Ana Sayfa Bilim Gündemi Egemenler, emekçiler, din ve laiklik

Egemenler, emekçiler, din ve laiklik

5632

Ender Helvacıoğlu

Aslında bu hafta için başka bir yazı hazırlamıştım. Ama Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in, 168 aydının ve binlerce yurttaşın imzaladığı “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” metnini hedef göstererek dava açacağını söylediğini duydum (Ben de o 168 kişiden biriyim ve bundan onur duyuyorum). Bu nedenle yazımın konusunu değiştirerek, 10 yıl kadar önce yazdığım bir makalenin egemen sınıfların ve emekçilerin din, dünyevilik ve laiklik kavramlarına nasıl yaklaştıklarına ilişkin bölümünü okurlara sunuyorum.

***

Tarih boyunca egemen sınıf üyelerinin uygulamalarına ve yaşamlarına bakıldığında, benimsedikleri dinlerin kurallarına, yasaklarına, önerdiği yaşam biçimine uymadıkları, kendilerini dinsel çerçeve ile sınırlamadıkları rahatlıkla görülebilir. Tanrıların buyrukları egemen sınıfları pek bağlamaz. Buna o sınıfın bir parçası olan üst düzey din adamları da dahildir.

Yönetici sınıf üyeleri konumları gereği son derece dünyevi olmak zorundadırlar. Savaşlar dua edilerek kazanılamaz. Ülkeler Tanrı’ya yakararak fethedilemez. Devletler göklerden gelecek talimatlara göre yönetilemez. Ekonomi dinsel dogmalara göre işletilemez. Devlet ve ekonomi çarklarını döndürme işi maneviyat kaldırmaz. Sürekli değişen koşulları ve sürekli çatışan çıkarları gözetme zorunluluğu dogmayı hiç kaldırmaz.

Dolayısıyla egemen sınıflar isteseler de dindar olamazlar. Ama dinci olmak durumundadırlar. Dincilikleri dünyeviliklerinden kaynaklanır. Savaşlar askerleri ustalıkla yöneterek kazanılır, ama askerler ancak “Allah! Allah!” diye savaştırılabilir. Kölelerin, serflerin, emekçilerin çalıştırılması ve sömürünün sürdürülebilmesi için maddi zor araçları yetmez, sömürülenlerin de benimseyecekleri manevi araçlara ihtiyaç vardır; dinlerin işlevi budur. Sömürücüler çok küçük bir azınlık sömürülenler çok büyük bir çoğunluk oldukları için, sömürünün devamı ancak çok çok büyük, tartışılmaz ve ulaşılmaz (halkın dokunamayacağı kadar soyut) bir “görevli” ile sağlanabilir: Tanrı!

Görüldüğü gibi egemenler kendi işlerini yaparken sonuna kadar dünyevidirler (seküler), ama işleri ancak halkı uyutarak sürdürülebileceği için dini kullanırlar (dincidirler). Yani sürekli ve sürekli din ile dünya işlerini birleştirmek ve uyumlulaştırmak zorundadırlar. Dolayısıyla laik değildirler. Toparlarsak egemen sınıflar dünyevi, dinci ve anti-laiktirler.

Temsil ettikleri düzen, başlarda sahip olduğu ilericilik barutunu ne kadar tüketir, üretim araçlarının gelişimi önünde ne kadar engel haline gelmeye başlarsa, o kadar dinci ve anti-laik olurlar; dünyevilikleri de o kadar sırıtır. Din ile dünya işlerini birleştirmekte ne kadar ileri giderlerse, din ile dünya işleri arasındaki çelişki de o kadar keskinleşir. Doğrusu zor zanaat! Dünyevi işleri yürütmek için her an hem halkı hem de Tanrı’yı aldatmak zorunda olmak…

Halka önerdikleri (dayattıkları) ile kendi yaptıkları arasındaki açının giderek büyümesi ve bu açının yalan ile doldurulması gereği, “saray dinleri”nin iğrenç yapısını belirlediği gibi, egemen sınıf üyelerinin günlük yaşamlarını ve kişiliklerini de belirler. Aristokratlardan büyük burjuvazinin üyelerine, Roma imparatorlarından Osmanlı padişahlarına ve en çok da “din babaları”na kadar egemen sınıfların yaşamları bilinir.

