İktidarın yargıyı kullanarak muhalefeti felç etmeye yönelik saldırılarından sonra çıplak bir gerçekle karşı karşıyayız: Bu sorun ancak halka başvurarak ve halkı seferber ederek çözülebilir. Bu, genellikle partiler tarafından seçim dönemlerinde söylenen klişe bir laf olarak anlaşılmasın. Mevcut sistem içi tüm mekanizmalar tıkandığı ve çözümler tükendiği noktada, tek çilingir halkın kendisidir. Halk, çaresizliğin çaresidir. Tek tek kaldığında birer “zavallı” olan, ama örgütlenip birleşip bir hedefe yöneldiğinde durdurulamaz bir sel haline gelen şeydir halk.
Türkiye böyle bir eşiğe geldi. Daha doğrusu, her ne pahasına olursa olsun devamını garanti altına almak isteyen mevcut iktidar tarafından getirildi. Cumhurbaşkanı adayı, belediye başkanları, yöneticileri iktidarın aparatı haline gelmiş yargı tarafından içeri tıkılan, bu da yetmeyince tarihte görülmemiş bir hukuksuzlukla (ve ihanetle) yönetimine el konulan, genel merkezine devlet gücüyle girilen ana muhalefet partisi ne yapabilir? Halkı seferber etmekten başka bir çare var mıdır? Kaldı ki, bu sadece CHP’nin sorunu değildir. İktidarın işine gelmeyen, devamını tehdit eden her türlü muhalif çıkış da benzer saldırılara maruz kalacaktır. Yani bu konu hepimizin meselesidir.
Fakat iktidarın bu uygulamaları geri tepecektir. Halkla ilişkisi zayıflayan, tabanı eriyen, rıza üretme potansiyelini yitiren iktidarların zora dayalı uygulamaları zayıflamanın ve erimenin daha da hızlanması sonucunu getirir. Çünkü bu uygulamalar toplumun tarihsel birikiminin duvarına çarpar. Bu önerme her toplum için doğru olmayabilir; devlet zoru bazı ülkelerde uzun süre iş görebilir, halk bastırılabilir. Ama Türkiye böyle ülkelerden değil. Türkiye toplumu, dünyadaki demokratik birikimi en güçlü olan toplumlardan biri. Ayrıca bizim modernite sürecimiz tedrici adımlarla, küçük reformlarla, uzlaşmalarla değil, köklü devrimlerle oluştu. Bu süreç geri döndürülemez, modernite kazanımları yok edilemez. Türkiye yeniden seçimlerin yapılmadığı veya formalite haline getirildiği monarşik bir rejime geri döndürülemez. Bizim modernite sürecimiz geri döndürülebilirlik eşiğini artık aşmıştır. Zaman zaman gerici odaklar güç kazanabilir, hatta iktidara bile gelebilir, aşınmalar yaşanabilir, ama geri dönüş olmaz. Toplum önünde sonunda tepkisi verir ve bu eğilimleri kusar, tarihin çöplüğüne gönderir.
Zorlu günler bekliyor Türkiye’yi. Ama toplumumuza, halkımıza güvenelim. Halkın tarihi ve bugünüyle devreye gireceği günler yaklaşıyor. Yeter ki bu dinamizmi seferber edecek bir politik çıkış örgütlenebilsin; tehlikeler fırsatlara dönüştürülebilsin.
***
Elinizdeki sayının oldukça geniş bir kapak dosyası var. Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden Gülseli Kırgıl ve Şimalnaz Beşyıldız’ın hazırladığı dosya “En görkemli mozaik: Biyolojik çeşitlilik” başlığı taşıyor. Akademisyenlerin ve uzmanların makaleleriyle katkı yaptığı dosyada biyoçeşitlilik farklı boyutlarıyla inceleniyor. Öte yandan biyoçeşitlilik krizi olgusuna ve koruma çalışmalarına özel bir önem veriliyor. Dosyamız bu kadarla da bitmiyor. Konuyla ilgili iki söyleşiyi gelecek sayıya bırakmak zorunda kaldık. Prof. Dr. Murat Türkeş ile iklim ve biyoçeşitlilik arasındaki ilişkiye odaklanılan söyleşi ve Doç. Dr. Banu Şebnem Önder ile biyoçeşitliliğin önemli bir boyutu olan genetik çeşitlilik üzerine yaptığımız söyleşiyi gelecek sayımızda okuyacaksınız.
***
Dergimiz matbaaya giderken arkadaşımız Özgür Can Özüdoğru’nun
anneannesinin vefat ettiğini haber aldık. Özgür’ün ve Kabakçı ailesinin
acısını paylaşıyor, başsağlığı diliyoruz.
Dostlukla kalın…







