”. Fakat Weaver ve O’Connor aşının eli kulağında olduğunu söyleyip bu bilgi de basına sızınca, manşetlerde yer alan umutlar ve istekler birbirini takip etmeye başlamıştı. Yok edici bir medya fırtınası çoktan başlamıştı.
Vaktinden önce açıklaması istenen sonuçları Salk, O’Connor ile ulusal bir radyo programında konuşup tartışmak istedi. 1953 Mart ayında CBS’de yayımlanan programın başlığı, “Bilim Adamları Kendi Adına Konuşuyor”du. Ne yazık ki radyo dinleyicisi Salk’ın tedbirli ve umutlu sözlerini, aşının ve kurtuluşun çok yakın olacağı şeklinde algıladı.
Biliminsanları ve doktorlar burunlarından soluyorlardı. Ün peşinde koşanlar halkın övgüsünü,  mantıklı bilimsel eleştirilerden daha önde tutuyorlardı. Hastalarından daha fazla bilgiyi edinememiş olan hekimler ise toplumun kopardığı “mucize aşı” yaygarasıyla yetinmek zorunda kaldılar. Salk’ın Amerikan Tıp Derneği Dergisi’nde yayımlanan makalesi ise açıklayıcı olmaktan çok kafa karıştırıcıydı. Jacobs’un not ettiğine göre bir “bilinç akışı fırtınası” yaşanıyordu. Salk ise 4 meslektaşı ve pek çok yardımcı yazarın yanında bu makalenin “tek sorumlu yazar”ı olarak görünüyordu.
Bu popüler tapınma hali işlese de önemli sayıda biliminsanı konuya şüpheyle bakmayı sürdürüyordu. Richard Carter’ın yazdığına göre, Salk’ın etrafında oluşan tolere edilemez hayranlık halesi protestocuların onunla “Jonas E. Christ” diye alay etmelerine yol açmıştı. Ancak Salk’ın patladığı ve dayanamadığı son nokta, aşının “Salk Aşısı” olarak adlandırılması oldu.
“Kuduz aşısı nadiren Pasteur aşısı olarak anılır. Sarıhumma aşısından asla Theiler aşısı olarak söz edilmez. Boğmaca, difteri, influenza, tetanoz, tifo veya ensefalit aşılarının hiçbiri onları geliştirenlerin adıyla anılmaz.”
Salk, hak ettiğinden çok daha fazla kredi ve övgü aldığını düşünüyordu. Özellikle isim konusunun sonlandırılması için O’Connor’a baskı yaptı ve kabul ettirdi. Ne yazık ki halk arasında iş artık kontrolden çıkmıştı.

Albert Sabin ve Jonas Salk.

Salk’ın NFIP ile de ilgili şüpheleri oluşmaya başlamıştı. Kurum, 1953 Haziran’ında, sonbaharda bir saha araştırması yapılacağını duyurmuştu ve Salk da bunu gazetelerden öğrenmişti. Bunu hakaret olarak algıladı. O’Connor onu sakinleştirmeye çalışırken, hiçbir uygulamanın biliminsanları onayından geçmeden yapılmayacağına ikna etmeye çalışıyordu. Weaver ne yazık ki bu kadar asil davranmadı. Aşı Komitesi’ne karşı gelerek yeni bir manevrayla ve kendi emriyle bir Aşı Danışma Komitesi oluşturdu. Bu sayede işleri hızlandırmayı hedefliyordu ki bu hız çılgınlığı onun kendi üstü olan tıbbi yönetici Hart Van Riper ile de ters düşmesine yol açtı ve sonunda istifa etmek zorunda kaldı.
Salk şimdi de deneyin yeni bilim yöneticisi Joseph Bell ile tuhaf bir duruma girmişti. Bell yeni çalışmanın çift kör kontrollü yöntemle yapılmasını ve bir gruba plasebo olarak grip aşısı verilmesini, böylece onların da medikal bir fayda sağlamış olacaklarında ısrarcıydı. Salk ise gönüllü 2. sınıf öğrencilerini aşılarken 1. ve 3. sınıf öğrencilerini aşılamayarak bir kontrol grubu oluşturmayı istiyordu. Ona göre çift kör çalışmanın klasik protokolünden ayrılmak pek de etik olmayacaktı. O’Connor’a yazdığı uzun ve acı çektiği çok açık mektubunda, “Plasebo alıp da felç olabilecek her çocuk benim sorumluluğum olacaktır. Bu katı metodoloji sunağında insani ilkelerden fedakarlık etmek Hipokrat ruhuna aykırı düşer.” diye yazar.
