Ana Sayfa Dergi Sayıları 266. Sayı İnsan rasyonalitesi ve inanç yığını: Bildiğimizi sandıklarımızın anatomisi

İnsan rasyonalitesi ve inanç yığını: Bildiğimizi sandıklarımızın anatomisi

24

Berk Niyazi Aydın

Bildiklerimizin kırılganlığı
Hayatınız boyunca size öğretilen, kimsenin sorgulamadığı, ders kitaplarında ve günlük konuşmalarda tekrarlana tekrarlana neredeyse doğal bir gerçekmiş gibi yerleşen bir bilgi var: İnsanın beş duyusu vardır. Görme, işitme, koklama, tat alma ve dokunma. Hepsi bu kadar. Basit, derli toplu, öğretmesi kolay.

Peki bu bilginin kaynağı, yaklaşık 2400 yıl önce, modern nörobilimin, hücre biyolojisinin ya da iyon kanallarının henüz hayal bile edilemediği bir dönemde yaşayan Aristoteles’se?

Bu noktada gerçek bir soru doğuyor: Biz gerçekten mi biliyoruz, yoksa sadece inanıyor muyuz?

Modern nörobilim, bu soruyu son derece rahatsız edici bir yanıtla karşılıyor. Araştırmacılar artık bir duyuyu günlük deneyimden değil, çok daha katı kriterlerle tanımlıyor: Hangi hücresel reseptör bunu algılıyor? Sinyal beyine nasıl iletiliyor? Beynin hangi bölgesi bunu işliyor? Bu soruları sorduğunuzda tablo dramatik biçimde değişiyor. University of London’dan araştırmacı Barry Smith ve biyokimyacı Bruce Durie bu kriterleri uyguladıklarında ortaya çıkan sayının beş değil, yirmi iki ile otuz üç arasında olduğunu gösteriyor. Bazı araştırmacılar ise bu rakamın elli üçe kadar çıkabileceğini ileri sürüyor. Bilimsel literatürde üzerinde uzlaşı sağlanan sayı şimdilik 33.

Bu salt akademik bir ayrıntı değil. Bu 33 duyudan bazıları, Aristoteles’in hayal bile edemeyeceği olgulardır. Kaslarınızın içindeki reseptörler, karanlık bir odada gözleriniz kapalıyken elinizin nerede olduğunu size söyler. İç kulağınızdaki mikroskobik kalsiyum kristalleri, asansörde yukarı çıktığınızı hesaplar. Boyun arterlerinizdeki özel sensörler, kandaki oksijen seviyesini an be an izleyerek nefesinizin hızını ayarlar. Bunların hiçbiri “dokunma” değildir ama hepsi birer duyudur.

Belki de en çarpıcı olanı şu: Bu duyular birbiriyle hiç beklenmedik biçimlerde etkileşime giriyor. Araştırmacılar, ortama gül kokusu verildiğinde insanların dokundukları yüzeyleri daha pürüzsüz hissettiğini; uçaktaki motor gürültüsünün tatlılık algısını baskılarken umami tadını ön plana çıkardığını (Alman Havayolu Şirketi Lufthansa, uçaklarında yılda yaklaşık 1,7 milyon litre domates suyu servis ettiğini fark etmiş. Bu miktar, şirketin servis ettiği bira miktarıyla neredeyse aynıymış.); hatta yürürken çıkan ayak seslerinin frekansının değiştirilmesinin insanların kendi kilolarını farklı hissetmesine yol açtığını kanıtladı. Beyin tüm bu duyusal veriyi ayrı ayrı değil, sürekli birleştirerek işliyor ve her an yeniden bir gerçeklik inşa ediyor.

Aristoteles’i suçlamak kolay; ama asıl mesele bu değil. Beş duyu fikri, hiç kimsenin aklına yatmadığı için değil, herkes öyle öğrendiği, herkes öyle söylediği ve hiç kimse sorgulamayı akıl etmediği için iki bin küsur yıl boyunca hayatta kaldı. Ve eğer bu kadar temel, bu kadar sıradan bir bilgi bu kadar uzun süre bu kadar yanlış kalabildiyse, gerçekten bildiğimizi sandığımız başka kaç şey aslında yalnızca inandığımız şeylerdir?

