Hüseyin Karakuş
Benim uydurduğumu sanmayın. Modern tıp ve psikiyatri literatürüne girmiş bir sendromdan söz ediyorum. Wikipedia’da araştırabilirsiniz. Bu kavram ilk kez, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki pratisyen hekimler ve sosyal hizmet uzmanları arasında, hastaların yaşadığı kronik anksiyete, depresyon ve yorgunluğun, yaşanılamaz hale gelmiş bir hayatı ifade etmek için kullanıldı. “Bok Gibi Hayat Sendromu” (Shitty Life Syndrome – SLS), bireysel ruh sağlığı krizlerini, biyolojik veya genetik arızalarda değil, bireyin içinde bulunduğu yıkıcı maddi ve sosyal koşullarda aramaktadır.
“Bok gibi hayat sendromu” ya da kısaca SLS, klinik bir terim değildir. Sosyo-tıbbi bir gözlem olarak doğmuş ve literatüre geçmiştir. Terimin ilk kullanımları, hekimlerin, hastalarına yazdıkları antidepresanların veya önerdikleri nefes egzersizlerinin, hastanın yaşadığı derin yoksulluk, güvencesiz barınma koşulları ve kronik işsizlik karşısında hiçbir anlam ifade etmediğini fark ettikleri bir çaresizlik anına dayanmaktadır. Bu bağlamda SLS, bir hastalık değil, bir “durum” olarak tanımlanır.
Geleneksel psikiyatri, depresyonu ve anksiyeteyi genellikle “idiopatik” yani bir nedene bağlı olmayan veya içsel kimyasal dengesizliklerden kaynaklanan bozukluklar olarak ele alma eğilimindedir. Ancak SLS öncüleri olan David Rosenhan ve R.D. Laing gibi uzmanlara göre ruhsal hastalıklar, sıklıkla toplumsal etkilerin ve baskıcı sosyal yapıların bir sonucu olarak ortaya çıkar. SLS, bireyin “dayanıksızlığını” suçlamak yerine, siyasetin ve toplumun bireyi taşıyamayacak kadar ağır yükler yüklediğini savunur.
Bu kavramın ortaya çıkışında, neoliberal ekonomi politikalarının yarattığı sosyal güvenlik ağlarındaki aşınma büyük rol oynamıştır. Eğer bir birey, kirasını ödeyemediği için uyuyamıyorsa veya çocuğunun okul masraflarını karşılayamadığı için panik atak geçiriyorsa, bu durumu “Yaygın Anksiyete Bozukluğu” olarak etiketlemek, asıl sorunu görmezden gelmektir. SSRI (Seçici Serotonin Geri Alım İnhibitörleri) grubu ilaçlar, bu gibi durumlarda bir “yara bandı” görevi görse de, sorunun kaynağı olan maddi yoksunluğu ortadan kaldıramaz. Psikiyatri endüstrisi aslında pansuman tedbirlerle sisteme yönelik öfkeyi bireyselleştirmeye ve uyuşturmaya hizmet etmektedir.
Türkiye’de 2024-2026 dönemi, SLS kavramının uygulanabilirliği açısından laboratuvar niteliğinde bir ortam sunmaktadır. Derinleşen ekonomik kriz, hiperenflasyonist baskılar ve sosyal devlet mekanizmalarındaki zayıflama, geniş halk kitlelerini SLS’nin temel bileşenleri olan yoksulluk, borçluluk ve gelecek kaygısı kıskacına almıştır.
Açlık ve yoksulluk
Türkiye’de geçim koşullarını analiz eden en temel veriler, TÜRK-İŞ tarafından her ay düzenli olarak yayımlanan açlık ve yoksulluk sınırı araştırmalarıdır. Bu veriler, bir ailenin sadece hayatta kalabilmesi için gereken asgari tutarın, resmi gelirlerin nasıl çok üzerine çıktığını göstermektedir. 2026 yılı için belirlenen 28.075 TL tutarındaki asgari ücret, yılın ilk ayında dahi açlık sınırının (31.223 TL) altında kalmıştır. Bu durum, milyonlarca insanın çalışmasına rağmen temel gıdaya erişimde zorlandığı “çalışan yoksullar” sınıfını büyütmektedir. SLS perspektifinden bakıldığında, açlık sınırının altında yaşayan bir bireyin hissettiği depresyon, tıbbi bir bozukluk değil, biyolojik bir hayatta kalma uyarısıdır.
