Ana Sayfa Bilim Gündemi Bu kez devrim savaşı önleyebilir mi?

Bu kez devrim savaşı önleyebilir mi?

17229

Ender Helvacıoğlu

Lenin’in savaş-devrim ilişkisi üzerine ünlü önermesi bilinir: “Ya devrim savaşı önler ya da savaş devrime yol açar.” Dünya savaşlarına giden süreçleri göz önüne aldığımızda, savaşları önleyecek devrimlerin oluşmadığını görürüz. Ama Lenin’in önermesinin ikinci kısmı doğrulanmıştır. Birinci ve ikinci dünya savaşlarından sonra çok büyük devrimler oluştu ve dünyanın önemli bir bölümü sosyalizmi yöneldi. Çok acılı ve yıkıcı bir yoldur bu, ama emperyalist zincirin zayıflamasının ve kırılmasının (devrim) başka bir yolunu henüz oluşturamadı insanlık. Belki -biraz zorlarsak- ABD (NATO) ile Sovyetler Birliği (Varşova Paktı) arasındaki nükleer dengeye dayanan Soğuk Savaş süreci, devrimin sıcak savaşı önleyebildiği bir dönem olarak nitelenebilir.

Günümüzde insanlık yine bir dünya savaşının eşiğinde. Kimi uzmanlara göre başlamıştır bile bu savaş. Batı emperyalizminin amiral gemisi ABD, esas olarak Çin’in yükselişini engellemek için büyük bir savaşı kışkırtan adımlar atıyor. Son örnek: İran’a yönelik saldırı.

Peki bugün, ABD’nin kışkırttığı bu savaş -bir dünya savaşı aşamasına varmadan- önlenebilir mi, önlenme olasılığı var mı? Yoksa yine görülmemiş yıkıcılıkta bir savaştan sonra mı insanlık yeni bir çıkış yolu bulmaya çalışacak? Mecali kalırsa tabii…

Bence günümüzde bir dünya savaşını devrimlerle veya benzer toplumsal direnişlerle engelleme olasılığı düne göre daha yüksektir insanlığın. Yani Lenin’in önermesinin ilk kısmı, belki de ilk kez gerçekleşebilir. Savaş kışkırtıcıları savaş çıkaramadan tarihe gömülebilirler. İnsanlığın direnişi dünya savaşını önleyebilir.

Burada bir parantez açalım: Savaşlara yol açan kapitalist-emperyalist sistemin tamamen tasfiye edilmesinden söz etmiyoruz¸ o çok daha geniş bir süreç. Sistemin en emperyalist, en faşist kliklerinin tasfiyesinden ve temsilcileri olan sınıfların (küresel burjuvazi) dizginlenmesinden söz ediyoruz.

Bu iyimser olasılığı hangi olgulara dayanarak vurguluyoruz?

***

– Savaş kışkırtıcısı devlet (ABD) ilerleyen değil gerileyen, güçlenen değil zayıflayan bir odak. Savaş kışkırtmasının (daha doğrusu savaşa mecbur olmasının) nedeni gelişmesi ve yeni pazarlar elde etme talebi değil, rakibinin (Çin) ilerlemesi, güçlenmesi ve onun pazarlarını tehdit etmesidir. Yani tehdit altındaki mevcut durumunu korumaya çalıştığı için savaş kışkırtıyor ABD. Saldırıda değildir aslında, savunmadadır. Bu, birinci ve ikinci dünya savaşlarından farklı bir durum. O savaşları ilerleyen, gelişen ve yeni bir paylaşım talep eden devletler tetiklemişti.

– Dünya çapında çok güçlü bir savaş karşıtı kamuoyu var. ABD de dahil olmak üzere Batı ülkelerinde halklar, kendilerini etkileyebilecek topyekûn bir savaşa karşılar. Dünyanın Batı toplumlarına uzak bölgelerinde, Asya’da, Afrika’da veya Ortadoğu’da yaşanan savaşlarda yoğun insan kayıplarını aynı ölçüde umursamıyorlar, bu bencil bir tutum ama, genişleyen bir savaşta kendi ülkelerinin de savaş alanı olabileceğini seziyorlar ve son İran savaşında bu tehlikeyi somut olarak da yaşadılar. İsrail kentleri savaş alanına dönüştü, ABD’ye asker tabutları gelmeye başladı. Öte yandan, Batı toplumları savaşı isteyenin ve kışkırtanın kendi hükümetleri olduğunu ve haklı bir savaş vermediklerini biliyorlar. Savaş kışkırtan kliklerin, toplumlarını ikna edecek argümanları bulunmuyor. Kaldı ki, savaşçı sınıfların bugünkü temsilcileri (Trump ve Netanyahu), kendi halklarının de önemli bir bölümü dahil olmak üzere tüm dünya halkları nezdinde birer nefret objesine dönüşmüş durumdalar. Bu da birinci ve ikinci dünya savaşlarından farklı bir durum. Birinci Dünya Savaşının başlangıcında komünistlerin bile bir bölümü kendi ülkelerinin savaş hükümetlerini desteklemişti. İkinci Dünya Savaşını başlatan Hitler iktidarı Alman toplumunun çoğunluğunu ikna edebilmişti. Bugün savaş kışkırtan faşist kliklerin böyle bir tabanları bulunmuyor.

