Ana Sayfa Dergi Sayıları 38. Sayı Evrim Aldatmacası’ndan Yaratılış Atlası’na Mantıksızlıklar silsilesi

Evrim Aldatmacası’ndan Yaratılış Atlası’na Mantıksızlıklar silsilesi

730

Yoktan yaratma, bilim dünyasının kavramı değildir. Bilimsel açıklamalar, maddenin ve enerjinin yoktan var, vardan yok edilemeyecekleri varsayımlarına dayandırılır. “Bilimsel Yaratılışçılık”, bir düşünsel ucubedir. Evrim kuramının gerçeği yansıtmadığı yolundaki savlar bundan elli yıl önce kulağa hoş gelebilirdi. Artık çok geç. Biyoteknoloji uygulamalarıyla birlikte, evrim artık “kuram” sayılmaktan çıkmış bir olgu konumuna yükselmiştir.

Bu makalenin ilk bölümünü Alâeddin Şenel 1998 yılında Harun Yahya’nın Evrim Aldatmacası adlı kitabını eleştirmek amacıyla yazmıştı (Bilim ve Ütopya, Aralık 1998, Sayı: 54). Aradan 9 yıl geçtikten sonra Sayın Şenel’den, bu kez Harun Yahya’nın Yaratılış Atlası’nın bazı bölümlerini ele almasını rica ettik. Şenel bizi kırmayarak, bu makalenin ikinci bölümünü yazdı. Böylece 9 yıl arayla yazılmış iki bölümden oluşan okuyacağınız makale ortaya çıktı.

EVRİM ALDATMACASI MI, DEVRİN ALDATMACASI MI?

Bugünlerde bir kitap ortalıkta “hayalet” gibi dolaşıyor: Evrim Aldatmacası (Evrim Teorisinin Bilimsel Çöküşü ve Teorinin İdeolojik Arka Planı). “Kendini” kentten kente, caddeden caddeye “atıyor” (1). Nereden çıktı? (Vural Yayıncılık, İstan­bul); Ne zaman çıktı? (hiçbir yerinde ba­sım tarihi yok); Kim yazdı? (önkapakta “Harun Yahya” diyor; arkakapakta açık­lanıyor: “Harun Yahya müstear ismini kullanan yazar… ayrıca Cavit Yalçın müstear ismini de kullanmaktadır” -ne açıklama ama); Kim çı­kardı? (içinden, gerisinde Bilim Araş­tırma Vakfı’nın bulun­duğu anlaşılıyor; ya onun gerisinde kim­ler var; kimler­ce destekleniyor o karanlık); Çı­karanların amacı ne? (kitaba karşı, evrime sahip çıkan­ları “yaradan”a inanmıyor diye gösterip, dar-ül harb’de içteki imansızlara cihat açmak mı?) (2).

Değil malların, canların bile parayla alınıp satıldığı şu zamanda niye parasız dağıtılıyor? Kaçıncı baskısı? Kaç tane dağıtıldı? Daha kaç tane dağıtılması he­def alındı? Ve kapağı niye 1985 yılında Sosyal Yayınlarca basılan: Amerikan Bi­limler Akademisi, Bilim ve Yaratılışçılık başlıklı, Akademi’nin ilgili inceleme komitesinin çeşitli bilim dallarından on bir üyesince kaleme alınan ve Bilimler Aka­demisi tarafından oybirliğiyle benimse­nen “bilimsel yaratılışçılık” savlarına ya­nıt olan görüşleri içeren yapıtın Engin U. Akkaya tarafından Türkçe çevirisinin ka­pağına benzetilecek biçimde “dizayn” edilmiş? (3) Kitap 126 sayfa. Lüks baskı­sı Ankara’da profesörlerin odasına (ay­dınlansınlar diye olmalı ya da Sivas’takiler gibi “aydınlatırız” diye de olabilir) (4) bırakılıyor. İstanbul’da kitap fuarında (gerçeğe acıkanlara!) üçer beşer sandviç gibi dağıtılıyor.

Bir görüntünün görüntüler dünyası

Kitabın iki bölümden oluştuğu söyle­nebilir (Bu bir kitap tanıtma yazısı değil­dir). 12. sayfaya kadar Evrim Kuramına “bilimsel” denebilecek savlarla karşı çı­kılıyor. Bu sayfada gö­rüntü birden değişiyor. Yazar din­sel  hatta, mistik bir görünüme bürünüyor ve özetle şöyle diyor: “Dış Dünya” olarak bilinen şey, “yalnızca” duyu organlarımızdaki sinirlerimize ulaşan uyarıcıların yol aç­tığı “elektrik sinyal­lerinin” beyinde yarattığı etkidir (s.121). Beynimizi de dışarıda bırakmaksızın gör­düğümüz her şey, aynen televizyon ekra­nındaki gibi (s.122) bir hayal, bir görün­tüdür. Ve sonul yargı (s.121’de) verili­yor: Bunların hepsi hayalse, görüntüyse “Gerçek olan şey ruhtur. Madde ise sade­ce ruhun gördüğü algılardan ibarettir (Algı yanılmalarıdır demek istese neyse). Tüm bunlar görüntü ise gerçek olan Al­lah’tır.”

Yazarın yaptığı, idealizmin bilinen taktiğidir: Biliyoruz ki, cansız madde tek başına (can’dan, ruh’tan bağımsız) var­dır. Ama can, ama ruh denilen şeyler (duygu ve düşünceler) ancak madde ile birlikte görülürler, madde ile birlikte var olabilirler. Komaya girmiş bir insanda ol­duğu gibi beyni moleküllerine çözülmüş bir insanda da duygu, düşünce ummak boşunadır. Buna karşın, madde ile canın ve ruhun “ayrılmazlığı” çiğnenir, kafada önce nicelik-nitelik, organ-duyu, madde-mana (anlam), madde-ruh ayrımı yapılır. Sonra bu ikinciler birincilerin üzerine çı­karılır; en sonunda birincilerin varlığı yadsınır. Gerçeklik tam anlamıyla tepetaklak edilmiştir. Yazarın da yaptığı bu­dur. Ancak bunu yapış biçimi “ilginçtir”: “Bu yazıları okurken içinde olduğunuzu sandığınız odanın aslında içinde değilsi­niz… Aksine oda sizin içinizdedir” (s.115).

