Ana Sayfa Bilim Gündemi ‘İnsanoğlu daha mütevazı olmalı’

‘İnsanoğlu daha mütevazı olmalı’

8654

Ender Helvacıoğlu

Babam ile son görüşmemizde “Ender” demişti, “insanoğlu daha mütevazı olmalı”. 2020 Nisan’ının son günleriydi. Covid-19 salgınının ortalığı kasıp kavurmaya başladığı günler… Üç gün arayla önce babam sonra da ben hastaneye düştük. O çok yaşlıydı (92 bahar görmüştü), önce yoğun bakıma alındı sonra entübe oldu. 15 gün geçti, benim hastaneden eve çıkmamdan iki gün sonra yaşama gözlerini yumdu. Karantinadaydım, cenazesine bile gidemedim. İki arkadaşım, Nalân ve Deniz, babamı defnettiler. Neyse, çoğu kişinin daha beterlerini yaşadığı döneme özgü trajedilerden bizim de nasibimize bu düştü. Ama aklımda matematik öğretmeni Sıfırcı Doğan’ın bana verdiği son öğüt kaldı: İnsanoğlunun daha mütevazı olması gerektiği… Yaşlı babam ne düşünmüştü, neden böyle bir sonuca varmıştı, karamsar mı gitti iyimser mi, bilemem. Bildiğim ve emin olduğum, babamın doğaüstü ve fizik ötesi bir güce inanmadığı, dolayısıyla bu mütevazılık davetinin insan-tanrı ilişkisi üzerine değil insan-doğa ilişkisi üzerine bir önerme olduğudur. Ötesini ise, önemli olduğunu düşündüğüm bu önermeden yola çıkarak tartışmak isterim.

***

Bilimsel devrimlerin, insanoğlunun doğaya karşı kazandığı büyük zaferler olduğu görüşü yaygındır: İnsanoğlu doğa yasalarını keşfetmiş, bu yasalardan yola çıkarak yeni teknolojiler geliştirmiş ve böylece doğaya egemen olmuştur.

Bilimsel devrimlerin felsefi içeriğini kavrayamayan, çarpık bir yaklaşımdır bu. Uygarlık paradigmasının, modernite paradigmasının içine sinmiş temel bir yanılsamadır. İnsanı doğanın dışında bir varlık olarak görüp onun karşısına koyan; insanlaşma, ilerleme, gelişme sürecini insan-doğa çelişkisi ile açıklayıp insanın doğaya egemen olma süreci olarak anlayan, bir tür yabancılaşmadır. Dinsel düşüncenin tanrısının yerine teknolojiyi koyan, dolayısıyla eski paradigmadan tam anlamıyla kopamayan bir yaklaşım…

Oysa bilimsel devrimler, tam tersine, insanoğlunun evrendeki ve doğadaki konumunu nesnel bir biçimde ortaya koyan, büyüsel ve dinsel düşüncenin insanın konumuna ilişkin idealist dogmalarına son veren, insanoğlunu mütevazılığa davet eden büyük düşünsel atılımlardır. Birkaç örnek verelim:

Kopernik ile başlayıp Galilei, Kepler ve Newton ile devam eden astronomi ve fizik alanındaki devrim, gezegenimize (insanın evine) kutsallık atfeden ve onu evrenin merkezine koyan binlerce yıllık dogmayı yıkıp, onun Güneş etrafında dönen sıradan bir gökcismi olduğunu ortaya koydu. Dünya’yı “kutsal tahtından” indiren bu bilimsel devrim, bu nedenle uzun süre dinsel otoritelerin tepkisiyle karşılaştı ve kabul görmedi.

Günümüzde ise “Dünya-merkezliliğin” ne kadar ilkel bir düşünce biçimi olduğunu biliyoruz. Dünya’nın etrafında döndüğü Güneş, Samanyolu galaksisinde bulunan 250 ila 400 milyar yıldızdan biri. Gözlenebilir evren içerisinde bizim galaksimiz olan Samanyolu benzeri 225 milyar büyük galaksi ve 7 trilyon kadar cüce galaksi olduğu tahmin ediliyor. Dahası, 25 milyar galaksi kümesinin (galaksilerden oluşan kümeler) ve 10 milyon süper kümenin (galaksi kümelerinden oluşan kümeler) bulunduğu belirtiliyor. Bu hesapla, sadece gözleyebildiğimiz evren içinde 30 milyar trilyon (3×1022) yıldız bulunduğu tahmin ediliyor. Ve bu sürekli değişen dinamik bir yapı. İşte “evimizin” evrendeki yeri budur: 30 milyar trilyon yıldızdan birinin etrafında dönen bir gezegen.

Bir diğer bilimsel devrim de canlılığın dönüşümüne ilişkin Darwin-Wallace evrim kuramı. Günümüzde dönüşüm mekanizmalarına ilişkin muazzam gelişmelerin yaşandığı bu kuram, Tanrı’nın ayrıcalıklı kulu insanı bu kutsal tahtından indirip şempanze ile aynı ortak atadan evrilen sıradan bir canlı türüne dönüştürüverdi. Bu bilimsel devrimin yarattığı şok hâlâ atlatılamadı.

Dünya’da yaklaşık 8,7 milyon ökaryotik (çekirdek zarı ile çevrili DNA içeren ve zarla çevrili organellere sahip olan hücre tipi) ve 100 milyondan fazla prokaryotik (tek hücreli organizmalar, bakteriler ve arkeler) tür bulunduğu tahmin ediliyor, ancak keşfedilen türlerin sayısı bunların çok küçük bir kısmını oluşturuyor. Öte yandan günümüzde yaşayan türler, evrimsel süreçte var olmuş tüm türlerin %1’inden az ve türlerin büyük çoğunluğu evrimsel süreçte yok olmuş.