İnsan zihninin sistematik yanılgısı
İsveçli küresel sağlık profesörü Hans Rosling, yıllarca dünyanın dört bir yanındaki insanlara (gazetecilere, akademisyenlere, Nobel ödüllü bilim insanlarına, Davos’taki iş insanlarına) şu türden sorular sordu: Dünyada aşırı yoksulluk son 20 yılda arttı mı, azaldı mı, yoksa aynı mı kaldı? Kız çocuklarının eğitime erişim oranı nedir? Sorular üç şıklıydı ve her birine doğru cevap şansı matematiksel olarak üçte birdi. Yani tamamen rastgele cevap veren bir şempanze, istatistiksel olarak soruların %33’ünü doğru yanıtlardı. Fakat sonuçlara göre 20.000’i aşkın katılımcının ortalaması, soruların ancak yüzde 17’sini doğru yanıtlayabildi ki simgesel şempanzenin çok gerisindeydi.

Bu yalnızca bilgisizlik sorunu değil. Eğer insanlar sadece bilgisiz olsaydı cevapları rastgele dağılır ve şempanzeyle aynı skoru alırlardı. Şempanzenin gerisinde kalmak bambaşka bir şeyi gösteriyor: Zihinlerimizde dünyayı olduğundan çok daha kötü, çok daha tehlikeli ve çok daha umutsuz gösteren aktif, yönlendirilmiş ve sistematik bir hata çalışıyor.

Rosling bu hatanın kaynağını insan evriminde arıyordu. Atalarımız Afrika savanasında hayatta kalabilmek için tehlikelere ve ani değişimlere karşı son derece duyarlı olmak zorundaydı. Yavaş gelişen, kademeli ve olumlu değişimleri fark etmek o kadar kritik değildi. Bu yüzden beynimiz kötü haberlere, dramatik olaylara ve ani tehditlere fırsatlardan çok daha fazla dikkat eder. Medya da tam olarak bu içgüdüyü besleyecek şekilde çalışır: Savaşlar, salgınlar, ekonomik krizler manşetlere taşınırken, dünya genelinde yoksulluğun son otuz yılda yarı yarıya azaldığı haberi hiçbir zaman “Flaş Haber” olmaz. Çünkü bu gelişme çok yavaş gerçekleşir ve yavaş olan haber değeri taşımaz.

Rosling bu on temel bilişsel tuzağı tek tek haritalandırdı:

– Boşluk içgüdüsü: Dünyayı “biz ve onlar” (zenginler/fakirler) diye iki zıt kutba ayırma yanılgısı; oysa büyük çoğunluk ortadadır.

– Olumsuzluk içgüdüsü: Kötü olayları daha çok fark etme ve dünyanın sürekli “daha kötüye gittiğine” inanma eğilimi.

– Korku içgüdüsü: İstatistiksel olarak nadir fakat korkutucu olaylara odaklanıp, asıl büyük riskleri gözden kaçırma.

– Aciliyet içgüdüsü: “Hemen harekete geçmelisin” paniğiyle analitik ve mantıklı düşünmeyi devre dışı bırakma.

– Suçlama içgüdüsü: Karmaşık sistemsel sorunlar için çözüm aramak yerine, suçlanacak tek bir günah keçisi arama ihtiyacı.

– Düz çizgi içgüdüsü: Bir artış veya azalış trendinin sonsuza kadar aynı düz çizgide devam edeceğini varsayma.

– Büyüklük içgüdüsü: Bağlamından kopuk tek bir büyük sayıdan etkilenme; oranları ve karşılaştırmaları hesaba katmama. Büyük bir sayıyı anlamlandırmak için onu her zaman başka bir sayıyla kıyaslamak (örneğin kişi başına düşen oranlara bakmak) gerekir.

