Ana sayfa Olağanüstü Nisan Sayısı Osmanlı için son şans: İkinci Viyana Kuşatması

Osmanlı için son şans: İkinci Viyana Kuşatması

1945
PAYLAŞ

Hasan Gören

Tökezlemeye başlayan devletler tepetaklak düşüşlerinden önce iniş çıkışlarla geçen dönemler yaşar. Kimi zaman toparlanma işaretleri de taşıyan böyle zamanlarda, yükselişi sağlamış değerlerle düşüşü başlatan sorunların çatışmasının kazananı tarihin de belirleyicisi olur. Osmanlı için duraklama döneminin en kritik olayı, dönülmez akşamın ufkunda sahne alan İkinci Viyana Kuşatmasıdır. 

Gerileyen Osmanlı ile gelişen Avrupa devletleri arasında ortaya çıkan önemli ayrıştırıcılardan birisi de, ilkinde toplumsal katmanlar ile çekişme içindeki yönetim kademelerinin ortak fayda etrafında uyumlu hareket edebilme becerisinin yok olmaya başlamasıdır. Her ne kadar Osmanlı’da ilk belirgin taht kavgaları I. Beyazıt’ın Moğol yenilgisinin sonrasında ortaya çıkmış olsa da, güçlü iktidarlar iki yüzyıl boyunca kurumsal yapıların aynı hedef doğrultusunda işlemesini sağlayabilmiştir. Kanuni dönemine kadar egemenlik alanı sürekli büyüyen imparatorluk, hazinesini de savaş ganimetleri ve fethedilen toprakların vergilendirilmesiyle doldurmaktadır. Ancak Avrupa’daki bilimsel ve toplumsal gelişmeler dengeleri rakip devletler lehine değiştirmeye başlayınca, üretim ve bölüşüm düzeni sürdürülebilir olmayan Osmanlı ciddi sorunlarla karşı karşıya kalır. Özellikle Kanuni sonrasındaki dönemde iktidarın her biri kendi hedefleri doğrultusunda hareket eden farklı unsurlar arasında bir çekişme konusu haline gelmesi, devlet yönetiminde süreklilik ve tutarlılığın bireysel çıkarlara kurban gitmesi sonucunu doğuracaktır.