Düşünüyorum öyleyse yokum

Bildiğim kadarıyla felsefe, düşünce tarihinde, hiçbir düşünür, yazarın bu yol­da ulaştığı “başarıya” (!) ulaşamadı. Bir şeyin yokluğunu kanıtlayarak başka bir şeyin varlığını kanıtlama mantığını ileri sürme yürekliliğini (!) kimse göstereme­di. Bu bakımdan solipsizm bile yaya ka­lır. Gerçekten, solipsizmde de zihindeki tüm görüntülerin nesnel varlığı yadsın­makla birlikte, kişinin kendisinin varol­duğu kabul edilir; bunu yansıtan bir ad­landırmayla, saygınlığı ilgili çevrelerde sıfıra yakın olan bu felsefeye Türkçe’de (tek ben varım savına göndermeyle) “tekbencilik” denmektedir. Yazar “bey­nini” de görüntü sayıp, onun nesnel varlığını da yadsımış olmaktadır. Onunla bir­likte o sayfaya kadar Evrim Kuramını yık­mada kullandığı maddeyle, fosillerle, hücrelerle ilgili olarak kendinin öne sür­düğü tüm olguları ve bilgileri (ayrımında olmasa da) yadsımış bulunmaktadır. Kı­sacası, dönüp kuyruğunu yemeye başla­yan masal ejderi gibi kendini yiyip bitir­mektedir. Kendi savlarını kendi yıkmak­tadır, hepsini görüntü, dolayısıyla yok sa­yarak. Sonuçta Descartes’ı da tersine çe­virip, “düşünüyorum öyleyse yokum” gi­bi bir noktaya varmaktadır (Kafamdaki kendi simgem, varlığım hakkındaki dü­şüncem, aslında bir görüntüdür; öyleyse yokum).

Nesne-görüntü ilişkisi: Telefondaki ses analojisi

İşin aslı son derece yalındır. Yazarın “görüntü” dediği “simgelerdir”. Elbette gözümüze, beynimize taş, taşın parçası, kum taneleri girmez. Beynimizde onun görüntüsü oluşur. Ancak iki türlü görüntü vardır: nesnel karşılığı bulunan ve bulun­mayan görüntüler, nesnel karşılığı bulu­nan ve bulunmayan simgeler. Yaşamımda hiç cin görmedim, kimsenin cin görüp ya da cinlerin varlığını algıladığını san­mıyorum. Ama Cin içkisini fazla kaçıran bir kimse cin görebilir; kafasında cin im­gesi, cin simgesi, cin görüntüsü oluşabi­lir. Gerçekte ise önünde yalnızca boş Gin şişesi vardır (5). Yazar karşılığı olan ve olmayan görüntü ayrımını (bilerek mi, bilmeyerek mi?) yapmıyor.

Bu konuyu bir örnek ile noktalayaca­ğım: Telefondaki ses, sevdiğim kimsenin sesinin beynimdeki yankısı, sözleri (sim­gelerle gönderdiği duygularının, düşün­celerinin simgeleri) olup, elbette onun karşı karşıya iken duyduğum sesi değil­dir. Duyguları, düşünceleri ve sesi birçok kodlamalardan, dönüşümlerden geçmiş­tir. Ses titreşimi olmuştur, telefonun ağız­lığının diyaframını titreştirmiştir ve bu titreşim elektrik dalgaları oluşturup kula­ğıma, beynimin işitme odağına gelmiştir. Tüm bunlara karşın duyduğum sesi sev­diğimin sesi saymamda sakınca yoktur. Kuşkulanırsam ertesi gün kendisine sora­bilirim: “Dün telefona sen mi çıktın?, ‘Öf be’ diye sen mi konuştun”, “Evet, özür dilerim sesini algılayamadım. Gene o adam rahatsız ediyor sandım, kapattım.” “Üzülme, üşütmüşüm, boğazım ağrıdığı için sesim perdelendi.” Sorun bitmiştir. O sesin, o simgenin nesnel karşı­lığı varmış. Nesneler insanların beyninin dışında vardır. Beyindekiler yalnızca simgeleridir. Simgeleri olmaları, onların nesnelerinin olmadıkları anla­mına gelmez. Bıçağın görüntü­sü, bıçağı kaydırdığımızı gös­terdiğinde doğruyu göstermiş­tir. Duyduğum acı, akan kan, görüntü değildir. Sevdiğim kişi de görmüştür (Bilindiği gibi felsefede buna, objektivizme yakın bir anlamla, “entersübjektivizm” denmektedir).

Rastlantıya (6) karşı “dizayn” (7) kanıtı

Varlığa mutlak “görüntü” penceresinden bakan bir kim­senin, işin başında yadsıdığı nesneyi ve onun hareketini (olguları) kavraması beklenemez. Gene de yapıtın başına dönüp, evrime karşı getirdiği ve “bilimsel” dediği belli başlı kanıtlara ba­kalım. Moleküler biyoloji ve evrim biyo­lojisini ilgilendiren kanıtların değerlendi­rilmesini uzmanlara bırakarak, kanıtların genel bilimsel değerleri üzerinde duraca­ğım:

“Bilim adamlarının bir bölümü tesa­düflerin karmaşa ve düzensizlikten başka bir şey oluşturmadığını gözleriyle gör­dükleri halde, evrendeki ve canlılardaki tasarımın ve düzenin tesadüfen ortaya çıktığını savunurlar”.

Önce, bu kanıt, evrende her şeyin bir düzen (yetkin bir tanrısal düzen) içinde olduğu yolundaki saf dinsel inanca daya­nır. Ancak, günlük deneyimlerimiz kadar bilimsel saptamalar da (8), hem cansız doğada hem canlılarda düzen kadar dü­zensizliğin de bulunduğunu göstermekte­ndir: Gökcisimleri birbiriyle çarpışmakta, atmosfere meteorlar yağmaktadır. İnsan beyni son derece karmaşık bir örgüttür (düzendir) ancak bir kurşun bu düzeni darmadağın etmektedir. Sağlık bedenin belli bir düzen durumudur. Hastalıklar bu düzeni altüst edip bırakmaktadır. Genler­de belli bir andaki düzen, bir mutasyonla bozulmakta, bunu (söz konusu mutasyon o canlının yok olmasına yol açmamışsa) yeni bir düzen izlemektedir. Canlılık bir düzen ise, ölümle sonuçlanan bir hasta­lıkla, söz konusu canlının molekülleri bir düzensizlik ardından, cansız doğanın dü­zenine geri dönmektedir.

Rastlantıların düzensizlikten başka bir şey doğurmadığı görüşü de doğru değil­dir. Rastlantılar, bir düzeni bozabilecek­leri gibi, onu bozup yeni bir düzen getire­bilirler. Gerçekten bir mutasyon, bir canlının (eski) düzenini bozup (canlı bunun sonunda yaşar kalabilmişse) söz konusu genin kopyalanması (redüplikasyonu) ile, o canlıda yeni bir düzen doğabilmektedir. Ve bunu bilebilmek için moleküler biyo­loji uzmanı olmak gerekmemektedir.