Enflasyon ve borç yükü
Türkiye’deki enflasyon sarmalı, sadece satın alma gücünü değil, bireylerin “gelecek tasarımı” yapma yetisini de yok etmektedir. 2025 yılı sonunda resmi yıllık enflasyon %30,9 olarak gerçekleşse de, bağımsız araştırma grupları (ENAG) bu oranının %56,14 civarında olduğunu belirtmektedir. Özellikle barınma (%45,4) ve gıda (%31,7) gibi temel harcama kalemlerindeki artışın genel enflasyonun üzerinde seyretmesi, alt ve orta gelir gruplarının yaşam kalitesini doğrudan sabote etmektedir.
İstanbul Planlama Ajansı (İPA) tarafından yapılan araştırmalar, bu ekonomik baskının bireylerin ruh haline nasıl yansıdığını açıkça göstermektedir. 2025 sonu itibarıyla toplumun %38’i kendini “kaygılı”, %24’ü ise “mutsuz” olarak tanımlamaktadır. Daha da çarpıcı olanı, halkın %80’inden fazlasının ekonominin yanlış yolda olduğuna inanmasıdır. Borçluluk oranları ise SLS’nin en güçlü tetikleyicilerinden biridir; nüfusun önemli bir kısmı sadece kredi kartı asgari tutarlarını ödeyebilmekte, %9’luk bir kesim ise borçlarını hiç ödeyememektedir.
Türkiye’de “bok gibi bir hayat” sadece düşük gelirli olanlar için değil, aynı zamanda gelirini her geçen gün kaybeden ve sınıf düşen geniş bir kitle için de geçerlidir. 2025 yılında Türkiye’de antidepresan kullanımı rekor seviyeye ulaşmıştır. Satılan kutu sayısı, 2016 yılındaki 45,1 milyondan 2025’te 71,5 milyona çıkarak son on yılda yaklaşık %60’lık bir artış göstermiştir. Sadece 2024 ve 2025 yılları arasındaki bir yıllık tüketim farkı 6 milyon kutu civarındadır. Bu artışın arkasındaki nedenler sadece klinik depresyonun yaygınlaşması değil, aynı zamanda insanların ekonomik zorluklar, işsizlik, borç sarmalı ve gelecek kaygısı ile başa çıkma aracı olarak ilaca sığınmasıdır.
Türkiye’deki antidepresan kullanımı, SLS’nin belirli gruplar üzerinde yoğunlaştığını göstermektedir.
Cinsiyet: Antidepresan reçetelerinin yaklaşık %70’i kadınlara yazılmaktadır. Bu durum, kadınların Türkiye’deki ekonomik krizden, artan ev içi şiddetten ve toplumsal baskılardan orantısız şekilde etkilendiğine işaret etmektedir. Kadınlar, SLS’nin hem kurbanı hem de bu durumu ilaçlarla yönetmeye çalışan ana gruptur.
Yaş: 36-50 yaş aralığı kullanımda ilk sırada yer alsa da, son yıllarda gençler arasındaki artış alarm vericidir. Gençler için SLS, sadece bugünkü yoksulluk değil, aynı zamanda bir “gelecek yokluğu” olarak görünmektedir.
Bölgesel farklar: Batı ve İç Anadolu’daki büyük şehirlerde kişi başına düşen antidepresan kullanımı, diğer bölgelerin iki katına kadar çıkabilmektedir. Şehir hayatının getirdiği yüksek kira, ulaşım stresi ve sosyal izolasyon, SLS’nin kentsel bir sendrom olma özelliğini pekiştirmektedir. Ülkede intihar olgularında da dikkat çekici artış vardır. 2024 yılı verilerine göre kaba intihar hızının en yüksek olduğu iller Karaman, Bartın ve Aydın olarak kaydedilmiştir. İstanbul ve Ankara gibi büyük metropoller toplam sayı bakımından önde olsa da, Anadolu’nun görece daha küçük şehirlerinde artan intihar hızları, ekonomik krizin ve sosyal izolasyonun taşrada daha yıkıcı etkiler yaratabildiğini göstermektedir.
Anlattıklarımla bunalttım sizi değil mi. Ne yapayım? Hep birlikte “bok gibi bir hayat” yaşıyorsak, bilincim ve mesleğim bunu anlatmayı gerektiriyor.