– Genelleme içgüdüsü: İnsanları veya olayları geniş kategorilere hapsedip, grupların kendi içindeki devasa farkları yok sayma.

– Kader içgüdüsü: İnsanların, ülkelerin veya kültürlerin doğuştan gelen değişmez özelliklere sahip olduğuna inanıp, yavaş değişimi fark edememe.

– Tek bakış açısı içgüdüsü: Dünyadaki tüm sorunların tek bir nedeni olduğuna ve tek bir sihirli çözümle (tek bir ideoloji/yöntem) çözülebileceğine inanma.

Tüm bunların ortak paydası açık: Beynimiz, gerçekliği kaydetmek için değil, tehlikeden kaçmak için optimize edilmiş. Eğer bu kadar sistematik, bu kadar derinlere işlemiş bir bilişsel çarpıklık içinde yaşıyorsak, temel küresel sorulara rastgele cevap veren bir maymundan daha kötü performans gösteriyorsak, o zaman bize sürekli pompalanan büyük korkunun ne kadarına gerçekten güvenebiliriz?

“Yapay zekâ işlerimizi elimizden alacak.” Bu cümle son yıllarda adeta bir nakarat gibi tekrarlanıyor. Korkutucu, dramatik, acil. Tüm bu sıfatlar, zihnimizin tam olarak en kırılgan olduğu noktaları hedef alıyor. Bir adım geri çekilip “Asıl tehdit bu mu?” diye sormak gerekiyor. Rosling’in araştırması, iyi eğitimli, zeki ve başarılı insanların büyük çoğunluğunun dünyayı anlama konusunda sistematik olarak hatalı olduğunu gösteriyor. Bu insanlar kötü niyetli değil, aptal da değil. Sadece evrimsel yazılımlarını çalıştırıyorlar. Ve bu yazılım dezenformasyona, manipülasyona ve demagojiye karşı son derece açık bir kapı bırakıyor. Ama meselenin daha derin bir katmanı var.

1960’larda İspanyol asıllı Amerikalı sinirbilimci José Manuel Rodríguez Delgado, “Stimoceiver” adını verdiği küçük bir cihaz geliştirdi. Beyne implante edilen ve uzaktan radyo frekanslarıyla kontrol edilebilen bu cihaz sayesinde Delgado, hastaların fiziksel hareketlerini dışarıdan tetikleyebildiğini kanıtladı. Bu alet ile epilepsi ve şizofreni hastalarıyla yürütülen deneylerde Delgado, hastanın beynindeki belirli bir noktayı uyardığında hasta yavaşça kafasını çevirip hareket etmeye başlıyordu. Araştırmacılar hastaya “Ne yapıyorsunuz?” diye sorduğunda, hiçbiri “Bilmiyorum, kendiliğinden oldu” demedi. Hepsi anında bir gerekçe üretti: “Terliklerimi arıyordum”, “Bir ses duydum”, “Huzursuz oldum, yatağın altına bakıyordum”… Hareketi başlatan beyin değildi ama zihin bu boşluğu fark etmek yerine anında bir hikâye üretiyor ve o hikâyeye gerçekten inanıyordu.

Bu durum psikolojide “konfabulasyon” olarak geçiyor. Beyin nedeni bilinmeyen eylemleri sahipsiz bırakmıyor; onları anında sahipleniyor, üzerlerine bir gerekçe giydiriyor ve bu gerekçeyi gerçek sanıyor. Bunu yaparken yalan söylemiyor; içtenlikle inanıyor.