Bell, kendi grip aşısı kullanma yöntemi teklifi Aşı Danışma Komitesi tarafından geri çevrilince istifa etmişti. Salk ise halen kontrol gruplu bir saha araştırması taraftarıydı. Sonunda Salk’ı ilk işe alan Thomas Francis araştırmanın başına geçti ve hem plaseboyla çift kör hem de küçük bir kontrol grubuyla saha araştırmasını başlattı. Dahası, zararlı olduğu düşünülen katkı maddesi olan mineral yağı emülsiyonu da su bazlı solüsyonla elimine edilmişti. Uzayan tartışmalar ve Salk’ın titiz ön çalışmaları nedeniyle deneyin başlaması 7500 denekle ancak 1954 Nisan’ını bulacaktı.

Büyük deney
Planlanan deney tarihi yaklaşırken rakipler daha fazla zaman isteyip Salk’ın aşısını devre dışı bırakmaya çalışıyorlardı. Albert Sabin deneyi etkin bir şekilde yıllarca ertelemek istiyordu. Amerikan Tıp Birliği toplantısında Salk’ın ölü virüs aşısının hem etkisiz hem de riskli olduğunu savundu. Salk’ın aşısının uzun süreli bağışıklık sağladığını gösteren bir kanıt yoktu. Ayrıca seçtiği tip 1 varyantı çok bulaşıcıydı ve aşının içinde az miktarda kalmış bile olsa çocukları ölüme mahkûm edebilirdi. Sadece Sabin’in oral zayıflatılmış aşısı çalışmaktaydı. Sabin bu fikrinden hiç ayrılmayacaktı.
Bu arada ünlü dedikodu yazarı Walter Winchell aşıyla ve deneyle ilgili güven sarsan gazete haberleri, radyo ve televizyon programları yapmaya başlamıştı. “Herkesi uyarıyorum. Birazdan yeni bir polio aşısını duyuracağım sizlere. Katil olabilir!” 4 Nisan 1954’de bir televizyon haberi, planlanan deney tarihinden 3 hafta önce, Winchell’in hatırı sayılır gücüyle toplumsal bir histeriye yol açmıştı. Salk’ın aşısı canlı virüsle kontamine olmuştu ve aşıyı denediği maymun deneklerin çoğu poliodan ölmüştü. Belki yüz binlerce okul çocuğumuzu da felç veya ölüm bekliyor olabilirdi! Winchell bu karalamalarını gerçekmiş gibi, gözden düşene dek sürdürmüştü.
NFIP saldırılara ısrarla ve güçlü bir şekilde karşı durdu: “Canlı virüs içeren herhangi bir aşı varsa o kesinlikle Salk’ın aşısı değildir” dediler. Salk’a göre, aynı hazırlık aşamalarını yapmasını istediği iki aşı çalışmasında, iki ayrı aşı üreticisi de bu protokollere bağlı kalmamıştı. Carter’ın yazdığına göre, “Üretici firma olan Eli Lilly, formaline maruz bırakmadan önce virüsün filtrelenme aşamasını ihmal etmişti. Ve Lily çalışmayı tekrarlamayı düşünmemişti bile. İkinci firma olan Parke Davis ise virüsü formaline, tüm virüsü inaktive edemeyecek kadar kısa süre maruz bırakmıştı. Ve bu çalışma da elbette tekrarlanmadı.” Güvenlik testleri de onlar tarafından düzenlendiği için protokol yanlışları içeriyordu. Toplum için bir tehlike söz konusu değildi. Salk öncelikle kendi çocuklarını aşılayacağını açıkladı. Sabin bile Winchell’e bunun “sorumsuzca” bir hareket olacağını söyleyecekti. Tabii saha araştırması karşıtlığını sürdürüyordu.
Basının bu sorumsuzca karalamalarına rağmen halkın çoğu Salk’a “kurtarıcı” olarak bakıyor ve çocuklarını deneye dahil etmek istiyorlardı. 26 Nisan 1954’de o güne kadar görülmemiş genişlikte bir saha deneyi planlanmıştı. 1,5 milyon çocuk toplamda katılımcıydı ve bunların 600.000’i aşıyı alacaktı. Kalanı kontrol grubuydu. Toplamda üç aşılama yapılacaktı. Biri ilkinden 1 hafta sonra, sonuncusu da 1 ay sonra kolun omuz bölgesine enjeksiyonla uygulanacaktı.