IV. Mehmet ve savaşçı ruhun canlanması
İmparatorluğun duraklama dönemine denk gelen ve 16. yüzyılın ortalarından başlayarak IV. Mehmet’in iktidarı ele alışına kadar geçen yaklaşık yüz yıl, doğuda Celali ayaklanmaları, batıda yitirilen askeri üstünlük, payitahtta ise sonu gelmez çekişmeler ve padişahları katletmeye kadar varan kanlı yeniçeri isyanlarıyla doludur. Ancak sahip olunan güç ve birikim Osmanlı’ya hâlâ bir atılım şansı tanımaktadır. IV. Mehmet dönemi belki de bu son şansın kullanılma çabasına karşılık gelir.
IV. Mehmet’in padişahlığı sırasında çeşitli yönetsel ve dinsel unsurlar arasında uzun süredir görülmeyen bir uyum yakalanması, imparatorluğun beslendiği savaşçı ruhu canlandırarak Osmanlı’yı tarihinin en geniş sınırlarına ulaştıracaktır. Bu yeniden canlanma sürecinin, başarıya ulaşması halinde tarihin akışını değiştirebilme gücü de taşıyan zirve noktası, 1683 yılında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki ordunun Viyana’yı kuşatmasıdır. Ancak, gelişim süreci ilginç kararlar ve dönüm noktalarıyla dolu olan İkinci Viyana Kuşatması, yalnız yenilenlerin canlarına mal olmakla kalmayacak, imparatorluğun plansız ve desteksiz adımlarla kaçınılmaz hale gelen çöküş sürecinin de başlangıcı olacaktır.
Bir yeniçeri ayaklanmasıyla tahttan uzaklaştırılan babası I. İbrahim’in yerine yedi yaşında padişah olan IV. Mehmet’in yaklaşık kırk yıl sürecek saltanatının ilk on yılı, annesi Turhan Hatice Sultan’ın fiili yönetimi altında geçer. Kayınvalidesi Kösem Sultan’la olan çekişmelerini, bu yaşlı kurdu mezara göndererek sonlandıran Turhan Hatice, oğlu için sorunsuz geçecek bir iktidar sürecinin hazırlayıcısıdır. Dönemin ilk başlarda fark yaratan olgusu, sürüncemedeki sorunların çözümü olur. Örneğin, temeli atıldıktan sonra yetmiş yıl boyunca yarım kalıp alay konusu halini alan, ilk adıyla Adliye bugünkü ismiyle Yeni Cami’nin tamamlanması bir güç gösterisidir. Ardından devletin Müslüman olmayan nüfusa karşı tavrında, ihtida, yani Müslümanlaştırma yönünde açık bir eğilim baş gösterir. Çevrede yerleşik Yahudi nüfusun din değiştirmeye ya da göçe zorlanması ve böylece bölgenin gayrimüslimlerden arındırılması, IV. Mehmet dönemi boyunca örneklerine sık rastlanacağı üzere devletin dinsel karakterinde bir keskinleşmenin işaretçisidir. 1660 yazında çıkıp şehrin üçte birini yok eden büyük yangın da İstanbul’da yerleşimin inanç kriterlerine göre yeniden düzenlenmesini kolaylaştırır. Bu dinselleşmenin ideolojisi, etkisini giderek artıran ve İslam’a tutucu bir yorum getiren Kadızadeliler hareketince sağlanmaktadır. Bu doğrultuda, her ne kadar imparatorluğun merkezi Turhan Hatice Sultan’ın tam denetimi altındaysa da, söz konusu olan ideolojik bağlamda padişahın güçlü bir erkek figürü olarak öne çıkmasına gerek olacaktır.

IV. Mehmet’in silahlarla avcılığa, adını “Avcı Mehmet”e çıkaracak kadar ilgi göstermesi devletin savaşçı karakterine bir dönüş olarak değerlendirilir.

Kanuni’den sonraki padişahlar, bir dönem IV. Murat’ın halkı ezen despotluğuyla birlikte kuvvetli bir karakter oluşturması dışında, çoğu saraydan çıkmaya isteksiz, seferlere ordunun başında gitmek yerine zamanını haremde geçiren, yeniçeri ayaklanmalarının korkusu altında entrikalara piyon olmuş, yönetim inisiyatifini de sarayın güçlü kadınlarına bırakmış bir taht profili oluştururlar. IV. Mehmet’in bu görüntüyü aşarak, önce payitahtı annesinin denetimindeki İstanbul’dan Edirne’ye taşıması, sonra da silahlarla avcılığa, adını “Avcı Mehmet”e çıkaracak kadar ilgi göstermesi, devletin savaşçı karakterine bir dönüş olarak değerlendirilebilir. Bu değişimin ilk etkisi, Girit Adası’nın fethedilemeden kalan son kalesi Kandiye’nin yirmi bir yıl sonra alınması olacaktır. Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa komutasındaki ordu için sırada Doğu Avrupa seferleri vardır. Bu dönemde ardı ardına alınan kaleler ve vergilendirilen topraklarla Lehistan’a kadar uzanan Osmanlı, tarihinin en geniş yüzölçümüne ulaşacaktır. Artık hedef yakın dönemin baş düşmanı Habsburg İmparatorluğu’nun gözdesi olan Viyana’dır.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ve büyük düşü Viyana
Fazıl Ahmet Paşa’nın 1676’da ölümü, çocukluktan beri birlikte büyüdüğü ve yan yana savaştığı yakın dostu Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya sadrazamlık yolunu açar. Babasının erken kaybıyla dönemin güçlü sadrazamı Köprülü Mehmet Paşa’nın koruması altına girmiş bu önemli devlet adamının çocuklarıyla birlikte aynı eğitimi almış, ileride de kızıyla evlenmiş olan Kara Mustafa Paşa, özellikle Fazıl Ahmet Paşa’nın uzun süren Kandiye Kuşatması’yla uğraştığı dönemde padişahın yanında geniş sorumluluk üstlenmiş ve devlet yönetiminde söz sahibi olmuştur. Kaynaklar, etkisi bugüne kadar uzanan Yahudi tarikat lideri Sabetay Sevi’nin, hayatına karşılık Müslüman yapılmasında Kara Mustafa Paşa’nın etkisinden söz eder. Kimi tarihçiler de, kendisi hakkında ölümünden sonra yaratılan olumsuz imajın altında bu eyleminden kaynaklanan düşmanlığı arar. Ancak tartışmasız olan, Avrupa’nın kalbine doğru sefere çıkacak ordunun başındaki komutanın, yakın geçmişi Lehistan ve Rusya karşısındaki savaş başarılarıyla dolu, güçlü, kararlı, ancak hırsı aklının önüne geçen bir devlet adamı olduğudur.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa.

