Ana Sayfa Dergi Sayıları 264. Sayı Hakikat-sonrası (post-truth) dünyada bilim: Gerçekliğin toplumsal mücadelesi

Hakikat-sonrası (post-truth) dünyada bilim: Gerçekliğin toplumsal mücadelesi

1708

Mehmet Utku Şentürk

Modern çağın en büyük paradokslarından biri, insanlık tarihinin en büyük bilgi birikimine sahip olduğu bir dönemde yaşıyor olmamıza rağmen bilimsel bilginin toplumsal meşruiyetinin giderek aşınmasıdır. Bilgiye erişimin tarihte hiç olmadığı kadar kolaylaştığı bir çağda, bilimsel gerçeklerin giderek daha fazla tartışma konusu haline gelmesi yalnızca bir iletişim sorunu olarak açıklanamaz. Bu durum, daha derin bir epistemolojik ve toplumsal dönüşümün işaretidir.

Bugün bilim karşıtlığı çoğu zaman basit bir bilgisizlik sorunu olarak ele alınır. Oysa mesele çoğu durumda bilgi eksikliğinden değil, bilginin reddedilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu noktada karşımıza çıkan olgu, modern bilim çalışmalarında giderek daha fazla tartışılan bir kavramla açıklanır: bilinçli cehalet.

Cehaletin bu yeni biçimi, bilginin yokluğundan değil, bilginin sistematik biçimde değersizleştirilmesinden doğar. Bu nedenle günümüzde bilimsel düşüncenin karşı karşıya olduğu tehdit, yalnızca yanlış bilgi değil; aynı zamanda hakikatin kendisinin tartışmalı hale getirilmesidir.

Cehaletin sosyolojisi: bilinmeyenden reddedilene
Tarih boyunca cehalet çoğu zaman bilginin eksikliğiyle ilişkilendirilmiştir. Antik çağdan erken modern döneme kadar insanlar birçok konuda yanlış düşüncelere sahipti; ancak bu yanlışlıkların temel nedeni bilgiye erişimin sınırlı olmasıydı.

Örneğin Orta Çağ Avrupa’sında evrenin yapısı hakkındaki görüşler, dönemin entelektüel ve bilimsel imkanlarıyla sınırlıydı. Bu nedenle Dünya’nın evrenin merkezi olduğu fikri, modern anlamda bir bilim karşıtlığı değil, o dönemin bilgi sınırlarının doğal bir sonucuydu.

Modern çağda ise durum köklü biçimde değişmiştir. Bilimsel bilginin üretimi kurumsallaşmış, üniversiteler, araştırma merkezleri ve uluslararası bilimsel ağlar aracılığıyla doğrulanabilir bilgi üretimi küresel bir sistem haline gelmiştir. Bu nedenle bugün bilimsel gerçeklerin reddedilmesi çoğu zaman bilgi eksikliğinden değil, bilgiye yönelik bir güvensizlikten veya ideolojik dirençten kaynaklanmaktadır.

Bu noktada cehalet artık yalnızca bireysel bir durum değil, aynı zamanda toplumsal olarak üretilen bir olgu haline gelmiştir.

Agnotoloji: cehaletin üretilmesi
Bilgi sosyolojisinde bu süreci inceleyen araştırma alanlarından biri agnotoloji olarak adlandırılır. Bu kavram, cehaletin doğal bir durum olmadığını; bazı durumlarda politik, ekonomik veya ideolojik çıkarlar doğrultusunda bilinçli olarak üretilebildiğini ileri sürer.

Agnotoloji kavramının ortaya çıkışı büyük ölçüde tütün endüstrisinin bilimsel araştırmaları manipüle etme stratejilerinin incelenmesine dayanır. Sigaranın kanserle ilişkisini ortaya koyan bilimsel çalışmaların yayımlanmaya başlamasının ardından tütün şirketleri doğrudan bilimsel verileri reddetmek yerine farklı bir strateji geliştirdi: bilimsel belirsizlik üretmek.

Bu stratejinin temel amacı bilimsel gerçekliği çürütmek değildi; bunun yerine kamuoyunda “biliminsanlarının hâlâ tartıştığı” izlenimini yaratmaktı. Böylece bilimsel konsensüsün varlığı görünmez hale getiriliyor, gerçeklik bir tartışma konusu gibi sunuluyordu.

Bu yöntem daha sonra birçok farklı alanda tekrarlandı.

Şüphe üretme mekanizmaları
Bilimsel gerçekliğin tartışmalı hale getirilmesi günümüzde çeşitli alanlarda benzer yöntemlerle karşımıza çıkar. İklim değişikliği, aşı karşıtlığı veya evrim teorisi gibi konular etrafındaki tartışmalar incelendiğinde, bilim karşıtı söylemlerin belirli stratejiler üzerinden üretildiği görülür.

Bu stratejilerin başlıcaları şunlardır:

– Bilimsel konsensüsün küçümsenmesi.

– Marjinal görüşlerin bilimsel eşdeğerlik içinde sunulması.

– Uzmanlık kavramının değersizleştirilmesi.

– Bilimsel belirsizliklerin abartılması.