Delgado’nun bu bulgularından yaklaşık yirmi yıl sonra, Amerikalı nöropsikolog Benjamin Libet işi bir adım daha ileri taşıdı. 1983’te yayımlanan deneyi, özgür irade tartışmalarını kökünden sarstı. Libet deneklerden istedikleri zaman parmaklarını kıpırdatmalarını ve tam o isteğin doğduğu anı özel bir saate bakarak kaydetmelerini istedi. Eş zamanlı olarak hem beyin aktivitesini hem de kas hareketini milisaniye hassasiyetiyle ölçtü. Ortaya çıkan zaman çizelgesi şöyleydi: Beyin hareketi başlatmak için gerekli nöral aktiviteyi hareketten tam 550 milisaniye önce üretmeye başlıyordu. Kişi ise bu kararın bilincine ancak 200 milisaniye kala varıyordu. Yani beyindeki aktivite ile karar anı arasında 350 milisaniyelik bir fark bulunuyor. Beynimiz kararı çoktan vermiş, biz bilinç düzeyinde “karar verdim” demeden önce süreç başlamış. Bilinç, bu tabloda bir karar verici değil; daha önce alınmış bir kararın geç haberdar edilen gözlemcisi konumunda.

Libet’in kendisi katı bir determinist değildi ve bulgularının “insan bir robottur” şeklinde yorumlanmasına karşı çıktı. Ona göre bilinç devreye girdikten sonra geriye 200 milisaniyelik bir pencere kalıyordu ve bu pencerede insan o eylemi durdurabiliyor, bir veto hakkı kullanabiliyordu. Libet buna “free won’t”, yani “özgür iptal” adını verdi. İnsanı insan yapan ve ahlaki sorumluluğu mümkün kılan şey de bu frenleme kapasitesiydi.

Ama şunu sormak gerekiyor: Bu fren mekanizması ne kadar güvenilir? Delgado’nun hastaları kendi özgür iradeleriyle hareket ettiklerini zannediyordu. Rosling’in katılımcıları dünyayı doğru anladıklarını düşünüyordu. Fakat her ikisi de yanılıyordu ki üstelik bunu fark etmeden, içtenlikle yanılıyordu.

Bu üç araştırma bir araya geldiğinde şöyle bir tablo çıkıyor: İnsan beyni hem dış dünyayı hem de kendi iç kararlarını sistematik olarak yanlış okuyor. Üstelik bu yanlış okuma fark edilmiyor, çünkü zihin her boşluğu anında bir hikâyeyle dolduruyor ve o hikâyeye inanıyor.

Algoritma, manipülasyon ve düşünen beynin erimesi
2015 yılında Cambridge ve Stanford üniversitelerinden bir grup araştırmacı, 86.000’den fazla kişinin Facebook beğenilerini analiz ederek şunu sordu: Bir algoritma, insanı insandan daha iyi tanıyabilir mi? Sonuçlar rahatsız ediciydi. Yalnızca 10 beğeni, algoritmayı bir iş arkadaşından daha isabetli kılıyordu. 70 beğenide yakın bir arkadaşı geçiyordu. 150’de aileyi. 250 ile 300 arasında ise algoritma, kişiyi hayat arkadaşından dahi daha iyi tanır hale geliyordu.

Ama araştırmanın asıl çarpıcı tarafı rakamlar değil. İnsanlara hangi fiziksel özellikleri çekici bulduklarını sorduğunuzda, toplumsal olarak kabul gören, idealize edilmiş cevaplar veriyorlar. Ama algoritma, kişinin bir fotoğrafa kaç saniye baktığına, hangi profillere gizlice girip çıktığına, ekranı nerede durdurduğuna bakarak gerçek arzu profilini çıkarıyor. Ve insanlara iki farklı eşleşme havuzu sunulduğunda, bilinçaltı tıklamalarıyla oluşturulan algoritmik profili tercih ettikleri görülüyor. Sizi siz bile bilmiyorsunuz, ama algoritma biliyor.

Elimizdeki tablo şu: İnsanlar dünyayı sistematik olarak yanlış okuyor. Kararlarını bilinçdışı süreçler veriyor ve zihin bu kararları sonradan sahipleniyor. Algoritmalar ise bu zihnin haritasını sizden çok daha iyi çıkarıyor. Bu tabloyu gören biri için insan zihni, mükemmel bir hedef haline geliyor.