Kara Mustafa Paşa’nın düşlerini süsleyen Viyana, önemli ticaret yollarının kesişim yerinde stratejik değer taşıyan bir merkez olmanın yanında, yalnız Habsburg hanedanıyla savaşım için değil bütün Avrupa’daki üstünlük mücadelesi için de kritik bir hedef halindedir ve yeniden genişleme yoluna girmiş Osmanlı için hamle zamanı yaklaşmaktadır. İmparatorluk topraklarında orduyu Viyana’ya taşıyacak yolların onarılması, köprülerin genişletilmesi ve üs olarak kullanılacak yeni kalelerin fethi, bu önemli adımın işaretlerini yaşlı kıtanın eski sahiplerine fazlasıyla vermektedir. Her ne kadar yakın dönemde Hıristiyan dünyası içinde yeni bir mezhep olarak ortaya çıkmış olan Protestanlık ciddi bir güç bölünmesi yaratsa da, yaklaşan tehlikeyi sezen Katolik devletler Osmanlı’ya karşı kutsal bir ittifakın gerekliliğinin farkındadır. Bu durumda önce Habsburg İmparatorluğu ile Lehistan Krallığı arasında yapılan güç birliği anlaşması, ardından da Papalık tarafından sağlanan maddi destekler yalnızca kuşatmanın değil Avrupa’nın da kaderini belirleyecek önemde olacaktır.
Tarihler 1682’ye geldiğinde, Habsburg İmparatorluğu ile bir süre önce Protestan Macarların lideri olarak isyan edip Osmanlı tarafından Orta Macaristan Kralı olarak kabul edilerek desteklenen Tökelyi İmre arasında artan çatışmalar, Kara Mustafa Paşa’ya harekete geçme bahanesi verir. Padişah IV. Mehmet’ten, burası çok önemli, Macaristan’daki Yanık ve Komaran kalelerinin ele geçirilmesi için sefer izni alınır. Ancak Paşa gözlerini daha uzaklara dikmiştir.