Peki rastlantı nedir? a) İnsanın bilinç­li, amaçlı eylemiyle bir araya getirilen cansız nesnelerin yol açtıkları dışındaki tüm olaylar; b) Canlılarda, genlerin kop­yalama, organların onlarla bağlantılı sıra­dan işlevleri dışındaki tüm değişmeler; c) İnsanlarda bilinçli, kasıtlı olanlar dışında­ki tüm karşılaşmalar rastlantıların ürünüdür. C (karbon) ile 02 (oksijen) kasıtlı, bilinçli buluşmazlar. C ortamına herhan­gi bir nedenle dalan 02, onunla (rastlantı sonucunda) tepkimeye girer. Bir esinti, çiçek tozunu savurup, çiçeğin dişilik or­ganına yapıştırabilir. Bunu, çiçeğin balını emmek amacındaki bir arı da, bilinçsiz, kasıtsız olarak yapabilir. Bunların arka­sında bir amaç, bir tasarım arayan kimse (9), yumurtayla buluşamayan milyonlar­ca spermi, döllenmeyle sonuçlanmayan binlerce çiftleşmeyi de açıklamak zorun­dadır; ya da “hedefine ulaşamayan” bu hareketleri söz konusu amacın sahibi olan gücün başarısızlığına vermelidir. Rastlantı konusunda kitapta (s.4) şunlar da söylenmektedir:

“Canlılık tesadüfen oluşmamışsa, bi­linçli bir biçimde var edilmiştir… yaratıl­mıştır, bu gerçek yalnızca bir inanç biçi­mi değil, akıl, mantık ve bilimin (10) var­dığı ortak bir sonuçtur.”

Bu, bir varsayım (oluşmamışsa varsa­yımı) üzerine, okuru ikili olasılık (ikili se­çenek) kıskacına alıp, ona birini dayatma taktiğidir. Bilimsel bir dürüstlükle bir üçüncü olasılık göz önüne alınarak “canlılığın nasıl oluştuğunu daha bilemiyoruz” denebilirdi. Bir dördüncü olasılık olarak, yalın cansız yapılardan “karmaşık, simet­rik, örgütlü yapılara geçilmesiyle oluştu­ğu savları da var” denebilirdi. Bunlar söy­lenmiyor, evrimci bilim adamlarının yara­dılışı kabul etmemeleri “inanç” ile açıkla­nıyor. İnancın hangi kafaların ne denli “saygın” tutumu olduğu anımsanmış ol­malı ki (s.4) inançlar ikiye ayrılıyor: batıl inançlar ve batıl olmayan inançlar (diye­lim batıl inançlar – atıl inançlar) ayrımı yapılıyor. Hangi inancın batıl olup hangi­sinin batıl olmadığına kim karar veriyor? İnanan taraflardan biri.

Rastlantının, cansız yaşamdaki (dü­zendeki), canlı yaşama geçişteki, mutasyonlardaki ve evrimdeki (kitapta ikide bir eleştirilip yadsınan) rolü hakkında son olarak şu söylenebilir. Rastlantı ürünü tepkimeler keyfi değildir. Birbirlerine ne kadar çok rastlarlarsa rastlasınlar, altın ile oksijen birbirleriyle tepkimeye gir­mezler. Girenler (en elemanter kimya bil­gisine göre) elektron durumlarına, kovalent bağlarına göre, bir düzen, bir yasalılık ürünü olarak girerler. DNA’daki ge­netik materyale yenilerinin katılması, es­kilerinin çıkması, yer değiştirmeleri de rastlantı+olanaklıklara göre olur. Nobel Ödüllü moleküler biyolog François Jacob, bu nedenle yapıtına Mümkünlerin Oyunu (Fransızca ilk baskısı 1981, Türkçe çevi­risi 1996) adını vermiştir. Rastlantı ürünü bir mutasyon, DNA’nın kopyalama siste­mine girince, rastlantısallıktan çıkıp, ka­ostan kurtulup, örgüte, düzene girmiş olur. Formülleştirirsek, tepkileşmeler, Zorunluluk-Rastlantı-Zorunluluk (Z-R-Z) biçiminde işler.

“Olasılığa” karşı “olan”

Yazarın en çok güvendiği kozlardan biri de, evrim kuramını, onun en sağlam kalesi olan moleküler biyoloji alanında yıkıp teslim almak (ve yerine yaratanı koymak) düşüyle kullandığı “olasılık” kavramı: İlk canlının karmaşık bir dev molekülün oluşmasıyla ortaya çıktığı ev­rimci savına karşı, hesap kitapla (s.69’da) “500 aminoasitlik bir prote­in molekülünün meydana gelmesi ihtimalinin 10950’de 1 olduğu” bulunur. “Matematikte 1050’de 1… istatis­tiksel olarak gerçekleşme ihtimali ‘0’ olan bir ihtimal olarak tanımlanır” notuyla, böyle bir olasılığın “sıfır” olacağı sonucuna varılır. Bu hesapta (s.61’deki) “hücrenin yaşamını sürdüre­bilmesi için, bütün temel parçaların … aynı anda ve aynı yerde var olmuş olma­sı” koşulu aranmaktadır. Böyle bir olasılık sıfır görü­lerek, söz konusu yapının yaratılış dışında hiçbir açık­lamasının olamayacağı söylenmektedir. Hatta (s.66’da) evrendeki elektronlarının toplamının bile 1079 oldu­ğu anımsatılarak, bu tür varoluşun ola­naksızlığı vurgulanmaktadır. İyi de, bu hesap niye evrimcilerden soruluyor; yaradancılardan, sihirbazlardan sorulmu­yor? Evrendeki bütün elektronların topla­mını aşan bir olasılıkla, ilgili molekülleri “aynı anda ve aynı yerde ve belli bir dü­zen içinde bir araya getirme”, evrimcinin doğada karşılaşıldığını söylediği bir olgu değildir. Bir yaradanın yaratma işlemi olabilir. Hesap, yaradanın ya da bir büyü­cünün, onu “Ol” sözüyle ya da bir el hareketiyle yoktan var ettiği savına inanan­lara sorulmalıdır.

