Ender Helvacıoğlu
Türkiye komplolar, kışkırtmalar, provokasyonlar ülkesi. Devletin halkı sindirmek, yönlendirmek ve rıza üretmek amacıyla kullandığı en önemli “yönetim araçlarından” biridir komplolar. Türk devletinin bu konuda engin bir deneyimi var. Osmanlı’dan devralınan önemli bir birikim de cabası. “Osmanlı’da oyun çok” deyimi boşuna söylenmemiş.
70’li yılları, devrimci gençlerin -düşük yoğunluklu da olsa- bir iç savaş içine çekilişini (devrimci-ülkücü savaşı), 1 Mayıs 1977 Taksim katliamı ile başlayan 12 Eylül’e gidiş sürecini, sayısız “faili meçhul” cinayetleri, Alevilere yönelik kırımları (Çorum, Kahramanmaraş katliamları), sol içi şiddet olaylarını, 90’lı yılların kirli savaşını, Ergenekon, Balyoz vb. operasyonlarını… kendi yaşamımdan da biliyorum. Öncesini de yaşayanlardan dinledik ve araştıranlardan okuduk: 6-7 Eylül olayları, Kanlı Pazar vb. Son bir yıldır CHP’ye ve CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar da, sayısız komplo, tehdit, şantaj vakası içeriyor.
Kısacası, devletin çok sık başvurduğu ve etkili kullandığı bir yönetim yöntemidir komplolar, kışkırtmalar, provokasyonlar. Çıplak zordan, devlet teröründen, yargının sopa gibi kullanılmasından, tutuklamalardan, işkenceden vb. daha etkili bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü çıplak zorda direkt bir saldırı var; yani -orantısızlığı bir kenara bırakılırsa- daha “delikanlı” bir yöntemdir çıplak zor. Komplo ve provokasyonlar ise sinsidir, hilelidir, kandırmaya ve kışkırtmaya dayalıdır. Tarihimizden de biliyoruz: Birçok devrimci örgüt çıplak zora karşı kararlılıkla direnebilmiş, ama komplolar konusunda çok zayıf ve savunmasız kalabilmiştir.
Oysa yukarıda saydığımız devlet deneyimleri, aynı zamanda devrimcilerin ve sosyalistlerin de deneyimidir; öyle olmalıdır. Ama böyle olmuş mudur? Devrimci örgütler bütün bu yaşananlardan ders çıkarmış mıdır? Kendi paylarını samimiyetle ve cesaretle saptamışlar mıdır? Olayları bizzat yaşamış eski (o kadar da eski değil, yaşıyoruz ve aktifiz hâlâ) devrimciler yeni kuşakların aynı hatalara düşmesini önlemek için ciddi bir deneyim aktarımı eğitimi vermişler midir?
Hiç sanmıyorum. Devrimci hareketin tarihine, en azından kendi tarihine bu açıdan bakıp, zaafları cesaretle tespit edip bilince çıkaran ve eğitim metinleri haline getiren örgüt var mıdır? Üzerinden neredeyse yarım yüzyıl geçmesine rağmen 1 Mayıs 77 provokasyonu bile bu açıdan tahlil edilmemiştir. Sol içi şiddet ve halk içi şiddet vakalarının, amip gibi bölünüp parçalanmaların neden bu kadar yoğun olduğu üzerine düşünülmüş müdür? Bunun yerine karşı grubu veya devleti suçlamak ya da olayı “şanlı direniş” olarak tanımlayıp geçiştirmek tercih edilmiştir.
Niye böyle? Sayısız komplo ve provokasyona maruz kaldığı için son derece deneyimli olması, dünyaya örnek olacak bir olgunluğa ulaşması gereken Türkiye sosyalist hareketi, bu konuda neden bu denli zayıf kalmıştır ve aynı hatalara tekrar tekrar düşme potansiyeli taşımaktadır?
Komplo, provokasyon ve kışkırtma devletin işidir. Bizim işimiz ise komploları açığa çıkarmak, provokasyona ve kışkırtmaya gelmemektir. Hele Türkiye gibi ülkelerde sınıf mücadelesinin en önemli alanlarından biridir bu. İşimizi hakkıyla yaptığımız ne yazık ki söylenemez.
Daha önce çok yazdığım için kısa keseceğim; yukarıdaki soruları ortaya atmakla yetineceğim. Peki, nereden çıktı bu konu diye sorarsanız, malum oldu diyelim. Son zamanlarda kimi toplantılara bazı gruplar gelip, bazı ortak simgeleri kullanıp ortamı provoke etmeye çalışıyorlar. Son örneği ODTÜ.
Elbette yukarıda anlatılanlara oranla çok ufak tefek işler bunlar. “Abartma abi” diyebilirsiniz. Evet, 1979’da ben de Halim Spatar’a aynen böyle demiştim.
Organize işlerdir bunlar ve böyle işlere olgun bir organizasyonla karşı durulabilir.







