Ana Sayfa Bilim Gündemi Sosyalizmin kökenleri ve kaynakları meselesi nasıl ele alınmalı?

Sosyalizmin kökenleri ve kaynakları meselesi nasıl ele alınmalı?

6545

Ender Helvacıoğlu

Tarih, sosyalistlerin en hovarda oldukları ve gericilere terk ettikleri alanlardan biri (Sosyalist örgütlerin veya genel olarak sosyalist hareketin tarihinden değil, toplumun tarihinden söz ediyorum).

Oysa uygarlık tarihinin (toplumların tarihinin) sınıf mücadeleleri tarihi olduğunu söyleyegelmişizdir her zaman. Eğer bu tespit doğruysa, günümüzün gericiliğinin olduğu kadar ilericiliğinin de miras alınacak kaynakları ve kökenleri aynı düzeyde derinlere iner.

Kaynak/köken meselesi sadece bir tarih tartışması değildir. Tarih, güncel ideolojik ve politik mücadelenin önemli alanlarından biridir. Çünkü tarih hiçbir zaman tarih olmaz. Tarihsel süreçler -iç mücadeleleriyle birlikte- devam eder ve bugünü de etkiler hatta belirler. Geçmişi olmayanın geleceği olmaz. Tarihsel miras ne kadar kapsamlıysa toplumla kaynaşma o denli derin ve geleceğe uzanım potansiyeli de o kadar güçlü olur. Devrimin keskinliği, evrimin derinliğinden gelir.

Devrimciliği geçmişin reddi olarak kavrama eğilimindeyiz. Bu yaklaşım eksik, hatta yanlıştır. Doğru yaklaşım geçmişin reddi değil geçmişi aşmaktır. “Ret” yaklaşımı geçmişe takılmak ve orada debelenmek anlamına gelir; “aşma” ise geçmişi süzmek, miras alacaklarımızı damıtmak ve onlara da dayanarak geleceğe uzanmak demektir. Toplumla bütünleşme, toplumsal dönüşümün parçası ve öncüsü olma ancak bu yaklaşım ile mümkündür. Evrimle zıtlaşan devrim yapamaz.

***

Bu perspektif ışığında sosyalizmin (yerel ve evrensel) kökenleri ve kaynakları meselesini nasıl ele almalıyız?

Birincisi, kaynak/köken meselesi örgütsel (iradi) değil toplumsal ve tarihsel (nesnel) bir konudur. Çoğu sosyalist örgüt bu noktayı hakkıyla kavramakta zorlanıyor. Tarihi kendisiyle başlatıyor veya tarihi örgüt tarihi olarak anlıyor ve öyle yazıyor. Böylece birbirinden farklı (hatta zıt) birçok “sosyalizm tarihi” ortaya çıkıyor. Tarih, nesnel ve toplumsal bir süreç olmaktan çıkıyor; grupların hatta bireylerin tarihine indirgeniyor. Bu tutum, o örgütün sosyalistlere, emekçilere ve topluma değil sadece kendi kendisine önderlik etmesi sonucunu doğuruyor (kendinden menkul önderlik denilen olgu).

Oysa doğru perspektif şöyle olmalıdır: Biz tarihsel bir sürecin ve toplumsal birikimin mirasçısıyız ve bugünkü parçasıyız. Topluma paraşütle inmedik; büyük bir zincirin bugünkü halkasıyız. Bu yaklaşım, sosyalistlere yöneltilen “yabancı ideoloji” ve “topluma yabancı unsur” suçlamalarını boşa çıkarmanın da yoludur.

İkincisi, kuramsal alamda sosyalizmin ne olduğunun, hangi tarihsel ve toplumsal süreçlerin parçası olduğunun net olarak kavranması gerekir.

– Sosyalizm, kapitalizmi (ve emperyalizmi) aşma mücadelesinin parçasıdır. Bu zaten elde var bir; sosyalizmin 19. yüzyılda yapılmış tanımı. Fakat kaynak/köken meselesi tartışılıyorsa, sadece anti-kapitalizm ve anti-emperyalizm çok dar bir çerçevede olur. Sosyalizm sadece kapitalizmi aşmak değildir.

– Sosyalizm, insanlığın uygarlık tarihi boyunca sınıflılığa, sömürüye ve tüm ezme biçimlerine karşı verilen mücadelelerin ve isyanların parçası ve mirasçısıdır. Kâhin değil bir biliminsanı olduğu için fazla ayrıntıya girmemiştir ama, Marx da genel anlamda “komünizmi” bu şekilde formüle eder: Sınıfların ortadan kaldırılması. Bu anlamda sosyalizmin kökenleri ve kaynakları binlerce yıl gerilere kadar gider. Tarih boyu ezilenlerin egemenlere karşı verdiği her mücadele sosyalistlerin mirasıdır. Bu çaptaki ve kapsamdaki bir sürecin parçasıdır sosyalistler.

