Patika/ Nalan Mahsereci
Türk edebiyatında eczane teması ve eczacı karakterlerin izini sürerken, “Kitapçıl” sayfalarının eski editörü ve köşeyazarı dostum Özer Or, Vedat Türkali’nin Yeşilçam Dedikleri Türkiye romanının ana karakterlerinden Zühtü Bey’den söz etti. Zühtü Bey ile ideolojik karşıtlık içinde işlenerek romanı taşıyan karakterlerden biri de genç bir eczacıydı: Fuat.
Vedat Türkali 1986’da yayımlanan Yeşilçam Dedikleri Türkiye’yi “çok sevdiği” romanları arasına yerleştiriyor. Vedat Türkali’nin kendisi, Yılmaz Güney, Türkan Şoray, Onat Kutlar, Ertem Göreç, Nadir Nadi, Eczacıbaşı kardeşler gibi gerçek hayatta bildiğimiz pek çok kişi ve kurumun birer “tip” haline gelmiş temsillerini içeren romanı Türkali, “Grevdeki bir ilaç fabrikasının kapısında, gece yarısı karanlığında yaşamını yitiren ilaç işçisi Hasan Ateş’in anısına” atfetmiş.
Yeşilçam Dedikleri Türkiye romanı üç ana karakter etrafında gelişir: Film montajcısı Refik, senarist Gündüz ve Refik’in babası eczacı Zühtü Bey. Üç ana karakterin gözünden anlatılan bölümlerle ilerlerken, Yeşilçam’ın mutfağına, sol çevrelerdeki tartışmalara ve ilaç sektörünün yapısal sorunlarına dalarız. Yazar karakterlerini uzun betimlemelerle değil, davranışlarını, kendi kendileriyle ve başkalarıyla konuşmalarını, çelişkilerini ve dönüşümlerini sergileyerek kurar. Türkali’nin romanlarına aşina olanlar bilirler ki, onun romanlarında bireysel olanla toplumsal/siyasal/ tarihsel olan karşılıklı etkileşimleriyle ele alınır. İç/dış çatışmaları ve karmaşaları içinde resmettiği; idealleştirmeden, hataları, zayıflıkları ve çelişkileriyle gerçekçi biçimde resmettiği tüm kahramanları; sınıfsal konumlarının, Türkiye’nin siyasi, ekonomik, tarihsel ve sosyolojik bağlamının ve elbette dünya görüşlerinin taşıyıcısıdır.
İki benzemez eczacı
Yeşilçam Dedikleri Türkiye romanının benim için çarpıcı yanlarından biri, eczacılık mesleği temelinde ideolojik bir karşıtlığı da anlatmasıdır. Bu karşıtlık Zühtü Bey ile Fuat arasında somutlaşmaktadır.
Zühtü Bey, Balkan Savaşı sonrası İstanbul’a gelmiş, fırsatları iyi değerlendirip gayrimüslimlerin mal-mülklerine kolay yoldan konmuş bir ailenin çocuğudur. Almanya’da kimya eğitimi almış, Türkiye’ye dönerek eczacılık eğitimine devam etmiştir. İnönü döneminin ideolojisini sorgulamadan benimsemiş, partilerden ziyade “devletine bağlı” olmayı temel ilke sayan, dar ufuklu bir karakterdir. Komünizmden nefret eder, Hitler’i “yurtsever” bulur; değişen dünyayı ve toplumsal ilişkileri anlamakta zorlanır.
Gençliğinden itibaren kafasını çevirdiği her yerde dölleyecek tavuk gören bir horoz gibi davranmıştır; artık kart bir zamparadır. Hayatında hep ikinci, üçüncü kadınlar olmuştur. Onlara ev açar, maddi vd. sorunlarını çözer, metresleri yapar. Parayla ya da korkutarak örtbas ettiği “ilişkiler” de yaşamıştır.