Adı üzerinde, “evrimci sav”, hem can­sız hem canlı doğada, yalından karmaşı­ğa, zamanla (milyarları bulan yıllar için­de; milyonlarca, belki milyarlarca tepki­meyle) evrimle, gittikçe daha karmaşık yapılara geçildiğidir. Formülleştirirsek, süreç, sözgelimi ilkin iki elementle başla­mıştır; a ile b’nin birleşmesi olasılığı di­yelim yüzde ellidir; ab oluştuktan sonra ona c elementinin takılması da elli; abc’ye d elementinin takılması da elli; ya da ona benzer olasılıklar. Tümünün bir anda oluştuğu savı ve bunun olanak­sız olasılığı, evrimcilere yüklenemez.

Gerçekten, bin yıllık bir çınarın o anki biçimini almasında milyarlarca rastlantı (insanın ya da bir yaratıcının kastının ürünü olmayan olay anlamında rastlantı) devreye girmiş olabilir. Ama bunlar “ola­sılık” değil, “olan” şeylerdir. Olanın ola­sılığı olmaz. Sonucu alınmış olan maçı kimin kazanacağı yolunda olasılık hesap­ları yapılmaz. “Olan olmuş, biten bitmiş­tir” (11). Böyle bir olanaksız olasılıktan, o çınarın o biçimiyle yeniden ve bir anda oluşturulması tartışılırken söz edilebilir. Ki bu da, yaratmadan başka bir şey değil­dir. Olanaksız olan, zaman (olayların ardısıralığı) olgusunu dışlayan yaratmadır.

Hele yoktan yaratma, bilim dünyasının kavramı değildir. Bazı dinlerde bile, yaradan için, daha önce var olan kaos du­rumunda bulunan maddeye biçim, düzen verme savıyla yetinilir. Yaratılan şey, ya­zarın söylediği gibi “görüntü” bile olsa, varlığı bir beyni, ona ulaşan bir dalgayı ya da elektrik sinyallerinin ve uyarıcının kaynağı maddelerin varlığını gerektirdi­ğinden, yoktan var edilemez. Bilimsel açıklamalar, maddenin ve enerjinin yok­tan var, vardan yok edilemeyecekleri var­sayımlarına dayandırılarak işletilir. Yara­tış savında elbette bulunulmuştur; bulunulabilinir. Ama bu savlar, kampusun dı­şında ileri sürülmelidir. Varlığın, olgula­rın, olayların, ereksellikçi yaratış kavra­mıyla açıklanması dine özgüdür. Nedensellikçi varoluş kavramıyla işletilen bi­limsel açıklamayla birleştirilemez. Bu nedenle “bilimsel yaratılışçılık”, bir dü­şünsel acubedir. Harun Yahya da bu iki birleşmezi birleşmeye zorlarken, bir acube yaratmaktadır: Varlığın ve olayların, yalnızca kafamızdaki görüntüler olup, onların aslında var olmadıklarını söyle­mektedir. Var olanın görüntüleri yaratan Allah olduğunu, üstelik görüntüleri, bir kez yaratıp bırakmakla kalmayıp, her an yeniden yarattığını (görüntü dediği bey­niyle) kavramıştır. (?) Ki bu, bilime uy­madığı gibi, gelmiş geçmiş hiçbir dine de uymamaktadır; ne de günlük yalın pratik­lerimize uymaktadır. Bir açlığı, bir acıyı giderebilirsiniz. Ama acı, ama açlık bir görüntü ise, onu değiştirmeye gerek kalır mı? Değiştirmek istesen de nasıl değişti­rebilirsin? Açlığa yol açan nedeni (ya da görüntüyü) üstelik tanrı görüntüleri her an yeniden yaratırken, sen, neden olan görüntüyü onu etkileyerek değiştirip so­nuç olan görüntüyü değiştirmeyi nasıl umabilirsin. En iyisi otur oturduğun yer­de.

Yazar, Allah’a görüntüyü her an yeni­den yaratma keyfini tanıdıktan sonra, olayların ardısıralığı (düzeni) ile ilgili bir sorunun yandaşlarına so­rulması durumunda düşülecek güçlüğü görmüş. Bunun da bir açıklamasını sunmuş. Yağ­murdan kaçarken doluya tu­tulmaya benzese de, açıklama (s. 124) şöyle: “Allah görüntü­leri bir sıra, bir düzen ile yara­tır”; “bir çiçek görüntüsü ya­ratmadan önce, bir tohum gö­rüntüsü yaratır”! Neden? Ya­nıtı yok. Buna söyleyecek hiç­bir sözüm yok!

Yazarın ileri sürdüğü gö­rüntünün  karşılıksızlığını (yokluğunu) göstermek için harcadığım bunca zamana doğrusu acıdım. Elime hiçbir şey geçmeyeceğini ve okuyu­cuya bilinenler dışında bir şe­yin varlığını gösteremeyeceğimi, işin ba­şında biliyordum. Benimkisi bir hayaleti kovalamak oldu.

Damla damla

Yazarın bilime bazı katkılarını da (!) anmadan geçemeyeceğim:

“Bilim, Allah’ın kanunlarını keşfetme­ye, açıklamaya ve kayda geçirmeye yar­dımcı olan yöntemler bütünüdür” (s.8).

Tapınaklarda hangi yasalar keşfedili­yor acaba?

“Hücrenin değil kendisi, mitokondri, ribozom vs. organellerinden bir tanesi bi­le sentezlenemez” (12) (s.60).

“Canlılığın her aşaması bizlere Al­lah’ın varlığını ve gücünü kanıtlayan bir delil niteliğindedir” (13) (s.78).

“Yaşam, organizmayı oluşturan parça­ların ya da moleküllerin bir arada bulun­masından çok daha öte metafizik bir kavramdır. Yaşam Allah’ın ‘Hayy’ (hayat sahibi) sıfatının yansımasıdır. Ancak O’nun dilemesiyle başlar, sürer ve sona erer… Her şey gibi yaşam da Allah’ın tek bir ‘Ol’ emri ile olur” (s.86).

“Tabiat kanunları dediğimiz şeyler Al­lah’ın görüntüleri bir düzene göre yarat­masından başka bir şey değildir… Gemi­lerin sürekli yüzer şekilde yaratılmasını bizler suyun kaldırma kuvveti olarak yo­rumlarız. Gerçekteyse ayetlerde ‘kuşları gökte Allah’tan başkası tutmuyor’ veya ‘gemileri sizin için yüzdürür’ gibi ifade­ler, doğada herhangi bir güç olmadığı, Allah’ın olayları bu şekilde düzenlediğini anlatmaktadır” (14) (s.124).