***

Peki, yönetilenler, emekçi kitleler dini nasıl yaşarlar? Günlük yaşamlarında din ne kadar işlevlidir, dine ne kadar ihtiyaç duyarlar? Görünüşte olduğundan ve sanıldığından çok daha az olduğunu söyleyebiliriz.

Örneğin evin bütçesi nasıl hazırlanır? Ayın sonu nasıl getirilir? Toplu halde dua ederek mi, yoksa gelir-gider dengesinin kuruş kuruş hesaplanarak sağlanmaya çalışılmasıyla mı? Her ayın başı kira için kapıya dayanan ev sahibine “Allah versin” denilebilir mi? Dense bile kabul görür mü? Ne kadar dua edilirse edilsin Allah kirayı verir mi? Sınava girecek çocuğun başarılı olması için sadece Tanrı’ya yakarmakla mı yetinilir, yoksa mümkün olduğunca bütün olanaklar seferber mi edilir? Bütün bu bilimsel gerekler yerine getirilmezse, Allah -ne kadar yalvar yakar olunsa bile- zihin açıklığı verir mi? Aile bireylerinden biri hasta olduğu zaman “sağlık duası”na mı çıkılır, yoksa ilaç içilip, aşı olunup, olmadı doktora mı gidilir? Bütün bu bilimsel gerekler yerine getirilmezse, herkes bilir ki, Allah hasta bireyi mikroplardan ve virüslerden korumayacaktır. Sadece maddi konular değil manevi sorunlar da dünyevi yöntemlerle çözülür. Komşu kızına sevdalanan delikanlı, işin Allah’a kalmasını istemez; sorunu kendi yetenekleriyle çözmesi gerektiğini bilir, bin bir taktik geliştirir.

Halk -ne kadar inançlı ve dindar olursa olsun- günlük işlerini dini kurallara göre yürütmez; hatta mümkün olduğunca dine başvurmadan yürütmeye çalışır.

Din, emekçi kitlelerin günlük yaşamında birkaç biçimde gündeme gelir. Birincisi, ritüeller olarak. Namaz kılmak, cumaya gitmek, oruç tutmak, cenaze işleri gibi… Bunların dünyevi işlerle bir ilgisi yoktur; dinsel inancın gerekleri yerine getirilir.

İkincisi, manevi (psikolojik de diyebiliriz) destek anlamında. Bütün bilimsel gerekler yerine getirildikten ve dünyevi tedbirler alındıktan sonra, ek olarak Tanrı’ya yakarılır ve ondan yardım talep edilir (Ailenin gücünün elverdiği her türlü hazırlık yapıldıktan sonra, sınava giden çocuğu “Allah zihin açıklığı versin” diye uğurlaması örneğin).

Üçüncüsü, güç yetmediğinde, çaresiz kalındığında… Her türlü dünyevi araç kullanılmasına ve tedbir alınmasına karşın sorun çözülememişse, mevcut olanaklar bu sorunu çözmeye yetmemişse, Tanrı’ya başvurulur. Herkes bilir ki, bu başvuru, sorunu çözebilmek için değil, soruna katlanabilmek içindir.

Çaresizlik konusu önemlidir, çünkü her türlü inancın ve tabii dinsel düşünce biçimlerinin kökeninde bu yatar. “Çaresizliğin çaresi” olarak gündeme gelmiştir inançlar ve din. Bu tabii, on binlerce yıllık bir yanılsama: Maddi dünyayı doğaüstü yollarla etkilemeye çalışma yanılsaması. Büyüsel ve dinsel düşüncenin kökeni…

İnsanlar, on binlerce yıl aslında katıksız bir dünyevi yaşam sürmüşlerdir; tıpkı diğer hayvanlar gibi. Kutsallaştırma olgusu ve inançlar, bazı olguların ve süreçlerin ufka girmesi (farkına varılması) ama henüz nedenlerinin açıklanamaması durumunda gündeme gelmiştir. Açıklayabildiklerimiz ve hakim olduklarımız bilimin (tekniğin), henüz açıklayamadıklarımız ve hakim olamadıklarımız ise dinin (inançların) alanını oluşturmuştur. Somut ihtiyaçlarını karşılamanın peşindeki eski çağ insanı rastlantısal sandığı olayların bir şekilde üstünden gelebilmek için neden ile sonuç arasındaki -henüz maddi olarak açıklayamadığı- halkaları çeşitli doğaüstü güçler ile tamamlama yolunu tutmuştur. Açıklayamadıklarımızı “açıklamanın” yoludur inançlar (büyü, din vb). Daha doğrusu yapamadıklarımıza ve açıklayamadıklarımıza katlanmanın yolu…

