Kahvaltıda Kimya – Gündelik Hayatın Şaşırtıcı Bilimi
Mai Thi Nguyen – Kim, Çev. Duygu Dölek, Metis Yayınları, 2026, 218 s.
Kimya dendiğinde birçok insan gözünde laboratuvarda deney yapan beyaz önlüklü biliminsanları canlanır. Kimyanın hayattan kopuk bir bilim olduğunu, “kimyasalların” da çoğunlukla bize zarar verdiği düşülür.
Ödüllü bilim iletişimcisi ve kimyager Mai Thi Nguyen-Kim bu önyargıları yıkarak kimyanın aslında her daim hayatın içinde olan heyecan verici bir bilim olduğunu görmemizi sağlıyor. Tipik bir gününü anlatarak, gündelik hayata kimyanın merceğinden bakmanın aslında ne kadar aydınlatıcı olduğunu, en temel meselelere dair bilgimizdeki boşlukları doldurup dünyayı daha iyi anlamamızı sağladığını gösteriyor. Sabahları kahve içmek için en doğru zaman nedir? Metal bir kaşık bize neden aynı sıcaklıktaki ahşap masadan daha soğuk gelir? Diş macunlarındaki florür zararlı mıdır? Vücut kokularımızın nahoş aromaları nereden gelir? Evren bizi neden hep daha fazla dağınıklığa sürükler? Sarhoşken neden saçmalarız? Dillerden düşmeyen doymuş, doymamış ve bilumum yağ asitleri tam olarak nedir? Kimya bilgisi lezzetli hamur işleri pişirmemize nasıl katkıda bulunur? Âşık olduğumuzda midemizde neden “kelebekler uçuşur”? Bunlar gibi daha pek çok soruyu eğlenceli bir dille cevaplayan yazar, bize temel bir kimya kavrayışı kazandırmanın yanı sıra genel olarak bilimin işleyişine de ayna tutuyor. Kimya bilgisinin ve bilim okuryazarlığının gündelik hayatta maruz kaldığımız bilgi kirliliği ve kışkırtıcı manşetler karşısında eleştirel düşünme becerimizi geliştirdiğini vurgulayarak herkesi bilimin rehberliğinde dünyaya meraklı gözlerle bakmaya çağırıyor.
Hayvanların Bilgeliği: Düşünüp Hissettiklerini Nasıl Biliyoruz?
Virginia Morell, Çev. Orhan Düz, Akademim Yayıncılık, 2026, 340 s.
Birbirlerini eğiten karıncalar, gıdıklandıklarında neşeyle kıkırdayan fareler, ölülerinin kemiklerini şefkatle okşayarak yas tutan filler, yokluk kavramını anlayabilen papağanlar, aile bağı kurup ayrılık kaygısı yaşayan köpekler, gelenek inşa edebilen şempanzeler, tırtıl oldukları dönemi anımsayabilen güveler ve daha nicesi… Bunların hiçbiri metafor değil, hepsi laboratuvar bulgusu. Virginia Morell, hayvan zihninin bilimsel ve tarihsel haritasını çıkarırken, hayvanları basit reflekslerle hareket eden otomatlar olarak gören insanmerkezci kibri, bilişsel etoloji ve sinirbilimin bulguları ışığında yapıbozuma uğratıyor. Hayvanların dünyayı algılayan, problem çözen ve öznel deneyimlere sahip olduğunu gösteren Hayvanların dünyayı algıladığını, problem çözdüğünü ve öznel deneyimlere sahip olduğunu gösteren Hayvanların Bilgeliği, insanın kendisine atfettiği mutlak üstünlük vehmini sarsarak insanlığın kendi doğasını yansıtan dev bir aynaya dönüşüyor.
Alexander Graham Bell – Bağlantı Kurma
Naomi Pasachoff, Çev. Mustafa Gül, VakıfBank Kültür Yayınları, 2026, 160 s.