YARATILIŞ ATLASI’NA ELEŞTİRİ: EVRİM ARTIK BİR OLGUDUR

Büyük Patlama (bugün için) hâlâ bir kuram konumunda bulunsa da, evrim “kuram” sayılmaktan çıkmış bir olgu konumuna yükselmiştir. “Yaratılış” bir inanç olmasına karşın doğrulanmış olmasa da yanlışlanabilir olmasına bakılarak bir kuram sayılabilir. “Yetkin yaratılış” ise olgulara uymayan “yanlışlanmış kuram” durumundadır. “Bilimsel Yaratılışçılık” savına gelince, bilimsel nedensellikçi epistemolojik anlayışla elde edilmiş bilgilerin ereksellikçi inançlar için (kötüye) kullanımı olup “kuram” değeri bile yoktur. Bir düşünsel ucubedir. Neden?

Yukarıdaki Evrim Aldatmacısı kitabı için söylenenler Yaratılış Atlası için de söylenebilir. Savlar değişmemiştir. Ne var ki geçen süre içinde eleştirilen kitap (altı kiloya çıkıp) ağırlaşınca, eleştiriler hafif kalmıştır. Buna oranla eleştiriler de ağırlaştırılmalı, “kültürel evrim geçirilmemiştir” gibi yeni desteklere yeni eleştiriler getirilmelidir.

Ne var ki, eleştiri konusunda “bilime karşı dinden yana” olanların (avantası var mı bilmiyorum ama) bir avantajı vardır: Ulaştıkları (ilkokul öğrencisinden (15) milletvekillerine) insanlar, fosillerin anlamını ve yorumunu onları ortaya çıkaran uzmanların yazılarını ve yorumlarını okumadan söz konusu yapıttan öğrenmektedirler. Paleontologların, arkeologların, paleoantropologların, paleobotanikçilerin, zoologların, fizik antropologların, kültürel antropologların, ileri çözümleme ve tarihlendirme (örneğin C14 radyokarbon tarihlemesi) yöntemleriyle ulaştıkları bilgileri ve bu bilgilere dayanan evrim biyologlarının, moleküler biyoloji uzmanlarının ne yazdıklarını bilmeden, bu ağır atlasın resimlerinin büyüsüyle etkisi altında ezilmektedirler. Bu soruna çözüm bulunmalı.

Bir kuramın kanıtlanmamış olması, ona seçenek kuramın doğruluğunun kanıtlanması anlamına gelmez

Yapıtta (yukarıdaki yazıda eleştirilen “bir şey -madde- yoksa tanrı vardır” türü) mantık hataları bulunmaktadır. Örneğin bir kuramın kanıtlanmamış olması, ona seçenek kuramın (ya da kuramlardan birinin) doğruluğunun kanıtlanması anlamına gelmez. Doğada nedensel rastlantının değil erekli düzenin bulunduğu saptanmış olsa bile, bu zorunlu olarak o düzeni belli (tek) bir tanrının yarattığı (tek) sonucuna götürmez. Söz konusu “düzen” saptamasına ek olarak a) tanrının varlığının da kanıtlanması + b)o düzeni yaratanın o (tek) tanrı olduğunun kanıtlanması + c) ereklediği gibi işlediğinin de gösterilmesi gerekir.

Çünkü ortada aynı değerde başka kuramlar da durmaktadır. Örneğin Panteist kuramda tanrı ile evreni, yaratan ile yaratılanı ayırmayıp, erek, tasarım ve düzenin doğanın içinde bulunduğu, doğanın kendisini yaratan (hiç değilse bilinmeyen varoluşundan sonra) kendi kendini üreten, değiştiren, geliştiren bir yapıya sahip olduğu ileri sürülmektedir.

Bir başka kuram olan Aristotelescilikte, yaratıcının kabul edilmesine karşın, yaratıcının içine “yetkinleşme ereği” (telos) koyup ona ilk hareketi (orimus mobile) verdikten sonra kendi başına bırakıp evrimini izlediği ileri sürülür. Yani yaratış ile evrimin bile birbirini zorunlu olarak dışlamayacağı söylenebilir.

Bu anlayışın bir başka örneğini Katolik filozof Francamer vermiştir (16). Kitabı Mukaddes’te (çoğu kere anlamını düşünmeden) tanrının insanı kendi surette yarattığını (Kuran’da üstelik kendi ruhundan üflediğini – A. Ş.) okuduğumuzu anımsatır. Bunun, insanın da yaradanı gibi bir yaratıcı olduğu anlamına geldiğini söyler. Evrimi yadsımak şöyle dursun, insanın tanrıyla el ele doğayı ve kendini yetkinleştirme yolunda yürüdüğü sonucuna varır.

“Yetkin yaratılma” savı gerçeğe uyuyor mu?

Atlas’ta bir başka mantık hatası (ya da mantık numarası) her bir canlı türünün tek tek ele alınıp okurun evrim geçirmeyip yetkin olduğu sonucuna zorlanmasıdır. Evrim türler, hatta tüm canlılar çapında bir sorundur. Bir tür ötekilerle karşılaştırılmadıkça elbette birinin (bu ara insanın) daha evrimleşmiş olup olmadığı söylenemez. Ama tek tek ele alınınca türlerin yetkin olup olmadığı da söylenemez.

Örneğin, büyük kedilerden çitanın kaplana göre daha hızlı koşması, bu konuda kaplandan daha yetkin olduğunu söyleme olanağı verir. Ama buradan gidilerek bile tüm türlerin yetkin yaratıldığı söylenemez. Çünkü koşmada kaplan çitadan yetkin değildir. Aslında değil insan, hiçbir canlı türü için mutlak anlamda “yetkin” kavramı kullanılamaz. Bir türün ancak ötekinden “daha yetkin” olduğu söylenebilir. Bu durumda bütün canlı türlerinin yetkin yaratıldığı savı (kuramsal düzeyde bile) güme gider. Bir de “yetkin yaratılma” savını gerçekliğin sınavından geçirelim.

Kedinin “temizlik organları”nın yetkin bir temizlik sağladığını kim söyleyebilir? Kiri yalayıp yutmak mı yetkinliktir, insan gibi yıkamak mı? Kaldı ki “kedi temizliği” bile yetersizdir. Başına ancak patisini yalayarak onun kanalıyla ulaşıp temizleyebilmektedir. Sırtına ise hiç ulaşamamaktadır.

Köpeğe gelelim, yaşamında dişleri kadar önemli olan koşma yeteneği, terleyemediği için darboğaza takılmaktadır. Hızlı enerji kullanma sonucu oluşan suyun dili bir karış çıkarıp nefes nefese kalmakla atılmaya çalışılmasının yetkinlik neresinde?

