Ender Helvacıoğlu
Devletin zor ve rıza üretim mekanizmalarından söz edilir hep. Devlet aygıtının en genel sınıflandırılmasıdır bu. Ordu, güvenlik güçleri, legal-yarı legal-illegal milisler, kontrgerilla gibi derin örgütlenmeler, zor mekanizmasının örnekleridir. Rıza üretim mekanizmalarının başında din ve kurumları gelir; medya, üniversiteler vb. diye devam eder.
Ama bunlar da yetmez. Görmüş geçirmiş devletler -özellikle kritik durumlarda- başka mekanizmalara da ihtiyaç duyarlar.
Devletin en önemli niteliği, toplum üzerinde “sınıflar-üstü” ve “ideolojiler-üstü” olduğu yanılsaması yaratmasıdır. Faniler tepişirler ama devlet bu çatışmalara yukardan bakan ve “tarafsız” biçimde hüküm veren hakem rolündedir. Bu yanılsamanın korunması devlet açısından hayatidir. Eğer tahrip olursa, zor ve rıza mekanizmaları da dumura uğrar, etkileri azalır.
Günümüz Türkiye’sinde, özellikle başkanlık (giderek tek adamlık) rejimine geçildiğinden beri böyle bir durumu yaşıyoruz. AKP devleti ele geçiriyor, devlet kurumlarını kendi politikalarının araçlarına dönüştürüyor ve dolayısıyla devlet, halk nezdinde hakemlik niteliğini (yanılsamasını) yitiriyor. İktidara ve AKP’ye muhalefet eden devlete muhalefet etmek zorunda kalıyor ki bu, devlet için tehlikelidir.
İşte devletin zor ve rıza mekanizmalarının tarafsızlık yanılsamasını yitirdiği böyle durumlarda başka mekanizmaların devreye girmesine ihtiyaç duyulur: Devletin arınma (sıyırma) mekanizmaları. Devlet zeytinyağı gibi üste çıkmayı becermek zorundadır; yoksa maazallah halk, iktidarı yıkacağım derken devleti de yıkıverir.
Nedir bu mekanizmalar?
Kusma mekanizması: Bazı günah keçileri tespit edilir ve bunlar feda edilir. Parça feda edilerek (kusularak) bütün kurtarılmaya çalışılır. Devlet özeleştiri yapar, “kandırıldık” der, halkından özür diler. Sızma olmuştur ama tespit edilmiş ve hakkından gelinmiştir. FETÖ olayında bunu çarpıcı biçimde yaşadık; sanırım yine yaşayabiliriz.
Örneğin “çeteler teorisi” bu mekanizmanın unsurlarından biridir. Olumsuzluklar çetelere indirgenir. Devletin içine sızmış çeteler vardır, bunlar tespit edilir, dağıtılır ve böylece devlet arınmış olur. Dahası, böylece devlet gücünü de kanıtlamış olur.
Devlet adamları ve devletin adamları (bu ikisi farklı şeyler) bu mekanizmayı kabul etmek zorundadırlar. Devlet işinin fıtratında vardır feda edilebilmek. Devletin adamları kolayca feda edilebilirler; devlet adamları ise daha zor. Ama durum kritikse onlar da feda edilebilir.
Devlet(in) adamlarının devreye girmesi: Devletin her yerde adamları vardır ve her yerde devlet adamları vardır. Devletin adamları bir anlamda devlet mekanizmasının proleterleridirler. Alengirli işler, kirli işler, derin işler bunlara yaptırılır ve kolayca feda edilebilirler. Devlet adamları ise -deyim yerindeyse- devletin burjuvalarıdır. Bir örnek vermek gerekirse Bahçeli devletin burjuvasıdır, Yeşil ile proleteri (Bu yaptığım burjuvazi-proletarya benzetmesi için Marksistler beni affetsin lütfen; bir şey anlatmaya çalışıyorum).
Devletin adamlarını geçelim, devlet adamlarına gelelim. İktidarda, muhalefette, en sağcısından en solcusuna her partide, bütün kurumlarda, hayatın her alanında devlet adamları bulunur. Devletin adamlarını tespit edebilir ve kovalayabilirsiniz; ama devlet adamları öyle değil, bunlar maaşlı eleman değildirler. İşin doğallığı içinde, sanki eşyanın tabiatı gereği, devlet adına konuşurlar. Kritik durumlarda devreye girerler. İtidale (sağduyuya) davet ederler; daha doğrusu devlete davet ederler. Bazıları çürümüş düzene karşı mücadele ederler; gerçekten mücadele ederler, ama düzeni temizlemek için.