Merzifon’da yuvarlanan bilyelerden Lehistan’da sallanan kılıçlara uzanan rekabet
Kanuni zamanında başarısız olunan I. Viyana Kuşatması, bu güçlüklerle dolu ve uzun seferin amacına ulaşması için gerekli koşulların ancak çevrede yerleşilecek ve kışın geçirileceği destek noktaları yardımıyla sağlanacağını göstermiştir. Her ne kadar yola büyük bir orduyla çıkılsa da, taşınan donanım, özellikle de ağır silahlar, Viyana gibi büyük bir hedefe saldırı için yeterli olamayacaktır. Ordu Belgrad’a geldiğinde Kara Mustafa Paşa Divan-ı Harbi toplar ve nihai hedefi Beç Kalesi, yani Viyana olarak açıklar. Sefere katılan vezirler ile dışarıdan gelen destek güçlerine komuta edenlerin karşı görüşüne rağmen Paşa’nın kararı değişmez. Bu durumun iletildiği Padişah’ın “olur verdiğimiz görev başkaydı, Paşa terbiyesizlik etmiş, bilsem izin vermezdim ama ne yapalım, Allah kolaylık versin” demesiyle dönülmez nokta da aşılır.
Tarihçilerin bir bölümü Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı şan şöhret peşinde koşan, hırslı, kaba ve sert bir karakter olarak anlatır. Gerçi bu yorumlara cahil olduğunun da eklenmesi, aldığı eğitim ve birkaç dil bilmesi dolayısıyla tüm diğer söylenenleri şüphe altında bıraksa bile, yabancı elçilere karşı sert ve ödünsüz tavrı, Paşa’nın en hafif deyişiyle zor bir adam olduğunun işaretidir. Bununla birlikte, tarihte bırakacağı izi konusunda selefi Fazıl Ahmet Paşa’yla yarışmakta olduğu da düşünülebilir. Dört beş yaşlarında yolları kesişip birlikte büyümüş bu iki çocuğun arasında en masum çocuk oyunlarında başlamış olabilecek bir rekabetin, giderek dünya tarihini etkileyecek noktalara varmış olması olmayacak şey değildir. Üstelik Fazıl Ahmet’in Köprülü ailesinin öz çocuğu oluşu, bir parça da olsa gölgede kalabilecek yetim Mustafa’yı daha da hırslandırmış ve bütün karakterini etkileyecek şekilde keskinleşmesine yol açmış olabilir. Belki de Merzifon’da yuvarlanan bilyelerden Lehistan’da sallanan kılıçlara uzanan rekabetin biçimlendirdiği kararlar, İmparatorluğun sonunu getiren bir hezimete kadar varacaktır.

Kuşatma başlıyor
1683 yılının 14 Temmuz’unda ordu Viyana önlerine ulaşır. Habsburg İmparatoru I. Leopold çekildiği Linz’de mevzilenip Viyana’yı komutan Ernst Rüdiger von Starhemberg ile 15.000 askerine bırakmıştır. Şehri kuşatan Osmanlı ordusu ise o zamana kadar sefere çıkan en büyük sayıyla, kaledekilerin yaklaşık on katına ulaşmaktadır. Ancak savunma hatlarındaki top sayısı, kuşatmacıların getirebildiklerinden neredeyse üç kat fazladır. Kale surlarının dışındaki bütün binalar önceden yıktırılmış ve dışarıdan saldırı girişiminde bulunacakları korunmasız kılacak geniş alanlar yaratılmıştır. Bununla birlikte, iyi korunan bir kalede az sayıda askerin bulunmasının erzak yeterliliği konusunda yaratacağı avantaj da, kuşatmanın ileriki günlerinde ortaya çıkacaktır.
Osmanlı’nın geleneksel kuşatma başlangıcı, her zaman düşmana bir aman dileme fırsatı verilmesi olmuştur. Yalnız kendi durumuna güvenmekle kalmayıp dışarıdan destek de bekleyen Starhemberg teslim olmayı reddeder. Kimi askeri tarihçilere göre Osmanlı güçlerinin bu ilk günlerde girişecekleri topyekûn bir saldırı şehrin düşmesini sağlayabilecekken, beklemek kuşatmacıların aleyhine gelişecektir. Ancak Osmanlı diplerine geldiği surları zannettiğinden daha sağlam bulmuştur ve sonuç getirici bir hamle öncesinde derin tüneller kazmak gibi zaman isteyen işlere gerek vardır. Bunun yanında, Kara Mustafa Paşa kaleyi savaşsız teslim almak istemektedir. Geleneğe göre kılıçla alınan bir kalenin halkı ile zenginlikleri yeniçerinin ganimeti olurken, teslim olan bir kalede halka dokunulmamakta, bütün mal mülk ise saltanatın olmaktadır. Bu ayrıntının asker üzerinde yaratacağı moral etkiyi hafife almamak gerekir. Kuşatma altındaki şehrin teslim olması için bekleyiş sürdükçe yeniçerinin hem huzursuzluğu hem de disiplinsizliği artar. Sonraki yıllarda bozgunu anlatan tarihçiler, askerin kutsal üç aylarda bile dine aykırı davranışlarını fütursuzca sergileyebildiklerini yazar. Zaman daralmakta, tarihi değiştirecek kapışmanın sonucuna işaret edebilecek gelişmeler Kara Mustafa Paşa’nın çadırında dikkate alınmamaktadır.