– Sosyalizm, modernite sürecinin bir parçasıdır. Sosyalistlerin kavramakta en fazla zorlandıkları ama güncel politik tutumlar açısından en önemli nokta budur.

Modernitenin Batı’ya, Avrupa’ya ve burjuvaziye (kapitalizme) özgü olduğu görüşü, Avrupa-merkezci tarih yaklaşımının en temel çarpıtmalarından biridir. Oysa modernite, insanlığın sınıflılığa karşı verdiği mücadele sürecinin en önemli köşe taşıdır. Düşünsel düzlemde modernite, Samir Amin’in basit ama kapsamlı formülasyonuyla “gelenekten” kopuş anlamına gelir ve “insanların bireysel ve kolektif olarak kendi tarihlerini yaptıkları ilkesine dayanır”. Bu tanıma doğadaki süreçlerin, herhangi bir doğaüstü ve fizik ötesi gücün tasarrufları sonucunda oluşmadığı, doğa yasalarına tabi olduğu ve insanoğlunun aklıyla bu yasaları kavrayabileceği anlayışını; toplumsal dönüşümlerin asıl motorunun da Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri iddiasındaki egemen sınıfların yapıp ettikleri değil, ezen-ezilen, yöneten-yönetilen, sömüren-sömürülen kesimler arasındaki sınıf mücadelesi olduğu yaklaşımını eklemek gerek. Kısacası modernite, insanın her alanda kendi kaderini kendi ellerine alma mücadelesidir.

Elbette modernite süreci de (tıpkı uygarlık süreci gibi) kendi içinde bir sınıf çatışması içerir: Burjuva modernitesi mi, emekçi modernitesi mi? Sosyalistler modernite sürecinin parçasıdırlar, toplumlarının modernite kazanımlarına sahip çıkarlar ve bu sürece emekçi damgasının vurulması için uğraşırlar.

Kendi toplumumuz açısından baktığımızda, Meşrutiyet hareketleri, 1908 devrimi, İttihat ve Terakki hareketi, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet devrimleri, sosyalistlerin kazanımlarına sahip çıkması ama aşarak ilerletmesi gereken modernite sürecimizin köşe taşlarıdır. Bu sürece retçi ve hovardaca yaklaşımlar, pre-modernitenin (örneğin Siyasal İslam’ın) değirmenine su taşıma sonucunu verir.

Üçüncüsü, kaynak/köken meselesi sadece bir süreklilik değil, kopuş olarak da ele alınmalıdır. Muhafazakârlarla devrimcileri ayıran temel noktadır bu. Süreklilik zincirinin halkaları kopuşlardan oluşur. Süreklilik-kopuş diyalektiği; tıpkı evrim-devrim diyalektiği gibi… Evrim, devrimlerle işler. Sürekliliğin motoru kopuşlardır. Sosyalistler esas itibarıyla tarihsel süreç içindeki ilerici kopuşların mirasçısıdır. Kaynak/köken vurgusu “gelenekçilik” olarak anlaşılmamalıdır; geçmişten alınan ilham geleceğe daha güçlü bir uzanım yapabilmek içindir.

Dördüncüsü, yerellik ile evrenselliğin sentezi konusu. Bu sentezi yapamayan ya “yabancı unsur” haline gelir ve toplumundan kopar ya da milliyetçiliğe sapar ve sosyalizmden uzaklaşır.

Her toplumun devriminin yolu ve sosyalizm modeli kendi somut koşullarının ve sınıf ilişkilerinin sonucudur; dışardan ithal edilemez. Bu konuda 20. yüzyıl devrim ve sosyalizm pratiklerinde -olumlu veya olumsuz anlamda- çarpıcı örnekler yaşandı. Bolşevikler, 19. yüzyıl sosyalistleri tarafından Avrupa’da geliştirilmiş devrim modeline takılmayarak, yaşadıkları ülkenin ve çağın özgün koşullarını tahlil ederek başarılı bir devrim gerçekleştirdiler ve sürdürdüler. Marx ve Engels tarafından önerilmiş devrim modeline sanki daha sadıkmış gibi görünen Menşeviklerden, Plehanov’dan ve Kautsky’den ayrıldıkları nokta buydu. Çinli devrimciler de kendilerine Komintern ve Stalin tarafından dayatılan devrim modelini -büyük bir katliam yaşandıktan sonra- reddederek ve kendi özgün yollarını bularak başarıya ulaştılar.

Bu ilkeyi “yerellik” olarak tanımlamak eksik olur. Doğru formülasyon, evrenselliğe giden yolun yerellikten geçtiğidir. Dogmatizm her zaman hüsran ile sonuçlanır.

Olgun bir sosyalist örgütün, verdiği mücadelenin kökenleri ve kaynakları meselesini bu kapsamda ele alması ve bu perspektifler ışığında somut politikalar geliştirmesi gerektiğini düşünüyoruz.