Ama tehdit burada bitmiyor. Aynı dönemde bambaşka bir süreç de sessizce işlemeye başladı.

İsviçre’de yapılan bir araştırma, yapay zekâ kullanımı ile eleştirel düşünme becerisi arasında negatif bir ilişki olduğunu ortaya koydu. MIT’den araştırmacılar katılımcıları üç gruba böldü: Kendi yazanlar, Google kullananlar ve ChatGPT kullananlar. EEG ölçümleri sonucunda ChatGPT kullananların beyin aktivitesinin en düşük seviyede olduğu görüldü. Harvard Business School’dan bir başka çalışma ise yapay zekâ kullanan çalışanların işlerini %30-40 hızlı ve kaliteli bitirdiğini gösterdi; ancak yapay zekâ devreden çıktığında aynı işi tek başına yapma becerisi de yok olmuştu.

Bu iki bulgu birlikte kritik bir şeyi anlatıyor: Beyin kullanılmadığı kasları kaybeden bir organ. Karşılaştığımız bir sorunda zihnimizi yoran düşünme, sorgulama ve alternatif üretme süreçlerini yapay zekânın kucağına bıraktığımızda kısa vadede rahatlarız. Ancak beyin bu yüklerle gelişen bir yapı olduğu için zamanla zihinsel kaslarımızı kaybederiz. Araştırmacılar buna “bilişsel borç” diyor: Anı kurtarıyoruz, ama sonuçlara nasıl ulaşıldığına dair derin anlayışı yitiriyoruz.

Tüm parçaları bir araya koyun: Sistematik olarak yanlış düşünen, kararlarının farkında olmayan, zihinsel kaslarını giderek kaybeden ve tüm bunların üstüne algoritmalar tarafından kendisinden daha iyi tanınan bir insan. Ve bu insana her gün, kendi içgüdülerini tam olarak hedef alan bir içerik akışı sunuluyor: Korku içgüdüsünü tetikleyen haberler, olumsuzluk içgüdüsünü besleyen dramalar, aciliyet içgüdüsünü ateşleyen başlıklar…

Yapay zekânın işleri elimizden alması korkusu bu kadar güçlü bir anlatıya dönüşmüşse, belki önce şunu sormak gerekiyor: Bu korku, algoritmalar tarafından bize gösterildiği için mi bu kadar büyük görünüyor? Çünkü asıl tehdit makinelerin üretkenliğimizi değil, düşünme kapasitemizi ele geçirmesi olabilir.

Eski düzenin sonu ve yeni insanlık anlatısı
Birey düzeyinde yaşadığımız bu bilişsel kırılganlık, algoritmik manipülasyon ve zihinsel erozyon tablosu yalıtılmış bir laboratuvar deneyi değil. Aksine insanlığın en büyük dönemeçlerinden birinde, makro ölçekli bir tarihsel kırılmanın tam göbeğinde yaşanıyor.

Tarih bize net bir ders veriyor: Eski dünya düzenlerinin çöktüğü ve yenilerinin henüz kurulamadığı bu tür sancılı “ara dönemler”, kitle psikolojisinin en kolay yönlendirildiği, hakikatin en esnek hale geldiği zamanlardır. Fransız İhtilali’nden Sanayi Devrimi’ne, Büyük Buhran’dan İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar tüm büyük kırılmalarda, kitlelerin neye inandırıldığı ve neyden korkutulduğu, yeni kurulacak düzenin temel harcını oluşturmuştur. Geçmişte bu kitle manipülasyonu miting meydanlarında, matbaa preslerinde veya propaganda radyolarında yapılırdı.

Sovyetler Birliği’nin zayıflayıp yıkılması ile inşa edilen tek kutuplu liberal dünya düzeni; Amerika’nın hegemonik gücü etrafında şekillenen, kurumlarıyla, ittifaklarıyla ve söylemiyle onlarca yıl boyunca “evrensel” diye sunulan bu düzen, bugün çatlamaya başladı. Gazze’de yaşananlar bu çatlağı herkesin görebileceği bir yere taşıdı. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar, uluslararası hukukun, insan hakları söyleminin ve küresel kurumların, güçlünün çıkarları söz konusu olduğunda ne kadar ince bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu ilk kez bu kadar çıplak gözlemleyebildi.

