Ender Helvacıoğlu
“Hak verilmez, alınır” diye bir özdeyiş vardır; genellikle devrimciler tarafından sınıf mücadelesinin sloganı olarak kullanılır. Hak bahşedilmez, söke söke alınır demek istenir.
Görüldüğü gibi bu deyim hak ile güç arasındaki ilişkiye vurgu yapar. “Gücün kadar haklısın” diye özetlenebilecek “acımasız” Makyavelci önermenin bir benzeridir aslında: Ne kadar alabilirsen o kadar hakkın olur.
Fakat “hak” ile “güç” kavramları arasındaki ilişki bu kadar basit değil. Bu denli basit olsaydı, Machiavelli’nin ciltler dolusu kitap yazmasına gerek kalmazdı. Tarih boyu egemenlerin hep savunduğu gibi “güçlü ol, yeter” der çıkardı işin içinden. Oysa hükümdara (aslında halka) verdiği bin bir öğütte “güç” kavramının “hak” ve “halk” kavramları ile olan ilişkisi üzerine kalem oynatıp durmuştur Machiavelli.
Hak kavramı ne kadar karmaşık ve netameli ise güç kavramı da bir o kadar öyledir. Çünkü işin içinde “insan unsuru” vardır ve bu unsurun hak-güç ilişkisine nasıl etki edebileceği son derece dinamik, belirsiz ve kaotik bir konudur.
ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşta kim haklıdır? Gerek devletler gerekse halklar nezdinde büyük çoğunluk ABD-İsrail’in haksız, İran’ın ise haklı bir savaş verdiğini düşünüyor. İran saldırıya uğrayan taraftır ve vatan savunması yapıyor. Trump ekibinden bile haksız olduklarını söyleyip istifa edenler var.
Haklılık-haksızlık konusunda durum bu. Peki, ABD-İsrail İran’dan güçlü müdür? Bazılarına böyle bir soruyu sormak bile komik gelebilir. (Hani diyor ya Hasan Cemal: “Hayal dünyasında yaşamayın, İran bu savaşın çok ağır kaybedeni.”) Bir yanda dünyanın en büyük ekonomik gücü, teknolojik gücü ve savaş mekanizması var, diğer yanda onlarca yıldır ambargo altında yaşayan mazlum bir ülke. İlk bakışta (Hasan Cemal bakışında) iki taraf arasındaki güç oranı tartışma kabul etmeyecek ölçüde ABD-İsrail’den yana.
Peki, ABD-İsrail neden yenemiyor, ezip geçemiyor İran’ı? Neden bu kadar zorlanıyorlar?
111 yıl önce dünyanın en büyük savaş gücü olan İngiliz donanması neden kazanamadı Çanakkale Savaşını? Neden geçemediler Çanakkale Boğazını? (O dönemde yaşasaydı Hasan Cemal, herhalde Mustafa Kemal’e “hayal kurma” derdi.)
Avrupa’nın tozunu atan, dönemin en büyük savaş mekanizmasına sahip Naziler neden yenemediler Sovyetler Birliği’ni? 20. yüzyılın ikinci yarısının süper gücü, dünya hakimi ABD, neden boyun eğdiremedi Vietnam’a, Kore’ye, Küba’ya, Laos’a, Kamboçya’ya? Bu küçük ülkeler nasıl direnebildi ve sonunda yenebildi bu süper gücü? Bu işin bir sırrı olsa gerek?
Aslında ortada sır falan yok.
Bir savaşı haklı olan mı kazanır güçlü olan mı? Elbette güçlü olan. Çanakkale savunmasını yapan Mustafa Kemal’ler, Sovyetler Birliği, Vietnam, Kore, Küba, Laos, Kamboçya vb. sadece haklı oldukları için değil daha güçlü oldukları için yenebildiler emperyalist ordularını.
Bugün de İran, sadece haklı olduğu için değil, daha güçlü olduğu için direnebilmektedir ABD-İsrail’e…
Çünkü siyasette “güç” kavramının bileşenleri sadece teknoloji, para ve silah değildir. Çok daha belirleyici bir bileşen var: İnsan. Ve bu insan unsuru “hak” kavramı ile de bağlantılı: Haklıysan insan unsuru devreye girebiliyor (İran’da olduğu gibi); haksızsan insan unsuru aleyhine çalışıyor (ABD ve İsrail’de olduğu gibi).
ABD’de yeni yapılan bir ankette, ABD askerinin İran’a kara harekâtı için gönderilmesine karşı olanlar yüzde 93 çıkmış. Alın size insan unsuru… Trump bu orana rağmen İran’a asker göndermeyi göze alabilecek mi? Delidir ama bu riski alabileceğini sanmıyorum.
Netanyahu ise “İran’a karadan müdahale şart” buyurmuş ve “Havadan devrim olmaz” diye ağzına hiç yakışmayan bir laf da etmiş. Bakalım Netanyahu İran’a -İsrail adına- karadan müdahale edecek kadar aşağılık bir “insan unsuru” bulabilecek mi? İsrailli gençleri öne süremeyeceği kesin gibi.
Dünyanın en güçlü savaş teknolojilerine sahip ABD’nin İran’a bir türlü diş geçirememesinin nedeni gücünün insan unsuru bileşeninin eksik olması, dolayısıyla güçsüz olmasıdır. İnsandan, toplumdan, insanlığın yüzlerce yıllık demokratik birikiminden kopmuş, teknolojiye ve paraya tapan bir sınıfın Trump ve Netanyahu gibi temsilcileri bu güçsüzlüğün nedenini kavramakta zorlanabilirler, apışıp kalabilirler.
Haklı olan güçlüdür. Neden? Çünkü insan unsuru ondan yanadır. İnsanı yenebilecek bir teknoloji icat edilemedi henüz. Tüm insanları satın alacak bir maliye oluşturulamadı henüz. Uğraşıyorlar ama henüz beceremediler. Becermeleri insan türünün yok oluşu demek.
Hak kavramanın içinde güç bileşeni de var. Güç kavramının içinde de hak bileşeni… Hak-güç diyalektiği böyle iç içe bir diyalektik. Çünkü iki kavramın da esas belirleyeni insan unsuru.
İnsanlığın bu büyük kargaşadan -ağır yaralar alsa da- alnının akıyla çıkacağına dair umudum giderek artıyor.







