Ana Sayfa Dergi Sayıları 262. Sayı Evrensel adaletsizliğin öyküleri: Devrimin Kızı

Evrensel adaletsizliğin öyküleri: Devrimin Kızı

2982

Leman Atalay

Kapitalizmin dünya ölçeğinde yarattığı yıkımı insan hayatı üzerinden izleyen, savaşın ve sömürünün açtığı yaralara yakından tanıklık eden bir yazardır John Reed. Bu yönüyle tanınır; ancak ülkemizde daha az bilinen başka bir yanı daha vardır: öykücülüğü.
Devrimin Kızı, John Reed’in bu alandaki eserlerini bir araya getiren ve yayımlanmış tek öykü kitabıdır.
John Reed, 22 Ekim 1887’de Amerika Birleşik Devletleri’nde doğmuş; 20. yüzyılın başında devrimleri, savaşları ve sınıf mücadelelerini bizzat gözlemlemiş bir gazeteci, yazar ve sosyalisttir. O, yalnızca olup biteni kaydeden bir yazar değil, çağının siyasal ve sınıfsal çatışmalarına doğrudan tanıklık eden ve bunları devrimci bir sorumlulukla yazıya döken bir isimdir. Gazeteciliği onun için tarafsız bir meslek değil, tarih karşısında alınmış bir tutumdur.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Avrupa’da bulunan John Reed; Sırbistan ve Bulgaristan’da savaşın yıkıcı etkilerini yerinde gözlemledi. Emperyalist savaşa karşı duruşunu yazılarına taşıdı; yaşanan trajediler, yıkılan hayatlar ve derinleşen toplumsal çatışmalar hem haberlerine hem de edebi metinlerine yansıdı.
1917’de Rus Devrimi’ni izlemek üzere Moskova’ya giden John Reed, yaşadıklarını Dünyayı Sarsan On Gün adlı eserinde kayda geçirdi. Bu kitap, devrimin ilk elden tanıklığını sunan en önemli metinlerden biri olarak kabul edilir.
1920 yılında Bakü’de katıldığı bir toplantı sırasında tifüse yakalanan John Reed, henüz 32 yaşındayken Moskova’da yaşamını yitirdi. Kısa ömrüne rağmen geride bıraktığı metinler, devrimleri ve sınıf mücadelelerini anlamak isteyenler için hâlâ güçlü ve sarsıcı bir kaynak olmayı sürdürüyor.

Parçalı hayatlar, ortak bir çığlık
Devrimin Kızı’nı bitirdiğimde elimde tuttuğum şey yalnızca bir kitap değildi; farklı hayatların, farklı coğrafyaların ve farklı mücadelelerin birleştiği uzun bir yolculuktu. Kitap, tek bir olay örgüsüne sahip bir roman değil; her biri kendi dünyasını kuran kısa öykülerden oluşuyor. Bu nedenle üzerine yazmak başta zorlayıcıydı: Nereden başlanmalı, hangi öykü öne çıkarılmalı, karar vermek kolay değildi.
Her öyküde insanın direnişi, umudu ve kimi zaman da çaresizliği var. John Reed, sıradan insanların yaşamlarını öylesine içten bir dille anlatıyor ki karakterler bir anda okurun hayatına dahil oluyor. Okurken devrimin yalnızca tarihsel bir olay değil, insanların umutlarının, hayal kırıklıklarının ve gündelik mücadelelerinin bir parçası olduğunu hissediyorsunuz.
Kitabın beni en çok etkileyen yönü, yazarın güçlü gözlem yeteneği. Toplumsal adaletsizlik, ekonomik eşitsizlik, işçi sınıfının mücadelesi, grevler ve sınıf çatışmaları Reed’in kaleminde canlı bir gerçekliğe dönüşüyor. İşçilerin hakları için verdikleri mücadeleler, aralarındaki dayanışma ve zor koşullar altında ayakta kalma çabaları her satıra siniyor.
Bu öykülerin çoğu, John Reed’in muhabir olarak bulunduğu Batı Avrupa şehirlerinde yaşanan gerçek olaylardan besleniyor. Yazar, bir haberinde bu atmosferi şöyle anlatır:
“Size uygar Avrupa’dan sayfalar dolusu dehşet sahnesi yollayabilirim. Paris’in ıssız, karanlık, kasvetli sokaklarında…”

Marcelle: özgürlük ve çelişki
Kitaptaki en çarpıcı öykülerden birinde Marcelle ile tanışırız. Bir kafede oturmuş, arkadaşlarına ailesini anlatmaktadır; sanki kirli bir geçmişten söz ediyormuş gibi. Oysa Marcelle, devrimci bir ailenin kızıdır; bir işçi liderinin çocuğudur. Ancak yoksulluk içinde geçen çocukluğu, onu zenginlerin dünyasına özendirmiştir.
Fred, Marcelle’in yaşadığı çelişkinin kaynağını çok net görür: Onu “yoldan çıkaran” şey ahlaki bir çöküş değil, dünyayı yönetenlerin insan ruhunu itibarsızlaştırmasıdır. Diyalog burada yalnızca iki karakterin konuşması değil, sınıf mücadelesinin ve patriyarkanın açmazlarını görünür kılan bir kırılma noktasıdır:
“Peki sen ne istiyorsun?” der Fred.
“Özgür olmak istiyorum,” diye cevap verir Marcelle.
“Göremiyorsun, değil mi?” diye bağırır Fred. “Babanın istediği özgürlük erkekler içindi, kadınlar için değil!”
“Eh yani…” diye omuz silker Marcelle, “Erkekler ve kadınlar farklı. Babam haklıydı. Kadınlar saygıdeğer olmalılar!”
“Kadınların başka bir kuşağa ihtiyaçları var!”
Bu konuşmanın ardından Reed’in anlatısı, bireysel bir hikâyeden toplumsal bir yargıya evrilir:
“Yeryüzünün efendileri insanlığın maneviyatını akıl almaz bir şekilde itibarsızlaştırmış, özgürlüğe susayan insanlar korkunç bir biçimde cezalandırılmışlardı.”

Evrensel bir gerçeklik
İşte bu dehşet, Reed’in öykülerinde hem bireysel hem toplumsal bir çığlığa dönüşür. Öyküler farklı şehirlerde, farklı karakterlerle geçse de yaşanan vahşet ve adaletsizlik ortak ve evrenseldir.
Her öykü yeni bir pencere açar ve okur o pencereyi kapatmak istemez. Karakterlerin hikâyeleri bellekte kalır. John Reed’in dili akıcı, anlatımı samimidir; bu da öyküler arasında geçişi bir okuma deneyiminden çok bir yolculuk hâline getirir.
Devrimin Kızı, devrimleri yalnızca tarih kitaplarından öğrenmek isteyenler için değil, insanı, yaşamı ve mücadeleyi merak eden herkes için okunması gereken bir eser. Öyküler arasında dolaşırken insan olmanın anlamını, umudun gücünü, dayanışmanın önemini ve sınıf mücadelesinin kolektif etkisini yeniden düşünüyorsunuz.
Bugünden baktığımızda ise ne yazık ki tablo çok değişmiş değil: Zalimler hâlâ yerinde, güçlüler hâlâ adaletsizlik üretiyor, emekçilerin mücadelesi hâlâ duyulmak için direniyor.
John Reed’in yüz yıl önce tuttuğu bu kayıtlar, bugün hâlâ ürkütücü bir ayna gibi karşımızda duruyor.

-Devrimin Kızı, John Reed, Alakarga Yayınları, 176 s.