Bu kitap, çok yönlü bir şahsiyetin ve yaşadığı dönemin mükemmel bir özetidir. Yazar Pasachoff kitabında, Bell’in hayatındaki önemli olayları, kardeşlerinin trajik ölümlerini, ailenin Londra’dan Kanada’ya taşınması ve kayınpederi Gardiner Hubbard ile tanıştığı Boston’daki öğretmenlik görevi de dahil birçok konuya değinmektedir. Konuşma terapisti bir baba ve işitme engelli bir annenin oğlu olan Bell’in sesi iletme ve havacılık alanındaki olağanüstü başarıları kitapta yer alan konular arasındadır. Telefon ve diğer birçok çığır açan icadı, modern çağın en dönüştürücü ve kalıcı buluşları arasında yer almaktadır. Ancak Bell, işitme engellilerle yaptığı çalışmaları, onlara eğitim vermenin yanı sıra iletişimi kolaylaştıracak araçlar icat etmeyi hayatının en önemli eseri olarak görüyordu. Bunlara ek olarak Pasachoff, Bell’in hayatındaki başlıca tartışmalı konuları dikkatli bir şekilde ele almaya çalışmaktadır; bunlardan biri, Bell’in patent başvurusunu yaptıktan birkaç saat sonra konuşan telgraf için bir ön başvuru yapan Elisha Gray ile olan rekabettir. Bell’in yaşamına ait detayların yanında telefon ile fotofonun çalışma prensiplerini açıklayan yararlı ek bilgiler ile konuşma ve ses hakkındaki temel fizik bilgileri içeren eser keyifli bir okuma vadetmektedir.
Sezgi-Bilimsel Sezgi Nedir Ne Değildir?
Mete Han Gür, Efil Yayınevi Yayınları, 2026, 340 s.
Başımızda iki farklı akıl olduğu fikri Hipokrat’a kadar gider. Bilim insanları bilinçli aklın yanı sıra muhakeme yapan, yol gösteren bir diğer aklı anlamada son yıllarda büyük yol kat ettiler: sezgi. Araştırmalar, sezginin sanılandan çok daha önemli olduğunu ortaya koyarken Einstein’ın şu sözünü doğruluyordu: “Sezgisel akıl kutsal bir hediye ve rasyonel akıl sadık bir hizmetkârdır”. Forbes dergisinde anlatıldığı gibi yapay zekå ve otomasyon hızla yayılırken kişiler, bilgisayara benzeyerek değil insana özgü nitelikler sayesinde fark yaratabileceklerdir: sezgi gibi. Aynı şey kurumlar için de geçerlidir. Ama sezgiden yararlanmak için onu anlamak, sezgimizi eğitmek gerek. “Beynin Beyni: Sezgi” kitabı; sezgi eğitiminin ilk adımı sezgiyi, diğer zihinsel olgulardan ayırabilme becerisini kazandırır. Sezginin deneylerle nasıl kanıtlandığını, bilinç, içgörü, içgüdü, duygu gibi zihinsel süreçlerle nasıl etkileştiğini, onlardan nasıl ayrıştığını gösterir. Yaşamda sezginin örneklerini veren gerçek öykülerle bilimsel materyali bir araya getirerek bilimle yaşam arasında köprüler kurar. Bir taraftan yukarıdaki konuları derinlemesine incelerken diğer taraftan geniş kapsamlı bir şekilde sezginin evrimini, nörolojisini, psikolojik ve sosyolojik boyutunu araştırır, yönetimde sezgiyi, kadın sezgi ilişkisini ve kadın hakları mücadelesinde sezginin oynadığı önemli rolü anlatır. Akademisyenler kadar profesyonellerin de yararlanacağı bu kitap; araştırmacıların, karar vericilerin, yöneticilerin, uzmanların, kişisel gelişim okurlarının ve sezgi ile ilgilenen herkesin hizmetine sunulmaktadır.
Cern’de Bir Gün – Parçacık Fiziğinin Kalbine Rehberli Bir Tur
Gautier Depambour, Alfa Yayıncılık, 2026, 192 s.