BBC’nin 2007 başında gösterime giren bir doğa belgeselinde çok özel bir kelebek türü görüntülenmiştir. Baharın bir gününde, ama tek bir gününde kozalarından çıkıp, tırtıllıktan metamorfoz geçirerek kelebeğe dönüşüp, çiftleşip yumurta bırakıp ölmektedirler. “Bir gün de olsa mutlu yaşamışlardır, bu da bir yetkinliktir” denebilir. Ama bir gün yaşamalarının nedeni mutlu olup yaşama doymaları değil (evrimlerinde ters bir mutasyon sonucu olmalı) ağızlarının ve anüslerinin bulunmamasıdır.

“Kamili mahlukat” (yaratıkların en yetkini) insana gelelim. İlkel dönem yaşadı yaşamadı, geçmişinde yamyamlık vardı yoktu, bir yana bırakalım. Çağımız ilkel topluluklarından biri, emperyalist İngilizlerin adayı ele geçirdikten sonra kafatası avcılığını yasaklamaları üzerine (Gordon Childe’ın Tarihte Neler Oldu kitabında yazdığına göre) yaşamlarının anlamını ve şevkini yitirmiş, içkiye vurmuş, üremez olup yok oluşa geçmişlerdir. İlkel kafatası avcıları mı yetkin, emperyalist İngilizler mi?

İnsanın kültürel evrimi yok mu?

Bu çerçeve daha başarılı uyarlanmayla tanımlanan biyolojik (organik) evrimden çok kültürel evrimle ilgilidir. İslam felsefesinden biyolojik evrimin kabul edilmediği sonucuna varılsa da kültürel evrimin de yadsındığı söylenemez. İslamlığın “cahiliye devri”nden kurtulması başlı başına bir kültürel evrim sayılmaktadır. Ama biz Atlas’ta görüyoruz ki, (İslam adına mı değil mi belirsiz) insanlığın kültürel evrimi de yadsınmakta, örneğin taş çağının yaşanmadığı, ilk dinin tek tanrılı olduğu ileri sürülmektedir. Bu, kuramda yalnız evrim biyolojisine değil tarih bilimine de karşı çıkmaktır. Gene kuramı bırakıp duruma bakalım.

Ur kral mezarlarında, Cang şef gömülerinde, İnka, Aztek tapınaklarında, hatta Tevrat’ta, yakılan çocuk kurbanı sunulan Kenan tanrısı Molok ile ilgili bilgilerde, kurban (üstelik tanrı adına kurban) olgusunun binlerce somut kanıtı ortaya çıkarılmıştır. O toplumların insanları da tanrının yarattığı yetkin canlılardı. Sonra insan kurbanı kaldırıldı. Son örneklerinden biri gene emperyalist İngilizler’in Hindistan’da yasakladığı ölen Brahman din adamıyla birlikte karısının diri diri yakılarak kurban edilmesi kalıntısıydı. İnsan kurbanı geleneğinin aşılması bir kültürel evrim sayılmayacak mı?

Bu soruya, “insan kurbanı kalkmış olsa da, din savaşları, etnik arındırmalar, uluslar arası savaşlar, engizisyon, Naziler çok daha fazla insanı kurban etti” yanıtı verilebilir. O zaman da yaratıldığından beri, yaratıldığı biçimiyle “yetkin” olduğu savı tehlikeye girer. Ayrıca her şeyi her an yetkin yaratan bir tanrıdan söz ediliyorsa, onun yetkin yaratıklarının bu “düzen”lerine karşı çıkmak tanrının yaratışına ve düzenine karşı çıkmak olmaz mı? Sömürüsüz, savaşsız, daha iyi bir insanlık (insanlığın kültürel evrimi) için çaba göstermenin ne gereği kalır? Zaten (Atlas’ın mantığı izlenirse) durumu insan değiştiremez her şeyi her an Allah yaratıyorsa, insan bir şey yapmıyor, yapamaz demektir. Hadi Tanrı yaptırıyor denirse bu kez tüm öldürme, yaralama, işkence, Hiroşima olaylarının sorumluluğu Tanrı’ya yüklenmiş, fatura tanrıya kesilmiş olmaz mı?

Biyolojik evrim kabul edilmeyip, onun düzeneği mutasyonlar yadsınamayınca, tüm mutasyonların zararlı ve düzeni bozucu olduğu kaçamağıyla kurtulunmak istenmişti. Yanıtı, bunun uzun zamandaki toptan sonucu “tersine evrim” olur diye verilmişti. Kültürel evrimin yadsınmasında da benzeri bir kaçamağa başvurulduğu anlaşılıyor: Totemcilikten, çoktanrıcı dinlerden tektanrıcı dine doğru kültürel bir evrim olmamıştır. Olsa olsa ta baştan tektanrılı olarak çıkan dinin yozlaştırılmasıyla çoktanrıcılık çıkmıştır, deniyor. Tanrının yetkin yapıtı ve düzeni bu konuda da bozulmaya, yozlaşmaya açık. Kültürel evrim yok yalnızca kültürel birikim varsa ve değişme hep kültürel yozlaşma yönünde oluyorsa, kültürel birikim de tek geri vitesiyle işleyip insanlığı “tersine evrim” yoluna sokacak demektir. Alem gider mersine (evrime) biz gideriz tersine (nereye?).

Evrim düşüncesi, artık bir kuram değil bir olgunun dile getirilişi

Yaratılış Atlası’nda savunulan görüşlerin neresini tutsan elinde kalıyor. Evrim kuramının gerçeği yansıtmadığı yolundaki savlar bundan bir elli yıl önce kulağa hoş gelebilirdi. Artık çok geç. Genetik bilim gelişip biyoteknoloji uygulamaları başlamadan bu yazdıklarınızla, resimlediklerinizle bugünkünden çok daha fazla insanın aklını çelebilirdiniz. Bu olanağınız bugün hızla daralıyor. Bir diyabeti (şeker) hastası düşünün. İnsülin iğnesi alacak. Eskiden sığır, domuz karaciğerlerinden çok masraflı bir süreçle süzülen bu hormon, bugün E-koli olarak bilinen bir bakterinin çıkarılan bir gen yerine insanın insülin sentezleyen geninin yapıştırılmasıyla yaratılan yeni bir bakteri türüne ürettiriliyor. Bu iş için 60 milyon hayvan karaciğeri yerine şekerli su dolu 200 kiloluk bir fermantasyon kazanına rDNA (DNA’sı değiştirilmiş) bakteriler bulunan birkaç damla katmak yetiyor (17). Bakteriler şekerli suyla ürerken o genin sentezlediği insülin de çoğalıyor. Sonra bu süzülüp biyoteknoloji ürünü insülin olarak (en az on yıldır) eczanelerde (ineğinkinden çok daha ucuza) satılıyor. Şeker hastası olarak (kitabına inanmış olsanız da) Adnan Hoca’ya değil doktora başvurduğunuzda reçeteye bu ilacı sarıp elinize veriyor. Genetik yapısıyla oynanmış (yani evrimden geçirilmiş) insülin ilacını evrime karşı olduğunuz için kabul etmeyip kullanmayacak mısınız? Kullanırsanız (ve hâlâ evrime karşıysanız) ürününden yararlandığınız bir gerçeği yadsımış duruma düşmez misiniz?