Deney için on binlerce doktor, hemşire, ilkokul müdürleri, öğretmenler ve yüz binlerce gönüllü çalıştı. Parayla işe almalarını teklif edenlere O’Connor bu işin, March of Dimes’e inanmış gönüllü kişilerce yürütülmesi gerektiğini söyledi. NFIP 1955’de, başarısı kanıtlanırsa hayata girecek olan 27 milyon doz aşı ve ön hazırlıklar için 34 milyon dolar harcamıştı.

Jonas Salk’ın mezarı.

Neredeyse tam bir yıl sonra 12 Nisan 1955’de Thomas Francis, Michigan Üniversitesi’nde deney sonuçlarını açıkladı. Sonuçlar çarpıcıydı: Hem çift kör hem de kontrol gruplu çalışmanın her ikisinde de aşıyı alan çocuklar diğerlerine göre üçte bir oranında polio felci geliştirmişti. Tüm tiplerle birlikte ortalama olarak değerlendirilirse aşı % 80-90 oranında etkiliydi.

 

“Patent diye bir şey yok. Güneş’i patentleyebilir misiniz?”
Zaman Salk’ın zamanıydı. Kendisine tezahürat yapan binlerce kişiye başarısına katkıda bulundukları için usulünce teşekkür etti. Bu arada laboratuvar çalışmalarına sürekli müdahale ederek başarısız olmasına çalışan meslektaşlarının isimlerini de söylemeden geçmedi. Daha sonra ona inanmayan biliminsanlarına araştırma sonuçlarını biraz gücenikçe ama açık vermez şekilde tek tek açıkladı. Ayrıca son verilerde, antiseptik olarak kullanılan merthiolatın aşının etkinliğini düşürdüğünü; ilerleyen günlerde bu sorun giderildiğinde aşının çok daha mükemmel şekilde çalışacağını vurguladı.
Aylar önce Roma’da yapılan Uluslararası Poliyomiyelit Konferansı’nda Sabin’le tartışırken “temel ve son hedefin sadece poliyomiyelitten sakat kalımların ve ölümlerin önlenmesi değil buna sebep olan virüsün dünyadan tamamen yok edilmesi” olduğunda ısrar etmişti.
Bu etkinlikte 100’ün üzerinde gazeteci vardı ve haber her yere hızlı bir şekilde yayıldı. Coşku dünya çapındaydı. Felaket yok edilecekti. Tüm gazetelerin manşetleri, tüm televizyon ve radyo haberlerinde zafer çığlıkları atılıyordu. Kilise çanları, itfaiye sirenleri neşeli günleri müjdeliyordu. Sadece okullar ve işyerleri sessizdi. Diğer her yerde insanlar bir araya gelip bu “lütuf” için gözyaşları içinde dua ediyorlardı.
O meşhur akşamda Salk, Edward R. Murrow’un See It Now programına katılmış ve ruhunun cömertliğini açıkça ortaya koyan görkemli yanıtını vermişti. Murrow, aşının patentinin kime ait olacağını sorduğunda; “İnsanlar sanırım. Patent diye bir şey yok. Güneş’i patentleyebilir misiniz?”
Daha sonra Carter’la bir konuşmasında o gün için: “Her şey gerçek dışı görünüyor. Bu tip şeyler başladığı gibi aniden unutuluverir. Fakat Ed Murrow daha iyi biliyordu. Program sırasında yalnız kaldığımız bir an bana ‘Genç adam sen büyük bir trajedinin içine düşmüşsün’ dedi. Ne demek istediğini sorduğumda, ‘herhangi biri olma özelliğini kaybetmişsin artık’ diye yanıt verdi.” demişti.
Herkes ondan bir parça koparmak istiyordu adeta. Kaliforniya valisi akıl sağlığı danışmanı olarak işe almak, New York belediye başkanı onu konfetilerle ve bir geçit töreniyle karşılamak; Memorial Hastanesi buraya onun adını vermek istiyordu. Bu son teklifi Salk hafif bir iğnelemeyle geçiştirirken “Memorial Hastanesi ölüler içindir. Ben şu anda sadece yarı ölü bir adamım” diye bıkkınlığını dile getirecektir. Bir kahramanlık heykeli teklifi almıştı. Marlon Brando’nun başını çektiği bir grup Hollywood yapımı biyografik bir film çekmeyi önerdi. Oscar ödül törenlerinde onur sandalyesi teklif etti. Harry Truman’ın 74. yaş gününe davet edildi.