Bu kısa kitap, dünyanın en büyük parçacık fiziği laboratuvarı olan Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi CERN’i ilginç, eğlenceli ve herkesin anlayabileceği bir birinci şahıs anlatımıyla tanıtıyor. CERN’deki tesisler arasında, İsviçre ve Fransa sınırını aşan 27 kilometrelik parçacık hızlandırıcısı Büyük Hadron Çarpıştırıcısı da (LHC) bulunuyor. LHC, uzun süredir aranan temel parçacık olan Higgs bozonunun keşfedilmesindeki rolüyle ünlüdür. Fizik tarihçisi Depambour’un CERN’in tüm yönlerine, özellikle de barış ve uluslararası işbirliği için bir aracı olarak oynadığı role vurgu yaptığı bu kitap, esas olarak CERN kampüsünün fiziksel yapısı ve deney tesislerine odaklanmakta, ancak Depambour, parçacık fiziğinin standart modeline ve Higgs bozonunun keşif tarihine de bir giriş yapmakta. Destekleyici illüstrasyonlar ve röportajlar, CERN’in atmosferini ve kültürünü aktarmaya yardımcı oluyor. Kitap, lise öğrencilerinden başlayarak modern bilime ilgi duyan hemen hemen herkes tarafından keyifle okunabilir. Ayrıca, ilgi alanları sonunda onları CERN’e götürebilecek lisans ve lisansüstü öğrenciler için de yararlı bir oryantasyon kaynağı olarak kabul görecektir.
Sovyetler Birliği’nde Kürtler
Özkan Öztaş, Yazılama, 2026, 127 s.
Kürt kültür tarihine dönüp baktığımızda, bu tarihin en kritik sayfalarından birinin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde yazılmış olması, hepimizin üzerine düşünmesi gereken bir ayrıntı zenginliği barındırıyor. Kürt tarihinin ilk sinema filmi, kaleme alınan ilk romanı, en uzun soluklu gazetesi, ilk profesyonel tiyatrosu, Kızıl Meydan’da yankılanan Kürtçe şarkılar, Kürt tarihinin ilk rock müzik albümü, dünya klasiklerini kendi anadillerinde okuma fırsatı bulan öğrenciler ve daha birçok örnek.
Kabalık Çağı
Renata Salecl, Metis Yayınları, 2026, 144 s.
Toplumsal sarsıntılar karşısında bile kabuğundan sıyrılamayan, başkalarıyla kader ortağı olduğunu unutmuş insan, hissizliğe gömüldüğü kış uykusundan uyanıp başkalarıyla empati kurarak demokrasiyi baştan filizlendirebilir mi? Neoliberalizm kıskacında, iyisiyle kötüsüyle yaşadığı her şeyin tek sorumlusu ilan edilen birey, mükemmeliyetçilik beklentisi ile yetersizlik hisleri arasında sıkışmış durumda. “Her koyun kendi bacağından asılır” şiarıyla girdiği yarışta bir yandan kendini pazarlarken diğer yandan başkalarının celladına dönüşüyor. Ne var ki içini kemiren o “yeri doldurulabilir olma” hissinden kurtulamıyor. Renata Salecl acımasızlığı huy edinmiş, kabalığın meziyet sayıldığı günümüz dünyasını masaya yatırıyor; önündeki dev aynasından ötesini göremez, “ben” demeden iki kelam edemez hale gelmiş, ölçüsüz hırsları, sabırsızlığı, kibri gurur nişanesi gibi taşıyan insanın düştüğü açmazları gözler önüne sermeyi amaçlıyor.
İmkansız Vaka – İflah Olmaz Erkeklik Terapi Odasında
Katharina Linnepe, Çev. Serkan Seymen, Kolektif Kitap, 2026, 240 s.
Patriyarka terapiye ikna olsaydı, teşhisi ne olurdu? Katharina Linnepe, bu çarpıcı ve özgün metinde patriyarkayı terapi koltuğuna yatırarak onu psikopatik, narsisistik ve makyavelist eğilimler sergileyen bir “hasta” olarak analiz ediyor. Seans ilerledikçe, patriyarkanın gündelik hayatımıza, ilişkilerimize ve hatta kendi iç sesimize nasıl sinsi taktiklerle yerleştiği ifşa oluyor. Tam da bu noktada Linnepe, okuru pasif bir gözlemci olmaktan çıkarıp ezber bozan bir soru soruyor: Günlük hayatta boğuştuğumuz o tükenmişlik, suçluluk ve yetersizlik hissi… Ya tüm bunlar sandığımız kadar kişisel değilse? Ya hepsi kusursuz işleyen bu hasta düzenin üzerimizde bıraktığı izlerse? İmkânsız Vaka, sosyolojiden psikolojiye, popüler kültürden dijital dünyaya uzanan geniş bir alanı incelerken sadece teşhis koymuyor, bu düzeni nasıl içselleştirdiğimizi sorgulatarak kolektif bir sağaltım çağrısı yapıyor.