Bilimsel araştırmalar doğası gereği belirsizlikler içerir. Ancak bilim karşıtı söylemler bu belirsizlikleri bilimin zayıflığı olarak sunar. Oysa bilimsel yöntemin gücü tam da bu belirsizlikleri sistematik olarak azaltma kapasitesinden gelir.

Bu noktada dikkat çekici olan şey, bilim karşıtı söylemlerin çoğu zaman bilimsel dili taklit etmesidir. Grafikler, sözde araştırmalar ve uzmanlık iddiaları kullanılarak bilimsel görünüm yaratılır. Böylece kamuoyunda bilimsel bilgi ile sahte bilgi arasındaki sınırlar bulanıklaştırılır.

Dijital çağ ve bilgi ekosisteminin dönüşümü
Bilim karşıtlığının yayılmasını hızlandıran önemli faktörlerden biri de dijital medya ortamının yapısal özellikleridir. Sosyal medya platformları bilgi üretiminden çok bilgi dolaşımını hızlandıran sistemlerdir. Bu platformlarda içeriklerin görünürlüğü doğruluk kriterlerine değil, etkileşim oranlarına göre belirlenir.

Algoritmik sistemler kullanıcıların dikkatini çeken içerikleri ön plana çıkarır. Bu nedenle sansasyonel iddialar, komplo teorileri ve bilim karşıtı söylemler çoğu zaman bilimsel açıklamalardan daha hızlı yayılır.

Bu durum yalnızca yanlış bilginin artması anlamına gelmez; aynı zamanda bilgi ortamının parçalanması anlamına gelir. İnsanlar giderek daha fazla kendi görüşlerini doğrulayan bilgi kaynaklarıyla karşılaşır. Böylece farklı epistemik topluluklar oluşur ve ortak gerçeklik zemini zayıflar.

Bu süreç bazı araştırmacılar tarafından “hakikat sonrası çağ” olarak tanımlanmıştır.

Hakikat sonrası dönem ve bilimin konumu
Hakikat sonrası kavramı, nesnel gerçekliğin tamamen ortadan kalktığını iddia etmez. Bunun yerine kamusal tartışmalarda nesnel gerçekliğin etkisinin zayıfladığını ifade eder. Bu ortamda duygular, kimlikler ve ideolojik bağlılıklar, bilimsel kanıtlardan daha belirleyici hale gelebilir.

Bu durum bilimsel bilginin üretiminden çok, bilginin toplumsal dolaşımı ile ilgilidir. Biliminsanları araştırmalarını sürdürmeye devam eder; ancak bu bilginin toplum tarafından nasıl algılandığı ve kullanıldığı farklı dinamiklere bağlıdır.

Dolayısıyla bilimsel düşüncenin karşı karşıya olduğu sorun yalnızca bilimsel araştırma yapmak değil, aynı zamanda bilimsel bilginin toplumsal meşruiyetini korumaktır.

Bilimsel yöntemin savunusu
Bilimi savunmak çoğu zaman biliminsanlarını savunmak olarak anlaşılır. Oysa bilimsel düşüncenin temelinde belirli bireyler değil, belirli yöntemler vardır. Bilimsel yöntem, sistematik gözlem, deney, eleştiri ve tekrar edilebilirlik ilkelerine dayanır.

Biliminsanları hata yapabilir. Ancak bilimsel yöntem bu hataların zaman içinde ortaya çıkarılmasına ve düzeltilmesine olanak tanır. Bilimin gücü, mutlak doğrular üretmesinden değil, yanlışlarını düzeltme kapasitesinden kaynaklanır.

Bu nedenle bilim karşıtlığının temelinde çoğu zaman bilimsel yöntemin yanlış anlaşılması yatar. Bilimde kesinlik yerine olasılıkların konuşulması, bazı insanlar tarafından bilimin zayıflığı olarak yorumlanabilir. Oysa bu durum bilimin entelektüel dürüstlüğünün bir göstergesidir.

Hakikatin savunusu
Bilim tarihine bakıldığında bilimsel düşüncenin yalnızca laboratuvarlarda değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel alanlarda da savunulması gerektiği görülür. Bilimsel devrimler yalnızca yeni teorilerin ortaya çıkmasıyla değil, aynı zamanda toplumların bu teorileri kabul etmesiyle gerçekleşmiştir.

Bugün bilimin karşı karşıya olduğu mücadele bilgi üretiminden çok hakikatin savunusuyla ilgilidir. Bilgi çağında yaşıyor olmamız, bilginin otomatik olarak kabul edileceği anlamına gelmez. Aksine, bilgi üretiminin hızlanması aynı zamanda bilgi kirliliğinin de artmasına yol açmıştır.

Bu nedenle bilimsel düşüncenin geleceği yalnızca biliminsanlarının çalışmalarına değil, aynı zamanda toplumların eleştirel düşünme kapasitesine bağlıdır.

Bilimsel yöntem yalnızca bir araştırma tekniği değil, aynı zamanda bir entelektüel etiktir. Bu etik, kanıt olmadan inanmamayı, yanlış olduğunu fark ettiğinde fikrini değiştirmeyi ve gerçekliği ideolojik tercihlerden bağımsız olarak değerlendirmeyi gerektirir.

Hakikatin değersizleştiği bir dünyada bilimsel düşünceyi savunmak, yalnızca biliminsanlarının değil, tüm toplumun ortak sorumluluğudur.