Salk bu tekliflerin hepsini geri çevirdi. Böyle bir şöhret ona göre değildi. Texas Amarillo ona yeni bir araba hediye ettiğinde arabayı satıp parasını Amarillo’daki çocukların aşı çalışmalarına yönlendirdi. Tabii kabul ettiği bazı şeyler de oldu. Başkan Eisenhower ona bir madalya takdim etti. Norveç Oslo’da portresi yapıldı. Pensilvanya Eyaleti Pittsburg Üniversitesi’nde koruyucu hekimlik bölümü açıldı ve başına ömür boyu çalışma garantisiyle Salk getirildi.

Bozgun, yenilgi ve ölümden sonra gelen zafer
Kitle aşılamasının çalışmaları sürüyordu. Ancak artık kontrol Salk ve NFIP’nin elinden, bu konuda daha az yetkin ve önemsemeyen kişilerin ellerine geçmişti. Ayrıca kâr amacı gütmeyen aşı organizasyonu, Amerikan serbest piyasa ekonomisi gereği kötüye kullanılmaya ve gelebilecek kaosa olanak tanıyordu. Her yerde stok noksanı başlamış ve aşı fiyatları uçmuştu.
Aşının fiyatı sadece 2 dolardı ama aileler 3 seri aşılama için 21 dolar ödemeye zorlanıyordu ki bugün neredeyse 200 dolara karşılık gelen bir rakamdır bu. Ayrıca aşıyı üreten firmalar kendi çalışanları, arkadaşları ve ailelerini öncelikli tutuyorlardı. Cutter Laboratuvarlarının sahibi bunu çok yerde övünç kaynağı gibi deklare ediyordu. Hükümet her ne kadar yeteri kadar aşı olduğu konusunda güvence verse de polio sezonu başladığında halkta da ciddi bir kızgınlık ve panik hüküm sürüyordu.
Kasvetli bir durgunluk vardı ve Salk yine ve çok rahatsız olarak spot ışıkları altında kalmıştı. 1955 Nisan sonunda ulusal kutlamalardan iki hafta sonra, yeni aşılanmış olan çocuklarda felçler rapor edilmeye başlandı.
Tabii buna bir de çocukların kardeşleri, aileleri ve arkadaşları eklenmek durumundaydı. Sonuç olarak aşıyı üreten Cutter Laboratuvarlarında canlı virüsle kontaminasyon olduğu kesinleşmişti.
İşin içinde olan herkes sorumluluğu reddediyor ve suçu başkasına atmaya çalışıyordu. O’Connor, hükümeti halka gerçeği söylememekle suçlarken; Thomas Francis, kendisinin sürecin sadece deney kısmında yer aldığını, üretim sürecine karışmadığını söylüyordu.
Hükümetse sadece ruhsatlandırmadan sorumlu olduğunu iddia ederken, üretici firma Cutter da kendilerine verilen protokollerin aynen yerine getirildiğini söylüyorlardı. Salk ise tam da bu bölümde sorun olduğundan emindi ve bunu daha önce dile getirmişti. Cutter, diğer üretici firmalarla birleşip hızla Salk’ın “ölü aşı” teorisini suçlamaya başladılar. Ellerindeki örneklemenin sadece az miktarlarla denendiğini ve daha çok örnekleme yapamadıklarını söylüyorlardı. Gazeteciler olaya “Salk keşmekeşi” demeye başlamışlardı. Sabin de her zamanki saldırganlığıyla bunu “Salk kazası” olarak lanse etti.
Sonuçta soruşturma yürütücüsü Leonard Scheele, Salk ve diğerlerini bir araya getirip neyin nerede yanlış gittiğini anlamaya çalıştı. Sonuçlar, Cutter’ın en temel esaslar da dahil olmak üzere Salk protokolünde yani virüsü inaktifleştirmekte, algoritmayı takip etmekte başarısız olduğu anlaşılmıştı.
Salk, virüs solüsyonunun inaktifleştirme sürecinden önce basınçlı asbestos filtresi kullanılması gerektiğini açıkça belirttiği halde Cutter hızlı ve daha az filtrasyon sistemi uygulamış ve hatta bu işi bir kereden fazla yapmamıştı. Ayrıca viral inaktivasyon oranlarını test ederken de Salk’ın dediği sayıda örnekleme yapmadan sonuca varmışlardı.