Prometheus’un İzinde Günümüzde Devlet ve Sınıflar
Kolektif, İmge Kitabevi, 2026, 432 s.
Seçkin bir akademisyen-aydın için hazırlanan bir armağan kitabı, yalnızca geçmişe yönelik bir değerlendirmeyle yaşam boyu süren entelektüel çabanın onurlandırılmasını değil, aynı zamanda gelecek kuşaklar için ilham kaynağı olacağı düşünülen bir örnek modelin somutlaştırılmasını simgeler. Tülin Öngen’e armağan olarak derlenen bu kitap, modern kapitalist toplumların çözümlenmesinde merkezi bir öneme sahip olan devlet ve sınıf kavramlarını tarihsel materyalist yaklaşım çerçevesinde ele alarak, klasik ve güncel başlıklar etrafında yürütülen tartışmalara kuramsal ve analitik bir katkı sağlamayı amaçlıyor. Kitapta yer alan makaleler özellikle devlet ve sınıf konularına ilgi duyan, siyasal, toplumsal sorunları eleştirel bir bakış açısıyla yorumlamak isteyen okurlar için ufuk açıcı çözümlemeler sunuyor.
Geleneksel Çin’de Günlük Hayat – Tang Hanedanlığı
Charles Benn, Çev. Tevabil Alkaç, Alfa Yayıncılık, 2026, 488 s.
Çin tarihinin en parlak dönemlerinden biri olan Tang Hanedanlığı dönemi (618-907), yalnızca siyasi gücü ve kültürel zenginliğiyle değil, aynı zamanda günlük hayatın renkli çeşitliliğiyle de dikkat çeker. Bu kitapta imparatorluk sarayından taşra kasabalarına, aristokrat ailelerden sıradan köylülere kadar Tang Çin’inde yaşayan insanların günlük hayatını ayrıntılı ve canlı bir biçimde gözler önüne seriliyor. Yemek alışkanlıklarından giyim tarzlarına, şehir yaşamından eğlence kültürüne, dini uygulamalardan aile ilişkilerine kadar uzanan geniş bir yelpazede Tang toplumunun sosyal dokusu inceleniyor. İpek Yolu’nun getirdiği kültürel etkileşimler, başkent Chang’an’ın kozmopolit atmosferi ve farklı toplumsal sınıfların yaşam pratikleri tarihsel kaynaklara dayanarak yeniden canlandırılıyor. Akademik titizlikle yazılmış olmasına rağmen akıcı ve erişilebilir bir anlatı sunan bu eser, yalnızca tarih meraklıları için değil, Çin uygarlığının kültürel dünyasını yakından tanımak isteyen herkes için değerli bir başvuru kaynağı olma iddiası taşıyor.
İngiliz Hayal Gucu – 1. Elizabeth’ten 2. Elizabeth’e Fikirler Tarihi
Peter Watson, Çev. Yavuz Alogan, Say Yayınları, 2026, 528 s.
Peter Watson küçük, parçalı ve Avrupa’nın kenarında kalmış bir ada toplumunun nasıl olup da birkaç yüzyıl içinde dünyanın en etkili kültürel, bilimsel ve siyasal güçlerinden birine dönüştüğünü anlatırken kralları, kâşifleri, filozofları, bilim insanlarını, sanatçıları ve reformcuları aynı sahnede buluşturuyor. İngiliz Hayal Gücü, okuru I. Elizabeth döneminden II. Elizabeth çağına uzanan 500 yıllık bir fikir yolculuğuna çıkarıyor. Shakespeare, Newton, Darwin, Bacon, Virginia Woolf; Royal Society, Sanayi Devrimi, sömürgecilik, bilimsel devrim, modern roman, liberal düşünce ve imparatorluk fikri bu büyük anlatının parçaları haline geliyor.