Özetle evrim düşüncesi, artık elli yıl önce olduğu gibi bir olasılıktan söz eden bir kuram değil, bir olgunun dile getirilişi (18). Laboratuarda (doğa süreçleri taklit edilerek) gerçekleştirilen bir olayın, doğada, kendiliğinden (evet, evet, rastlantıyla) gerçekleşmesinin önünde ne gibi bir engel var (gene rastlantılar dışında)? Üstelik elimizde böyle bir mutasyonun ve yeni bir bitki türünün evriminin somut kanıtı da var: İnsanlar kültürel evrimle yabani tahıl toplayıcılığından üreticiliğine geçtikten sonra, önce sulama mutasyon yaratıp evcil buğday ırkını oluşturmuştur. Ama bu evcil tahıla Hazar dolaylarında keçiyüzlü ot (Aegilops squarossa) bitkisinin bazı genleri karışınca, hamuruna özmeklilik kazandıran glütenli “ekmeklik buğday” (Triticum aestirum) rastlantıyla oluşmuştur. Rastlantıyla oluşan bu genetik değişiklik, her tohum bire elli tohumluk başaklarıyla kopyalanınca (redüplikasyon süreciyle) düzenlilik kazanarak bugün hamurunun (glüten yüzünden) esnekliğiyle analarımızın, aşçılarımızın harikalar yarattığı ekmeklik buğdaya kavuşulmuştur (19). Dolayısıyla evrimin artık bir kuram olmaktan öte bir olguyu yansıttığını göğsümüzü gere gere söyleyebiliriz.

Karmaşık yapıların doğması için evrendeki atom sayısını aşan olasılıklar gerekmez.

Rastlantılarda olasılık oranı yanılgısına, çalışmalarında istatistik, matematik yöntemler kullanan ilgili doğa bilimcilerince yanıt verilmiş olmalı ya da verilecektir. Ama bu savdaki zayıf noktayı görmek için doğa bilimcisi olmak gerekmez:

Evrim biyologlarının hiçbirisi, tüm genlerin rastlantıyla bir araya gelmesiyle bir canlı türünün oluşacağını söylemiyor. Söylenen, en yalın yapılardan (bir yaratıcının erekli yaratısıyla değil anlamında) rastlantıyla zaman içinde eklenen moleküllerle giderek karmaşıklaşacağı. Buna göre iki molekülden oluşan bir gen parçasına 3. molekülün eklenmesi olasılığı diyelim yüzde 1’dir. Üç moleküllüye 4.sünün de (geçecek belki 10 belki 100 yıl içinde) eklenmesi olasılığı da yüzde 1 olsun. Böyle böyle yüzbinlerce, milyonlarca yıl içinde karmaşık yapıların doğması için hiç de evrendeki atom sayısını aşan olasılıklar gerekmez.

“Karmaşık bir yapının bütün parçalarının aynı anda eksiksiz olarak bir araya gelmesiyle bir organın ya da canlının yaşamaya işlev göstermeye başlaması” olanaksız derecede olasılığı gerektirip, tam da “yaratma” savına yöneltilebilecek en güçlü eleştirilerden biri olup, bunun bilimsel yaratıcılık savını savunan yazar(lar)ca geliştirilmiş olması, (böyle bir amaçları olmadığına göre) rastlantının kendilerine oynadığı acı bir oyun olmalı!

Dipnotlar

1) Gerçekten, elimdeki kardeşi­min bir sokakta, duvar dibinde bulup getirdiği kopyası.

2) Aynı tarihlerde Ankara Üni­versitesi Bilgi İşlem Merkezi’ne sızmış admin@hilafet.com ad­resli “Cumhuriyet bayramı kutla­maları konusunda, Müslümanla­r’ın tavrı ne olmalıdır” başlıklı e-postadaki şu sözler, böyle bir ola­sılığı düşündürebilecek nitelikte­dir: “Hayatımızın tüm boyutlarını kirleten, fertlerin ahlakını bozan, toplumu kokuşturan, Kuran’ın ta­biri ile ‘pislik’ kelimesi küfür sistemi (olan) Cumhuriyeti orta­dan kaldırıp ‘güzel’ kelime olan tevhid esasına dayalı İslami ha­yatı hakim kılacak ve insanlığa hidayet ve nuru davet ve cihat yolu ile aleme taşıyacak olan Re­şidi Hilafet devrini kurmak için samimi cemaat ile çalışmak gere­kir.”

Harun Yahya’nın bu e-postanın yazarı gibi hilafetçi olup olmadı­ğı yolunda elimde bilgi ve ipucu yok. Olmasa bile, bu kitabın hila­fetçilerin üzerindeki etkisinin ne olabileceği yolunda bir görüşüm yok. Ancak hilafetçilerin dünyayı “dar-ül-İslam” ve “dar-ül-harb” olarak ayırıp, Türkiye’yi bu ikin­ci ülkeler içine sokmaları, bu tür kuşkuları besleyebilecek olgular.

3) Amerikan Bilimler Akademisi’nin rapo­runda, “bilimsel yaradılış” ile ilgili görüşleri, akademi üyelerince şiddetle terslenen Prof. Gish’in ve Prof. Morris’in görüşlerine sahip çıkılıp kendileri Amerika’dan çağırılıp, “Ev­rim Teorisinin Çöküşü: Yaratılış Gerçeği” başlıklı konferanslar dizisinde konuşturulduklarına göre, yapıt apaçık söz konusu yapıtın (kitabının) Türkçe okurlar için hazırlanmış yanıtı. Bu ara Prof. Gish’in başkanı olduğu ABD Yaradılış Enstitüsü’nün Türkiye’deki kopyasının Bilim Araştırma Vakfı adını almış olması gözden kaçırılmamalı.

4) Kitapta (s.9) evrimcilerin, sahte dincilerin “Allah adına uydurdukları sahte dini halka İs­lam olarak tanıtan zihniyetin her türlü rezilli­ğini ortaya dökerek” istemeden de olsa Al­lah’ın buyruğunu yerine getirdikleri söyleni­yor. Ve Allah’ın bu din düşmanlarını birbirine kırdırarak gerçek dini ayakta tutmasıyla ilgili görülen şu ayet aktarılıyor: Bakara 251: Eğer Allah’ın insanların bir kısmı ile bir kısmını defi (engellemesi) olmasaydı, yeryüzü mutla­ka fesada uğrardı.