Devlet gücüyle ayar çekme: Hepiniz fark etmişsinizdir: Silivri’ye giren çoğu kişi, girdiği gibi çıkmıyor. Yeni bir olay değil, kurulduğundan beri böyle. Deneyimlemediğim için tam bilemiyorum ama sanırım orada devlet ile karşılaşıyorlar. Rüyada aksakallı dedeyle karşılaşmak gibi bir şey. Veya rehabilite merkezi gibi…
AKP iktidarı bu mekanizmayı çok beceriksizce çalıştırıyor; tehdit, şantaj, para gibi mafyatik yöntemler kullanıyor. Bu nedenle bir dönem bu mekanizmayı çalıştıranlar bir sonraki dönem mekanizmanın muhatabı haline geliyorlar.
Oysa ayar çekme, “panoptikon yöntemi” ile yapılmalıdır. (Panoptikon, İngiliz düşünür Jeremy Bentham’ın tasarlamış olduğu cezaevi inşa modelidir. İsteyen internetten ayrıntıları öğrenebilir.) Mahkûmun devleti hissetmesi ve içselleştirmesi sağlanmalıdır. Beceriksiz yöntemler, başarılı dahi olsalar, en fazla mahkûmu devletin adamına dönüştürür. Ama panoptikon yöntemi devlet adamı yaratır.
Yapıştırma mekanizmaları: Kriz derinleştiğinde, toplumda homurdanmalar yükseldiğinde, hatta toplum içindeki çatışmalar iktidar ve devlet katında da çatlaklar yaratmaya başladığında devreye giren, “beka” kod adlı bir mekanizmadır. Genellikle “milli birlik ve bütünlük” diye ifade edilir. Durum daha da vahimse, “kardeşlik”, “demokrasi”, “barış” gibi kavramlar da kullanılabilir. Bunlar, içleri boşaltıldığında, çok etkili yapıştırıcı kavramlardır. “Birliğe, bütünlüğe, kardeşliğe, barışa, demokrasiye karşı mı çıkıyorsun?” denir.
Öyle bir konu gündeme getirilir ki, iktidarından muhalefetine, en sağcısından en solcusuna (birlik, bütünlük, kardeşlik, demokrasi, barış düşmanları hariç!) herkes bir araya getirilir, birbirine yapıştırılır. Ulvi bir konu vardır, herkes bir tarafından tutmaya davet edilir. Aslında devlete davet edilir.
Burada kritik bir nokta daha var: Davet eden devlet ille de yerel devlet olmayabilir. Daha doğrusu bazen yerel devlet başka bir devlet adına yapıştırıcılık işlevi görebilir. Buna mecbur kalındığı söylenir. Bölgede yeni bir düzen kurulmaktadır, bunu okumayan kaybedecektir. Öyleyse hep birlikte okuyalım, dersimizi çalışalım.
***
Arınma ve sıyırma mekanizmalarının bile işe yaramadığı dönemler olabilir. Bu duruma “devletin sonu” diyoruz; yani sıyıramama durumu…
Böyle durumlarda iş halka ve -varsa- öncülerine düşer. Ya yeni bir devlet kurulacaktır ya da çöküş, dağılma ve parçalanma yaşanacaktır. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’nin çöküş ve parçalanma sürecinde emperyalizmden kurtarılmış toprak parçası olarak kurulmuştu. Sovyetler Birliği Rus Çarlığının, Çin Halk Cumhuriyeti Çin İmparatorluğunun küllerinden doğmuştu. Ulusal kurtuluşçu ve sosyalist devrimlerden hoşlanmayanlar, İngiltere’nin, Fransa’nın, ABD’nin kuruluşlarından esinlenebilirler. Tabii, kellelerine dikkat ederek.
Bugün AKP iktidarı altındaki Türkiye hızla böyle bir ikileme doğru ilerliyor. Devletin bütün mekanizmaları yerlerde sürünüyor. Halkın ve öncülerinin yeni bir cumhuriyet, yeni bir devlet kurmasının dışında bir seçenek görünmüyor. Bu seçeneğin “misak-ı millisinin” sınırları nerede başlar nerede biter, nasıl bir ortak vatan kurulur, kurulabilir mi, kurucuların uluslaşma süreçleri nasıl ortaklaştırılabilir, yeni yapıştırıcı ne olabilir (örneğin emek mi?)?
Bu soruların tartışılacağı bir komisyon mu kurmalı? Ama önce o komisyonun meclisini kurmak gerek.