Taze Otlar Üzerine – Antik Çağlardan Günümüze Bir Duygular Yelpazesi
Alain Corbin, Doğu Batı Yayınları, 2026, 190 s.
“Başlangıçta otlar vardı…” Toprağa eğilip otlar âlemini izlerseniz, size dünyanın insandan önceki hikâyesini ve ardından olup bitenleri anlatırlar. Alabildiğine çeşitli duygulanışlar, deneyimler, izlenimler halinde insanlıkta tezahür eden cezbedici, ayartıcı ama aynı zamanda gelgitli ve çekişmeli bir serüven! Alain Corbin bu hikâyenin farklı anlarını, insanın durduğu yahut geçtiği durakları, yaşadığı ruh hallerini şairler, yazarlar, ressamlar ve bir şekilde o esrarengiz dünyayla temas kuranlar üzerinden aktarıyor: Vergilius, Petrarca, Ronsard, Hugo, Thoreau, Whitman, Zola, Proust, Lamartine, Giono, Hardy …çobanlar, bahçıvanlar, çiftçiler ve ötekiler. Bir çiçek, bir tutam ot yahut uçsuz bucaksız bir çayır çocuklar ve yetişkinler, münzeviler ve dünyeviler, âşıklar ve kırık kalpler, vasatlar ve aristokratlar için farklı anlamlar taşır. Otların kültürel hafızadaki resmini çizen Corbin tarihsel evrimle birlikte hem bireyin hem toplumun otlarla kurduğu ilişkileri antik çağlardan günümüze dek değişip dönüşen anlamlar, duygular ve deneyimler yelpazesi içinde sunuyor. Yaşamın ana kahramanları iken zamanla seyirlik nesnelere dönüşen, alçaltılıp yüceltilen, sevilip nefret edilen otların neşeli ve kederli tarihini anlatıyor. Maddi ve mekanik bir modernite tabiatla kurduğumuz ilişkiyi yapmacık ve güdük hale getirdi, ancak Corbin uzaklaştığımız ama kopamadığımız o dünyaya bugün farklı yollarla geri döndüğümüzü, eski bir samimiyeti yeniden canlandırdığımızı, otlar üzerinden tabiatın bizdeki yansımalarını tekrar yakalamaya çalıştığımızı söylüyor. Önce otlar vardı, sonra da otlar olacak.
Osmanlı İmparatorluğu’nda Duygular – Erken Modern Çağda Siyaset Toplum ve Aile
Nil Tekgül, Çev. Bahar Tırnakcı, Koç Üniversitesi Yayınları, 2026, 216 s.
Erken modern Osmanlı toplumundaki siyasal, toplumsal ve ailevi bağları mercek altına alan Osmanlı Toplumunda Duygular, hem duygular tarihine hem de Osmanlı İmparatorluğu çalışmalarına yerinde bir katkı sunuyor. Siyasal söylemdeki sevgi (mahabbet) ve merhametten, topluluk ilişkilerindeki şükrana ve ev içindeki şefkate uzanan bir yelpazeyi kapsayan kitap, duyguların hem mikro hem de makro düzlemlerindeki rolünü ele alıyor.