– Prusyalı General Carl Von Clausewitz’in “savaş politikanın başka araçlarla devamıdır” sözü bilinir. Bu saptamayı “savaş ideolojik hegemonya mücadelesinin başka araçlarla devamıdır” biçiminde genişletebiliriz. Savaş isteyen sınıfların, toplumun diğer kesimlerini “ikna edici” bir “büyük anlatı kılıflarının” bulunması gerekir. “Üstün” uygarlıklarını tüm dünyaya yaymak, dünyaya demokrasi ihraç etmek vb. gibi. Fakat günümüzde savaş kışkırtan odakların insanlığa sunduğu, rıza üretebilecek bir büyük anlatıları yok. İnsanlığa olumlu bir gelecek vaat etmiyorlar, bir dünya düzeni ve yeni bir toplum sözleşmesi önermiyorlar; böyle bir dertleri de yok. Temsil ettikleri sınıfların (küresel burjuvazinin) çıplak çıkarlarının dışında herhangi bir ideolojik argümanları yok. Trump’ın ve Netanyahu’nun açıklamalarından bunu net olarak görüyoruz. İnsanlığın yüzlerce yıl içinde ürettiği tüm demokratik değerlerden ve normlardan kopmuş, hatta insan unsurundan kopmuş, çöken bir sistemin çürümüş sınıfının temsilcileridir bugünün savaş kışkırtıcıları.

Teknolojiye, mali ve askeri güce belirleyicilik atfedip insan unsurunu ırgalamayan ve rıza üretme ihtiyacı duymayan, çıplak çıkarların dışında herhangi bir kapsayıcı ideolojisi ve büyük anlatısı bulunmayan bir sınıf, önünde sonunda insan unsurunun duvarına çarpacaktır.

– Savaş isteyen ve kışkırtan devletlerin saldırdığı ülkelerin ve halkların direnişi de topyekûn bir dünya savaşının önüne set çeken çok önemli bir unsurdur. Bugün İran, sadece kendisi için değil, objektif olarak tüm dünya halkları için savaşıyor. Yarın belki Küba’da da aynı durumu yaşayacağız.

– Savaş kışkırtan odağın (ABD) asıl rakibi (Çin) savaşmak istemiyor. Daha doğrusu bilindik bir tarzda savaşmıyor. Kendine özgü bir yöntemi var: Savaşmadan savaşmak, savaşmadan kazanmak. Dünya siyaset ve savaş sahnesinde bu tutum da bir ilk. Batı’nın alışageldiği bir rakip değil Çin.

Çin’in bu stratejisi, pasiflikle, ABD’nin saldırılarına aktif tavır almamakla eleştiriliyor. Yanılıyor olabilirim ama böyle düşünmüyorum. Tersine, Çin’in bu tutumu, insanlığa ve halklara topyekûn savaşı engellemek için alan açıyor ve zaman kazandırıyor. Çin, kadim geleneklerine uygun olarak uzun erimli bir strateji izliyor, rakibinin zaman sorunu olduğunu biliyor ve kendi kendini yıpratmasını bekliyor. Bu strateji topyekûn bir dünya savaşını engelleme stratejisidir; başarılı olup olmayacağını göreceğiz.

“Uygarlıktan Kurtulmak” adlı kitabımda şöyle yazmıştım: “Tarih boyunca her zaman devrimci atılım süreçleri, ilerici egemen sınıflar (ilerlemeciler) ile ezilenlerin çıkarlarının çakıştığı dönemlerde gündeme girmiştir. Yani uygarlığı ilerletmek isteyenler ile uygarlıktan (sınıflılıktan) kurtulmak isteyenlerin, mevcudu sürdürmek isteyen gerici sınıflara karşı ittifakıyla devrimler oluşmuştur. Bir paradoks gibi görünebilir ama gerçek budur. Her devrimci süreçte merkez, sol ve sağ kanatların oluşmasının nedeni de budur.” (Uygarlıktan Kurtulmak, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, s.13)

Çin devleti, belki de bugün dünyadaki tek “ilerlemeci” odak olabilir. Batı kapitalizmi artık -burjuva anlamda dahi- “ilerlemeci” bir güç değil, çöken bir uygarlığı temsil ediyorlar. İlerlemecilerle (Çin) kurtuluşçuların (dünya halkları, emekçileri ve temsilcileri), çürüyen ve çöken savaş kışkırtıcılarına karşı ilginç bir ittifakını yaşıyor olabiliriz.

Bu konu tartışmaya açık ve daha çok su kaldırır; ama geleceğin en önemli tartışması olacağı kesindir.

– Son olarak: Karşılıklı rakipler öyle yıkıcı silahlara sahip ve bunların kullanılması insan türünün (en azından uygarlığının) devamını tehdit edecek potansiyele sahip ki, kullanılamayabilirler. İnsanlık bunu can havliyle engelleyebilir.

***

Saydığımız bu olgular ve bu dinamiklerin direniş hareketlerine dönüşmesi, topyekûn bir savaşı (dünya savaşını) engelleyebilir, savaş kışkırtıcısı faşist odakları tarihe gömebilir. Böyle bir gelişme gerçekleşirse, dünya çapında bir toplumsal-düşünsel devrim tetiklenebilir. Elbette uzun ve karmaşık bir süreçtir bu. Ama böylesi bir iyimser olasılık mevcuttur ve ipuçları da belirginleşiyor.