Kadınlara, çocuklarına ve çalışanlarına tahakkümle yaklaşır; karşılıklılığa, eşitliğe, dinlemeye-anlamaya dayalı bir iletişim kuramaz. İlaç piyasasındaki dönüşümden, sanayi üretimi ilaçların yaygınlaşmasından ve eczanelerin “tekel bayisi”ne dönmesinden şikâyet etse de, bu düzenin arkasındaki sınıfsal ve ekonomik ilişkileri sorgulamaz. İlacın meta haline gelmesinden rahatsızlık duyar gibi görünse de asıl derdi kendi alışkanlıklarının ve otoritesinin sarsılması gibidir.
Zühtü Bey’in dünyaya bakışındaki darlık ve ilkellikler; kalp krizi geçirip hastaneye yattığında eczanenin başına geçecek, kızının arkadaşı devrimci Fuat ile benzemezliğiyle iyice belirginleşir. Fuat güler yüzü, candanlığı, sakinliği, tatlı dilliliği, insanseverliği, cin gibi aklı, işbitiriciliğiyle; herkesi, her şeyi şıp diye tahlil edip, güzellikle idare etmesiyle; kimseye tepeden bakmaması, halkçı davranışlarıyla; sanattan siyasete her konuda sohbet edebilecek entelektüelliğiyle; karşısındakinin aklına, kalbine netlikle dokunan sözleriyle; her daim eczacı örgütlenmelerinin içinde olmasıyla, ilacın sömürülmesine karşı çıkışlarıyla, sömürü çarkını kırmak için bir şeyler yapma çabasıyla Zühtü Bey’den apayrı bir karakterdir.
Türkali, bu iki eczacı arasındaki farkı yalnız ideolojik düzlemde değil, gündelik pratikler üzerinden de gösterir. Zühtü Bey’in hastalarla kurduğu ilişki buyurgan ve mesafeliyken, Fuat’ın yaklaşımı eşitlikçi ve dayanışmacıdır. Zühtü Bey, kadın eczacıların sayıca artmasından rahatsız olurken, Fuat için bu durum doğal ve gerekli bir dönüşümdür.
“İlaç Dosyası” filmi
Romanda “İlaç Dosyası” adlı bir filmin hayata geçirilme çabasına tanıklık ederiz. Yerli ve ucuz ilaç üretmek isteyen Doktor Ramiz’in yaşadıkları, projenin çıkış noktasını oluşturur. Dr. Ramiz, yabancı ve yerli ilaç tekellerinin aşırı kârlarını kırmak, halkın ilaca daha ucuza ulaşmasını sağlamak ister. Ancak hammadde bağımlılığı, tefeciler, bürokratik engellerle önü kesilir. Küçük laboratuvarlar birer birer kapanır ya da büyük sermaye tarafından yutulur; Ramiz’in girişimi batırılır.
Bu sürecin tanığı ve aktörü olan Fuat, ilaç piyasasında yabancı tekellere bağımlılığı ve dönen oyunları görünür kılmak için Gündüz ve Refik’i bir film yapmaya ikna eder. İlaç Dosyası, eczacıların, küçük üreticilerin ve ilaç işçilerinin mücadelesini anlatacaktır. Ancak film projesi de tıpkı yerli ilaç girişimi gibi tehditler, saldırılar ve şiddetle engellenir. Zühtü Bey’in eczanesinin bombalanması, Fuat’ın ağır yaralanması, tehdit telefonları ve takipler, romanın karanlık atmosferini derinleştirir.
Yeşilçam Dedikleri Türkiye romanında, İlaç Dosyası filmini çekebilmek için verilen mücadele, Türkiye’nin ilk grev filmi olan, senaryosu Vedat Türkali tarafından yazılmış Karanlıkta Uyananlar’ın (1964) serüveninin adeta edebi bir temsilidir.
Türkali, Yeşilçam Dedikleri Türkiye romanında, sinema ile ilaç sektörünü paralel kurgulamıştır. Yeşilçam nasıl yabancı filmler, dışa bağımlılık, sansür ve tefecilik kıskacında nefes alamıyorsa; yerli ilaç üretimi de yabancı tekeller, yerli işbirlikçiler ve bürokrasi arasında boğulmaktadır. Her iki alanda da görünmeyen emek, en ağır bedeli ödemektedir.