Nasihatnameler, fermanlar ve şer’iyye sicilleri gibi birincil Osmanlı kaynaklarına dayanan çalışma, kimin ne şekilde korunma göreceğini belirleyen tartışmalı “koruma” (sıyânet) kavramının kültüre özgü ve tarihsel koşullara bağlı olduğunu; Osmanlı İmparatorluğu ile bizzat toplumun “farklılık siyaseti”ni nasıl hayata geçirdiğine dair tüm tartışmaların merkezinde bu kavramın yer aldığını öne sürüyor. Erken modern dönemde koruma ve korunmanın ne hissettirdiğini, Osmanlı tebaasının eşitsiz güç ve iktidar ilişkilerini nasıl kavramsallaştırdığını inceleyen kitabın temel savını, bu dönemde “koruma” kavramına anlamını veren unsurun duygular olduğu düşüncesi oluşturuyor. Kitap ayrıca “koruma/korunma”nın on dokuzuncu yüzyılda geçirdiği anlam değişiminin izini sürüyor ve modernleşme sürecinde duyguların toplumsal, siyasal ve ailevi ilişkiler içinde nasıl dönüştüğünü veya nasıl yitip gittiğini de araştırıyor. Duygular tarihinin şimdiye dek ihmal ettiği bir kültürü görünür kılan Osmanlı İmparatorluğu’nda Duygular, bu alanı küresel bir perspektifte genişletmeyi ve erken modern dönemde Osmanlı toplumunu daha derinlemesine ele almayı amaçlıyor. Nil Tekgül, Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyesidir.
Dört Devir Bir Kadın: Halide Edip Adıvar’ın Entelektüel Portresi
Mehtap Tanar, Beyoğlu Kitabevi, 2026, 456 s.
Halide Edib Adıvar onbaşı, hatip, sürgün, akademisyen ve muhalif entelektüel olarak modern Türkiye’nin en çalkantılı dönemlerinin hem öznesi hem de şahidiydi. Ne var ki bu çok-katmanlı kimlik çoğu zaman “edebiyatçı” sıfatının gölgesinde kaldı; siyasi bir figür olarak portresi ise bütünlüklü bir değerlendirmeye nadiren konu oldu.
Bu çalışma, Halide Edib’i ne kutsuyor ne de onu sadece edebi eserlerine hapsediyor. Aksine, onu hataları, sınırları ve dönemin iktidar mekanizmalarıyla kurduğu mesafeli kimi zaman yakın, kimi zaman kırılgan ilişkileriyle birlikte ele alıyor. 1908’deki Meşrutiyet heyecanından Milli Mücadeleni ateş çemberine, Cumhuriyetin kuruluş sürecindeki sivil
muhalefetten 1950’lerin gergin parlamenter deneyimine uzanan bu siyasi entelektüel biyografi, bu müstesna kadının fikir dünyasındaki süreklilikleri ve dönüşümleri ortaya çıkan yeni bilgilerin ışığında inceleyip değerlendiriyor. Bu kitap, Halide Edib’i merkeze alarak bir devrin panoramasını sunarken, aynı zamanda modern Türkiye’de fikir ile iktidar arasındaki gerilimin izini sürüyor. Çünkü insan sürülebilir; fakat fikir, her dönemde kendine yeni bir yol bulur. Ve Halide Edib’in hikâyesi tam da bu anlayışın hikâyesidir.
Savaş Kanunları (Wuzi – Sima Fa) Hasan Ali Yücel Klasikler
Sima Rangju , Wu Qi, İş Bankası Kültür Yayınları, 2026, 88 s.
Wu Qi (MÖ 440-381): Savaşan Beylikler Dönemi’nde yaşamış ünlü general, filozof ve devlet adamı. Yaşamı boyunca hiçbir savaşı kaybetmediği rivayet edilir. Sadece askerî dehasıyla değil, Chu Beyliği’nde yaptığı yönetim reformlarıyla da ünlüdür. Sima Rangju: Savaşan Beylikler Dönemi’nin efsanevi komutanlarından. Yaşamına dair pek az bilgi günümüze ulaşmıştır. Orduda disipline verdiği önemle tanınır. Savaşan Beylikler Dönemi (MÖ 475-MÖ 221), yalnızca sürekli askerî çatışmalarla değil, bu çatışmaların doğurduğu entelektüel canlılıkla da anılır. Bu dönemin askerî ve felsefi birikimi, daha sonra İmparator Shenzong döneminde Yedi Askerî Klasik adı altında toplanmıştır. Çin askerî düşüncesinin temelini oluşturan bu yedi klasiğin en önemlileri, Sun Zi’nin Savaş Sanatı ile birlikte Wu Qi ve Sima Rangju’nun eserleri Wuzi ve Sima Fa’dır. Bu iki metin, Savaşan Beylikler Dönemi’nin askerî değerlerini şekillendiren iki zıt felsefi kutbu temsil eder. Wuzi devletin iç düzenini, kaynaklarını ve askerî düzenini merkeze alan, pragmatik ve sonuç odaklı bir yaklaşımı benimser. Sima Fa ise Konfüçyüsçü ve törensel değerlere bağlı kalarak savaşın ahlâki meşruiyetini sorgulayan bir yaklaşımla, daha eski ve idealize edilmiş bir geleneği yansıtır.