5) Bu örneği, geçenlerdeki bir konuşmamda, izleyicilerden bir arkadaşın katkısına borçlu­yum.

6) Yazar bir yerde (s.8) tesadüf ve rastlantı sözcüklerini yan yana kullanmaktadır. Farklı anlamlarda kullanmışsa açıklamalıydı. Bu yolda bir açıklanmaya rastlanmıyor. O zaman bizim zamanımızda ortaöğretimde öğretilen şu tekerlemeyi anımsatmakta yarar var: “Bab-ı Ali kapısından mürur edip geçerken Tesadüfen rast geldim bir atlı süvariye ben.”

7) Kitapta (s.5) bilinçli dizayn teorisinin önde gelen adı olan Amerikalı mikrobiyolog Prof. Behe’nin “son kırk yıl içinde hücreyi araştır­mak için gerçekleştirilen tüm çabalar, çok açık biçimde, bağıra bağıra tek sonucu veriyordu: “Dizayn” (yani tasarım) sözleri aktarıl­maktadır.

8) François Jacob, 1965 yılında Nobel Ödülü­’nü alan Fransız genetikçi (Mümkünlerin Oyu­nu, çev: Turhan Ilgaz, İstanbul, 1996, Kesit Yayıncılık, s.78) doğada canlılar arasında or­ganlarda Darwin’in de gözlemlediği eksiklik­lerin fazlalıkların bulunduğunu söyledikten sonra, doğanın yetkin tasarımlar yaratmaya çalışan bir mühendisten çok, elinin altında ne varsa onlarla karşısına çıkan sorunları çözme­ye çalışan bir yaptakçının (bricolage) işine benzetilebilecek biçimde işlediği sonucuna varmaktadır.

9) Jacob (s.124’de) bu konuda “Maddeyi kuran parçacıklara bir tür ‘psike’ (ruh) atfetmek hiçbir sorunu çözmüyor. ‘Yaşam’ın molekül­lerin kendi aralarındaki düzenleşinin bir ürü­nü olması gibi ‘zihin’in de beyin düzenlenişi­nin bir ürünü olduğu sonucuna varmaktan ka­çınmak oldukça zordur” diyor.

10) Yaradılışın bilimin de ulaştığı bir sonuç olduğunun söylendiği sayfanın hemen ardında (s.6) “bilim dünyasındaki önde gelen isimle­rin önemli bir bölümünün ateist olmalarının nedeni dogmatik materyalist bakış açısıdır” deniyor. Ve bu durumun açıklanması için “ki­taba” sığınılıyor: Enam, 111 “Onlara melek indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı yine inanmayacaklardı” (Ne diyelim? Hele bir me­lek indirilsin, hele bir ölüler konuşsunlar o za­man düşünürüz, siz de yargınızı o zaman ve­rirsiniz!) Sürdürerek, evrim teoricilerinin, evrimin büyüsü, tel­kini altında beyinlerinin muha­keme yeteneğinin, algı ve şuur mekanizmalarının bozulduğu söyleniyor. İnsan aklına, ister is­temez zikirler, Mevlut’daki “her nefeste Allah adı di müdam, Allah adıyla olur her iş tamam” sözleri, bismillah ile atılan adım­lar geliyor.

11) Bu deyişi bir öğrencimin ya­zılı kağıdında (başka bir bağlam­da ve bir başka anlamda kullan­dığı) sözden aldım.

12) Yazarın Urey-Miller (1953) deneyi benzeri deneylerden kaçı­nıldığını yazmasına karşılık, bkz. Gözen Erdem, “İlk Canlının Ortaya Çıkışı”, Cumhuriyet Bilim Teknik, No: 581, (1998)’de bu yolda yeni yeni deneylerin yapıl­dığı, bunlarda da biyo-organellerin elde edildiği anlatıldıktan sonra, yazarın ABD’li meslektaşlarıyla gerçekleştirdiği (1992’de Science dergisinde ya­yımlanan) araştırmalarından söz edilmektedir. Buna göre protein­lerden önce oluştuğu kanıtlanan en kısası 70 zincirle olan RNA molekülünün laboratuvarda 14 zinciri sentezlenmiş bulunmakta­dır. Araştırmacı yazar tümünün sentezlenebileceğinden kuşkusu­nun bulunmadığını yazmaktadır.

13) Jacob, (Mümkünlerin Oyu­nu, s.11’de) bunun tam karşıtı bir görüşle, “Bu kavram bugün bütün biyolo­jiye egemendir; çünkü en çeşitli alanlarda, on­suz yalıtılmış bir durumda kalacak gözlemler yığınını bir araya getirmektedir. Çünkü yaşa­yan dünyanın ve onun olağanüstü çeşitliliği­nin bir açıklamasını sağlamaktadır” dedikten sonra (s.49-50’de) şunları söylemektedir: “Evrim izleri bugün, hücrelerimizin her birin­de karşımıza çıkmaktadır. Yüzyılımızın ba­şından bu yana birikmiş olan verileri modem Darwincilik’e çok yakın bir kuram olmaksızın açıklamak artık imkânsız hale gelmiştir. Bu kuramın bütünlüğü içinde bir gün çürütülebilme olasılığı, şimdiki halde sıfıra yakındır”

14) Jacob, (s.118’de) sanki kafasında Harun Yahya için yanıt hazırlamış gibi: “Eğer may­munun üstüne zıplamak (sıçramak) istediği dal için oluşturduğu görüntünün gerçekle hiç­bir ilgisi bulunmasaydı, ortada maymun kal­mazdı” diye yazmaktadır.

15) Atlas bir fakültenin öğretim üyelerine (parasız) dağıtılmış. Bir arkadaşım gösterip “seni daha çok ilgilendirir, al” deyince, ilkokula başlamış oğlu “verme, resimlerine bakıyorum” dedi.

16) Bkz. H. Göksel – A. Şenel (çev. ve der.), “Biyoteknoloji, Genetik Mühendisliği ve İnsanlığın Geleceği”, Ankara, 1987, V Yayınları, dizin.

17) Bkz. a.g.y.

18) Bkz. A. Şenel, “İnsan ve Evrim Gerçeği”, Ankara, 2003, Özgür Üniversite Kitaplığı yayını.

19) Bkz. A. Şenel, “İnsanlık Tarihi”, Ankara, 2006, İmge, s.313.