İnsan dahil, bugün Dünya’da yaşamını sürdüren canlı türlerinin hepsi evrim sürecindeki yok oluşların ve tesadüflerin ürünü. Canlılık tarihinde 5 büyük yok oluş yaşanmış. Bunlardan en popüler olanı dinozorların yeryüzünden silinmesine yol açan (tabi memelilere ve sonraları bize yol veren) 66 milyon yıl önceki Kratese-Paleosen yok oluşu. Fakat 252,28 milyon yıl önce (Permiyen sonu) gerçekleşen bir kitlesel yok oluş var ki, dünyadaki yaşam topluca uçurumun kıyısına gelmiş ve canlı türlerinin yüzde 95’i kısa sürede yeryüzünden silinmiş. Yani evrimin yönünü belirleyen en önemli mekanizmalardan biri bu tesadüfi büyük yok oluşlar. Dünyadaki yaşamın yönünü radikal biçimde değiştiriyorlar. Bugün yaşayan türler, o yok oluşların çocuğu. Dolayısıyla evrimin yönünün önceden bilinmesine olanak yok. Dolayısıyla, evrim için bırakın ilerlemeci düz çizgi yaklaşımını, yaşam ağacının çatallanması biçimindeki yaklaşım da geçerli değil.

Diğer bütün canlı türleri gibi, insanın ortaya çıkması da sonsuz sayıda tesadüfün ürünü. Bu sonsuz sayıda tesadüfün bir tanesi bile gerçekleşmeseydi, insan diye bir canlı türü olmayacaktı. Evet, canlılığın evrimi süreci içindeki yerimiz de bu.

Günümüzde bir bilimsel devrim daha yaşanıyor. İnsanoğlunun kendisine bahşedilmiş olduğunu düşündüğü son kalesi “zekâ, akıl ve bilinç”in de evrimin bir ürünü olduğu ortaya çıkarılıyor. Gerek nöroloji gerekse yapay zekâ alanındaki gelişmeler, öyle gözüküyor ki, aklımızı da kutsal tahtından edecek. Bu alanda da mütevazı konumumuzu kabul etmek zorunda kalacağız.

Kısacası bilimsel devrimler ve yol verdiği teknolojiler, insanoğlunun doğaya egemen olduğunu (yani doğaüstü olduğunu) gösteren değil, evren ve doğa içindeki mütevazı (nesnel) yerini (doğanın bir parçası) ortaya koyan gelişmelerdir. “Doğaya egemenlik” yorumu bizim hüsnü kuruntumuz; daha doğrusu yanılsamamız.

***

“İnsan-doğa çelişkisi” kavramı bir uygarlık (sınıflılık) mottosu. Elbette antropologlar daha iyi bilirler ama uygarlık öncesinde çok çeşitli inanç (animizm, totemizm, Şamanizm vb.) ve düşünce biçimleri (büyüsel) bulunmasına karşın, insan ile doğayı karşı karşıya koyan, doğaya egemenlik hedefi güden bir anlayışın ancak uygarlıkla (hadi Neolitik ile diyelim) birlikte ortaya çıktığını sanıyorum. Önceki inanç ve düşünce biçimleri insanoğlunun -her canlı türü gibi- hayatta kalma mücadelesinin ürünleri. Bu yaşam mücadelesi doğaya karşı verilen bir mücadele değil, insanın yaşadığı çevreye -onu değiştirerek- uyum sağlama veya uygun çevreyi arayıp bulma hedefli. Ne zaman ki sınıflı, özel mülkiyetli, devletli, dinli, bilimli (yani uygar) toplumlar ortaya çıkıyor, doğaya egemen olma düşüncesi de bir egemen sınıf ideolojisi olarak oluşuyor. Yani insan-doğa çelişkisi yanılsaması, insan-insan çelişkisinin (ezen-ezilen, sömüren-sömürülen, yöneten-yönetilen çelişkileri) yan ürünü olarak ortaya çıkıyor.

Gerek çok-tanrılı gerekse tek-tanrılı dinler öncesindeki inançların simgeleri “doğaüstü” değil doğanın kendisi; insanın doğaya (yaşam çevresine) uyumunu sağladığı düşünülen simgesel araçlar. “Doğaüstü” kavramı ve “tanrı” kavramı, ayrıcalıklı kesimlerin (insan-üstü insanlar da diyebiliriz) oluşmasıyla, onların bir ihtiyacı olarak ortayla çıkıyor.

Yanılsama diyoruz ama hakkını da verelim: “Doğaya egemen olma” paradigması, tanrı inancından veya sınıf egemenliği ideolojisinden çok daha kapsamlı ve çok daha geniş süreçleri açıklayabilen bir yaklaşım. 2-3 milyon yıllık insan evrimini tanrı inancı veya sınıf çatışmaları ile açıklayamazsınız, ama “insanın doğaya egemen olma” paradigmasıyla açıklayabilirsiniz. Bu nedenle modernite ideolojilerinin de hâlâ baş köşesinde duruyor bu paradigma. Ama artık tartışılması ve sorgulanması giderek ivedileşiyor.

İnsanın gerek fiziksel ve kimyasal gerekse biyolojik evrimin ürünü olmayan bir özelliği var mı? Var dersek ister istemez Tanrı’ya varırız; çünkü bize doğaüstü bir güç tarafından bahşedilmiş demektir o özellik. Yukarıda da vurguladığım gibi, bilim, bütün bu “doğaüstülüklerin” ya var olmadıklarını ya da zaten doğal olduklarını göstermiştir ve göstermeye devam ediyor. İnsan doğanın bir parçasıdır; doğaya egemen olmaya çalışan doğa-dışı veya doğaüstü bir varlık değil.