Homo Viator – Yürüyen İnsan
Gabriel Marcel, Çev. Kenan Sarıalioğlu, Fol Kitap, 2026, 312 s.
Modern çağ, insanı çoğu zaman işlevlerine, ürettiklerine ve sabit kimliklerine indirger; rutinlerin, istatistiklerin ve bürokratik yapıların içinde kaybolan bireyi kendi varoluşuna yabancılaştırır. Fransız varoluşçuluğunun en özgün seslerinden Gabriel Marcel, Homo Viator ile bu indirgemeci ve mekanik insan imgesine karşı sarsıcı bir itiraz yükseltiyor. Marcel’e göre insan, tamamlanmış ve sınırları çizilmiş bir varlık değil, bitimsizce “yolda olan” bir varlıktır. Varoluş ise bir sahip olma ya da duraklama hâli değil, sürekli kendini aşma ve yeniden kurma eylemidir. Bu eylemin kalbinde yer alan umut, edilgin bir teselli değil, anlamsızlık ve çözülme karşısında varoluşu inatla açık tutan etkin bir yöneliştir. Bu çerçevede sadakat, sevgi, aile ve değerlerin kırılganlığı gibi temaların izini süren Marcel, modern zihnin dünyayı çözülecek bir “problem” olarak kavrama takıntısını, dünyayı içine dâhil olunacak bir “gizem” olarak deneyimleme fikriyle yüzleştiriyor. Bu köklü ayrımdan hareketle, teknik aklın kapattığı alanı yeniden düşünmeye açıyor. Anlamı nesnelerde değil, yürünen yolun kendisinde ve kurulan bağlarda arayan felsefi bir pusula görevi gören Homo Viator, modern insana unuttuğu o asıl yolculuğu hatırlatan gür bir uyanış çağrısı olarak etkisini bugün de koruyor.
Feminizm ve Felsefe
Genevieve Fraisse, Çev. Ayşen Sarıbaş, Minotor Kitap, 2026, 328 s.
Geneviève Fraisse’den, düşüncenin sınırlarını genişleten ve feminist teorinin kavramsal gücünü görünür kılan etkileyici bir davet: Geleneğin içine gir, onu yeniden yaz. Geneviève Fraisse, Feminizm ve Felsefe’de felsefenin tarih boyunca nasıl erkek egemen bir düşünce alanı olarak kurulduğunu sorgularken, feminist düşüncenin bu köklü geleneğe ne ölçüde müdahale ettiğini incelikli bir biçimde ortaya koyuyor. Simone de Beauvoir’dan günümüze uzanan bu düşünsel yolculukta Fraisse, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet fenomeninin politikayı da aşarak derin bir felsefi problem olduğunu gösteriyor ve okuru kavramların izini sürmeye davet ediyor. Demokrasi, eşitlik, rıza ve özgürleşme gibi temel kavramlar yeniden düşünülüyor; tarihsel metinler ve güncel tartışmalar kırılma anlarıyla birlikte ele alınıyor. Fraisse’in yaklaşımı hem eleştirel hem kurucu. Gelenekle hesaplaşırken onun dilini de dönüştürmeyi hedefliyor. Çünkü feminist felsefe, yalnızca dışarıdan bir itiraz değil, içeriden bir yeniden kurma çabası aynı zamanda.
Goya – Aydınlanma’nın Gölgesi
Tzvetan Todorov, Çev. Sezin Şahin, Epona, 2026, 312 s.