Her şeyin açığa çıkmasına rağmen Scheele, Cutter’i suçlamadı ve kontaminasyondan hiç söz etmedi. Sanırız Scheele, aşıları imhadan kurtardığı için gayet memnundu. Salk bu yanıltıcı raporu tartışmadı. Fakat hemen ardından Sabin, Enders ve diğerleri tarafından kovulma ve Salk aşısının kalıcı olarak kullanımdan kalkması girişimi söz konusu olmuştu.
Bu süreç Salk için kalp kırıcıydı. Bir arkadaşına “Polio teşhisi alan hastalarla ilgili korkunç üzüntülü hislerimi bir kenara koyamıyorum” diyecektir. Cutter’in ihmali 260 kişinin polioyla infekte olmasına neden olmuştu.
Salk’ın haksızca gözden düşmesi ve moral bozukluğu uzun sürmedi. Aşısı, bir mucizeyle haklı çıkacaktı, zira 1961 yılında polio tüm dünyaya yayılmıştı ama Amerika’da salgın yoktu.
Oshinsk’nin aktardığına göre yine de, 1960’lar Sabin’in yıllarıydı. Tıpkı 1950’lerin Salk’ın yılları olması gibi. 1957’de Sovyet Sağlık Bakanlığı Salk’ı ülkeye davet emişti. Fakat eşi kabul etmediğinden Salk bu teklifi geri çevirmişti. Sonradan bu konudaki pişmanlığını dile getirecektir. Çünkü orada Salk aşısı şirketini kurma ve sürdürme şansına kavuşmuş olacaktı. Sabin’in erken dönem deney sonuçları epey başarılı görülmüştü. 1960’da Sovyetler Birliği Sabin’in aşısını uygulama kararı vermişti. 20 yaş altı tüm toplumu aşılayacaktı ki bu 80 milyon kişiyi kapsıyordu. Aynı yıl Sabin’in oral aşısı bir saha çalışması kapsamında Sinsinati’de 200.000 kişiye yapıldı. 1961’de ise Amerikan Tıp Derneği, henüz lisans almış olmasa da Salk aşısı yerine Sabin aşısına geçti.
Salk’ın keskin direnişi boşunaydı. Sabin aşısı daha ucuz, uygulaması ve dağıtımı daha kolay bir aşıydı. Sadece üretim ve dağıtımlarını kendileri yapabilen Hollanda ve İskandinav ülkelerinde Salk aşısı devam edecekti.
Sabin sevin çığlıkları atıyordu. Salk’ın başarısını küçümseyerek “mutfak işi” olarak değerlendiriyordu. 1970’de polio artık bir halk sağlığı sorunu olmaktan çıktığında Ulusal Bilim Madalyasına aday gösterildi. Ve kendi aşısını “o aşı” olarak belirginleştirdi. Övgülerin tamamı Sabin’e gidiyordu.
Salk ne kadar gaddarca görünse de ölümünden sonra rakibinden daha fazla bir üne ulaşacaktı. Sabin şiddetle reddetse de aşısının her 4 milyon dozundan biri paralitik polioya sebep oluyor ve virülans artıyordu. Oysa 1955’deki Cutter fiyaskosundan sonra Salk aşısında “kazara” herhangi bir polio bulaşıklığı tespit edilmemişti. Salk’ın ölümünden sonra Hastalık Kontrol Merkezi (CDC) Salk aşısının, polioyu batı yarımküreden silmek için ellerinde kalan son silah olduğunu deklare etti. Ve 2000’de ABD, Salk aşı uygulamasına döndü.
Polio tüm dünyada neredeyse tamamen yok edilmişti.
20. yüzyılın en etkileyici biliminsanları sorgulamasında -Marie Curie dışında- Salk, en önemli isim olarak karşımıza çıkar. Artık kimse -beklendiği üzere- kitaplarını okumuyor. Fakat bir gün okula giden çocuklara “polio neydi?” diye sorulduğunda ilk akla gelen “Dr. Jonas Salk” olacaktır.

Curie’ler radyumun patentini almayı reddediyor
‘Radyum bir elementtir, nasıl bir kişinin malı olabilir?’