Sıradan halk kitleleri sahip olduğu dünyevi araçlarla çözemediği sorunlarına katlanmak için (çözmek için değil) başvurur Tanrı’ya ve dine. Tanrı, son sığınaktır; manevi bir sığınak.

Toplam olarak bakıldığında, egemenlerin tersine, emekçi kitlelerin günlük yaşamlarında din ile dünya işlerini mümkün olduğunca ayırmaya çalıştıkları görülür. Bu nedenle emekçiler inançlıdırlar, ama laiktirler. Bilinçli ve kuramsal temelli değil, doğal bir laikliktir bu; yaşamın doğal akışından kaynaklanır.

Aslında “laik” sözcüğünün köken anlamı da bunu gösterir. Laik sözcüğü Yunanca “laos” ismi ve “laikos” sıfatından gelir, Latincesi “laicus”tur. “Laos”: halk, kalabalık, kitle demektir. “Laikos”, halka ait, halka ilişkin, ruhban olmayan; “laicus”, dinsel olmayan demektir.

Halkın Allah’a fazla ihtiyacı yoktur; onu gereksiz yere meşgul etmez, ikide bir rahatsız etmez. Hatta Allah’ın dünyevi işlere karıştırılması ayıp karşılanır. Ancak çaresiz kalındığında, güç yetmediğinde başvurulan bir mercidir Allah katı; o da bir çözüm mercii olarak değil, katlanma aracı olarak.

Allah’a asıl ihtiyaç duyanlar egemenlerdir. Dindar olduklarından değil, dinci (dini metalaştıran, din alıp satan, din tüccarı) olduklarından. Din ve Allah, sömürülerinin, zorbalıklarının, acımasızlıklarının, vurgun ve talanlarının ambalajı, maskesi olarak işlev görür. Bu nedenle her şeyi bu ambalajla sunmaya çalışırlar. Allah’ı dayatırlar. Halkın böğrüne saplanmış bir kama olarak kullanırlar. Aslında halk doğal bilgeliğiyle bunu sezer. Ne demiş atalarımız: “Doğruluk minarede kalmış, onun da içi eğri.”

Türkiye halkının yüzde 99’unun Müslüman olduğu sürekli tekrarlanan bir tekerlemedir. Farklı dinlere mensup olanları ve herhangi bir dine inanmayanları göz önüne aldığımızda bu rakamın oldukça abartılı olduğu anlaşılır. Ama hadi yüzde 80’inin Müslüman olduğunu kabul edelim.

Fakat asıl gerçek şudur: Müslüman ya da değil, Türkiye halkının yüzde 99’u laiktir; doğal bir laik yaşam sürer (diğer Müslüman ülkeler için böyle bir oran veremeyebiliriz, ama Türkiye için verebiliriz). Din ile dünya işlerini birbirinden doğal olarak ayırır.

Aynı tezgâhta çalışan biri dindar diğeri olmayan iki emekçinin günlük yaşamına bakıldığında bu rahatça anlaşılır. Aralarındaki tek fark, birinin namaz kılıp oruç tutması, diğerinin bunları yapmamasıdır. Bu fark aralarındaki ilişkiyi etkilemez; birlikte maça giderler, kahvede pişpirik oynayıp çilingir sofrasında kafa çekerler, çoluk çocuk birlikte gezer tozarlar, omuz omuza greve çıkarlar. Dünya işlerine inançlarını karıştırmazlar; birbirlerinin inançlarına da saygı gösterirler. Yeter ki araya egemenlerin kaması girmesin…

Buradan bir sonuç daha çıkarabiliriz: Siyasal İslamcılar laikliğin “yabancı ideoloji” olduğunu iddia ederler ya; aslında tam tersidir. Bizzat Siyasal İslam (laik yaşamın din lehine zorlanması) halkın doğal yaşamına aykırı bir yabancı ideolojidir, zorlama ideolojidir.