Goya yalnızca büyük bir ressam değil, aynı zamanda modern dünyanın eşiğinde duran bir
düşünür. Tzvetan Todorov da bu kitapta, Francisco Goya’nın eserlerini yalnızca sanat tarihi
içinde değil, Aydınlanma düşüncesiyle kurduğu karmaşık ilişki içinde okur. Gravürlerden
tablolara, savaş sahnelerinden karanlık vizyonlara kadar uzanan geniş bir yelpazede Goya’nın
sanatı, aklın yükselişi ile insanın karanlık tarafı arasındaki gerilimi görünür kılar. Saray ressamı olan Goya, aynı zamanda savaşın, deliliğin, şiddetin ve korkunun ressamıdır.
Onun sanatında modern dünyanın doğuşu kadar, modern insanın kırılganlığı da görünür hale
gelir. Goya’nın dünyası, Aydınlanma’nın umutlarını da gölgesini de taşır. Bu çalışma, modern sanatın doğuşunu ve modern insanın trajedisini birlikte
düşünmeye çağıran güçlü bir yorumdur.
Hatırlamanın Görüntüsü: Fotoğraf Bellek ve Temsil
Kolektif, Bağlam Yayıncılık, 2026, 156 s.
Fotoğrafın belleği; insan, doğa, makine ve arşiv arasındaki sınırların giderek eridiği bir çağda, hatırlamanın görsel biçimlerini yeniden tanımlıyor. Hatırlamak, çoğu zaman yeniden kurmaktır. Görüntü de bu yeniden kurma eyleminin en güçlü tanığıdır. Hatırlamanın Görüntüsü; bu tanıklığın farklı yüzlerini, izlerini ve kırılmalarını bir araya getirmekte; fotoğrafın belleği nasıl taşıdığını ve belleğin fotoğrafla nasıl dönüştüğünü anlatmaktadır.
Pınar Boztepe Mutlu, Özlem Demircan, Eda Çekil Konrat, Murat Kocakaplan, Nilay İşlek, Aslıhan Güçlü ve Ömer Kahraman’ın yazılarında oluşan bu çalışma, belleğin yalnızca geçmişle ilgili bir olgu olmadığını, çağdaş teknolojiler, toplumsal ilişkiler, cinsiyet politikaları ve ekolojik duyarlılıklar tarafından sürekli yeniden üretildiğini ortaya koymaktadır. Kitap, fotoğrafın bu dönüşüm içindeki rolünü anlamaya yönelik çok katmanlı bir düşünsel zemin sunar. Bir yandan belleğin kırılganlığını görünür kılar, diğer yandan görsel temsilin bugüne ve geleceğe dair potansiyellerini tartışmaya açar.
Gangster Filmlerinde Suç Olgusu – Sinemada Kriminolojik Bir İnceleme
Gülsün Tuncer , Sevil Yıldız, Nobel Akademik Yayıncılık, 2026, 140 s.
Suç, sinema ortaya çıktığı ilk zamanlardan beri filmlere konu olmuş, farklı yönleriyle beyaz perdede yerini almıştır. Zamanla bir film türü hâline gelen suç kavramını bilimsel açıdan ele alan araştırmacılar bu bilime kriminoloji adını vermişlerdir. Bilimsel olarak suçu ele alan kriminoloji, suça neden olan farklı teoriler geliştirmişlerdir. Dört bölümden oluşan çalışmanın ilk bölümünde, kriminoloji ve geliştirdiği suç teorileri açıklanmıştır. İkinci bölümde, sinemada suç filmleri ve suç filmlerinin alt türleri ele alınarak ayrıntılı olarak polis/dedektif filmleri, kara filmler ve gangster filmleri ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, çalışmanın yöntemi olan tür filmi eleştirisi açıklanmış ve olasılıklı olmayan amaçlı örneklem yöntemi kullanılarak örneklem grubu oluşturulmuştur. Çalışmanın son bölümünde; oluşturulan bu örneklem grubunda yer alan Scarface (1932), Bonnie and Clyde (1967), The Godfather (1972), American Gangsteri (2007) filmleri tür filmi eleştirisi yöntemiyle incelenmiştir. Çalışmada; gangster filmlerinde türün özelliklerini, türün bu özelliklerinin tarihsel olarak değişimlerini, gelişimini ve suç olgusunun dönüşümlerini incelemek amaçlanmıştır.