Amerika’nın kendi içine kapanması, dünya genelinde birbiri ardına patlak veren çatışmalar, ittifakların sarsılması, ekonomik milliyetçiliğin yükselişi; bunların hepsinin bir arada yaşanması tesadüf değil. Bunlar eski düzenin ağırlığını taşıyamaz hale gelmesinin belirtileri. Tarih bize gösteriyor ki böyle geçiş dönemleri kaçınılmaz olarak sancılıdır. Ama aynı zamanda nadir bir şeyi de beraberinde getirir: Yeniden şekillenme fırsatı. Düzen oturduktan sonra kimse sıradan insanın fikrine başvurmaz. Kurumlar yerleşir, güç merkezleri oturur, söylemler normalleşir ve herkes kendine biçilen role alışır. Ama kartlar yeniden dağıtılırken (tam da şu anda olduğu gibi) roller henüz belli değildir. Ve masada kimin oturacağı, büyük ölçüde o geçiş döneminde kimlerin uyanık, kimlerin örgütlü ve kimlerin açık fikirli olduğuna bağlıdır.

İşte tam bu noktada makalenin başına dönmek gerekiyor. Aristoteles’ten miras kalan beş duyu dogması gibi, Rosling’in şempanze testindeki sistematik yanılgılar gibi, Libet’in deneyindeki bilinçdışı kararlar gibi bize dayatılan dünya görüşünün de büyük bir kısmı sorgulanmadan içselleştirilmiş inançlardan oluşuyor. “Kaynaklar yetersiz, herkes birbirine rakip, dünya giderek daha tehlikeli bir yer oluyor” anlatısı sürekli pompalanıyor. Oysa Rosling’in verileri tam tersini söylüyor: Dünya kaynakları bugün tarihte hiç olmadığı kadar fazla insana yetebilecek kapasitede. Kıtlık bir gerçek değil, büyük ölçüde bir algı yönetimi.

Korku içinde birbirine düşman hale getirilmiş, algoritmalar tarafından kutuplaştırılmış, eleştirel düşünme kaslarını yapay zekâya devreden ve doğru bildiği yanlışlarla beslenen bir toplum, bu geçiş döneminden söz sahibi çıkamaz. Yeni düzeni kendi avantajlarına tasarlayanlar kurar; tıpkı her seferinde olduğu gibi.

Ancak bu kez denkleme dahil olan bilgiye erişimin tarihte hiç olmadığı kadar demokratikleşmesi gibi bir değişken var (Bu yolda bedel ödeyen Julian Assange gibi isimleri unutmamak gerekir). Bilişsel zaaflarımızı, sistematik yanılgılarımızı ve bize dayatılan makro anlatıların kırılganlığını ifşa eden bilimsel verilerin artık her bireyin erişimine açık olması, yüzeyde mütevazı bir gelişme gibi görünse de aslında dönüştürücü bir güce sahip. Zira büyük tarihsel geçiş dönemlerinin nihai yazgısı, daima o belirleyici soruya verilecek cevapta gizlidir: Toplumlar kendilerine sunulan hazır kurguları pasif bir şekilde tüketmeye devam mı edecek, yoksa bilinçli bir akılla kendi özgün anlatılarını mı inşa edecekler?

Ve bu sorunun cevabı, bugün üzerine titrediğimiz, her sabah okula gönderirken tedirgin olduğumuz, geleceğini düşünürken içimizin sıkıştığı çocuklarımızın içinde yaşayacağı dünyayı belirleyecek. Onlara bırakabileceğimiz en değerli miras para veya mülk değil, sorgulamayı bırakmayan, manipülasyona direnen ve açık kalmayı seçen bir zihin olacak.