Radyumun keşfiyle Nobel Ödülü alan Pierre ve Marie Curie’nin mali durumları biraz düzelir. Ödül olarak aldıkları parayla yaptıkları ilk iş bir asistan tutmak olur. 1904’te Pierre nihayet Sorbonne’da profesörlüğe kabul edilir (ne var ki kendisine yine de bir laboratuvar verilmez). 1905’te de Bilimler Akademisi üyeliğine seçilir.
Radyoaktifliğin tıpta uygulanma olanağının ortaya çıkması üzerine, radyum büyük bir ticari değer kazanır (1 gram radyumun değeri 750 bin altın frank olarak hesaplanıyordu). Fransa’da, ABD’de, Belçika’da ve başka ülkelerde radyumu endüstri ölçeğinde elde etme girişimleri başlar.
Curie’ler radyum elde edilmesinin patentini almaları (ve bir anda milyoner olmaları) önerilerini sürekli geri çevirirler. Bunu bilimsel anlayışa tümüyle aykırı bulurlar. Onlara göre bir biliminsanının buluşlarından maddi çıkar sağlamaya hakkı yoktur. Bilim ve onun sağladığı olanaklar tüm insanlığın malıdır çünkü. Marie Curie yılların çabasıyla elde edebildikleri 1 gram radyumu Radyum Enstitüsü’ne bağışlar.
Bütün yaşamı boyunca, büyük ününe karşın, hiçbir gazeteciyle görüşme yapmayı kabul etmeyen Marie Curie’yle 1920 Mayıs’ında görüşebilmeyi başaran Amerikalı kadın gazeteci Meloney’in uzun söyleşisinin bir bölümü bu konuyla ilgilidir:
Büyük eserine Amerikalıların ilgi duyduklarını anlatmaya çalışıyor, kendisini rahatsız ettiğim için de özür dilemeye çabalıyordum. Madam Curie beni sıkıntıdan kurtarmak için Amerika’dan söz açtı.
“Amerika’nın aşağı yukarı 50 gram radyumu var. 4 gram Baltimore’da, 6 gram Denver’da, 7 gram New York’ta…”
“Ya Fransa’da?” diye sordum.
“Laboratuvarımın 1 gramdan biraz fazla radyumu var.”
“Sizin yalnız 1 gram radyumunuz mu var?”
“Benim mi? Yoo! Benim hiç radyumum yok. Bu 1 gram laboratuarımındır.”
Madam Curie’yi çok zengin bir kadın yapmış olması gereken patentlerden, maddi yararlardan söz ettim. O gayet sükûnetle,
“Radyumun kimseyi zengin etmemesi gerekir. O bir elementtir. Herkesin malıdır” dedi.
“Eğer şu dünyada en çok istediğiniz nedir diye sorsalardı ne yanıt verirdiniz” diye sordum. Madam Curie şöyle yanıt verdi:
“Araştırmalarımı yürütebilmek için 1 gram radyumum olsun isterdim. Ama bunu alamam. Radyum benim keseme göre değil, çok pahalı bir şey.”
Amerika’ya döndükten sonra Meloney’in aklına şöyle bir fikir gelir: 10 tane milyarderden 10’ar bin dolar bağış alabilse, bu parayla Marie Curie’ye 1 gram radyum sağlanabilir. Bu iş için aylarca uğraşır, fakat ancak üç işadamını ikna edebilir. Fakat yılgınlığa kapılmaz. “Radyum Fonu” adıyla bir fon kurar ve bütün Amerikan kadınlarını bağışta bulunmaya çağırır. Birkaç ay içinde 100 bin dolar bağış toplanır.
1 gram radyum, Beyaz Saray’da 20 Mayıs 1921 günü düzenlenen törenle ABD Başkanı tarafından Marie Curie’ye sunulur. Törenden bir gece önce bağış senedini Marie’ye okudukları zaman radyumun bizzat kendisine armağan edildiğini anlayan Marie buna kesinlikle karşı çıkar. Bunun üzerine alelacele bir hukukçu getirilir, senette değişiklik yapılır. Bağışın Marie’ye değil, Paris’teki Radyum Enstitüsü’ne yapıldığını belirten bir cümle senede eklenir.
Kapitalize edilemeyen, metalaştırılamayan, nicelleştirilemeyen gerçek bir biliminsanıdır  Marie Curie. Ehlileştirilemeyen bir vahşi!
(Kaynak: Eve Curie, “Marie Curie: Bir Bilimkadınının Olağanüstü Yaşam Öyküsü”, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, Şubat 2013)