Kuşatma uzadıkça…
Sonbahar yaklaşıp mevsim dönerken, gereken titizliğin gösterilmediği belli olan savaş planları ve hamle zamanlamalarındaki öngörüsüzlük, Viyana’nın Osmanlı’nın elinden kurtulma olasılığını artırmaya başlar. Kalenin savunmasını yeraltı tünelleriyle zayıflatma girişimlerinden bir türlü sonuç alınamamaktadır. Savunmacıların elinde her tünelin ucuna yerleştirilebilecek kadar çok sayıda küçük top vardır ve toprağın altında telef olan yeniçerinin haddi hesabı olmaz. Artık yalnızca kalenin tüm kaynak temininin kesilmesine ve teslim olmaya zorlanmalarına umut bağlanmıştır, ancak süre uzadıkça erzak yokluğu daha çok yeniçeriyi vurmaya başlar. Sipahilerin atlarına yem ve su bile iki günlük yoldan gelmekte, böyle uzun bir kuşatma için gerekli hazırlıkları doğru dürüst yapmadan sefere çıkan orduda hem insan hem hayvanlar yokluklarla uğraşmaktadır. Bu tür seferlerde orduyla birlikte ve ganimet beklentisiyle hareket eden ek güçler ise, sonu ve getirisi belirsiz bir kuşatmada beklemek yerine çevredeki küçük yağmalardan elde ettikleriyle yetinip evlerine dönmeye başlamıştır. Kara Mustafa Paşa’nın kuvvetleri günden güne erimektedir.
Bununla birlikte Viyana’daki durumu da güllük gülistanlık düşünmek doğru olmaz. Dönemin belki de en güçlü ordusu tarafından on katlık bir insan kuvvetiyle kuşatılmış bir kalede her an tetikte beklemenin gerginliği, düşmanın adımlarını öngörüp önlemler geliştirme çabalarının sınırlılığı, giderek azalan kaynakları ekonomik kullanma gereği, ama en önemlisi etkileri bugüne kadar süren bir korku ortamı Viyana’daki çanların tınılarını hazinleştirmektedir. Yorgunluğun had safhaya vardığı şehirde Starhemberg, nöbet sırasında uyuyan bir asker görülürse hemen öldürüleceğini ilan eder. Viyana’da parmaklar tetikte, akıllar kutsal koalisyonun göndereceği silahlı destektedir. Gerçekten de Lehistan Kralı Jan Sobieski, kuşatma öncesi yapılan antlaşma gereğince ordusuyla yola çıkmış, askerlerinin kendi ülkesi dışındaki masraflarının Habsburg tarafından ödenme garantisini alınca da Tuna boylarına yaklaşmıştır.

12 Eylül 1683 günü sabaha karşı yaşanan savaş Osmanlı ordusunun yenilgisiyle sonuçlanır.

Osmanlı ordusu yeniliyor
Kuşatmayı kıracak hamlenin kahramanı olarak adı bugüne kalacak olan Sobieski, Tuna nehrini beklentilerin aksine kolayca geçer. Onu bir köprü başında durdurması gereken Kırım Hanı Giray, zırhlı düşmana karşı istediği topları göndermeyen Kara Mustafa Paşa’yla anlaşmazlığa düşmüş, ganimet umutları zayıflayan askerleriyle dönüş yoluna geçmiştir. Belli ki kısa erimli kâr zarar hesapları, Osmanlı’yla uzun süredir devam eden karşılıklı destek ve koruma ilişkisinin önündedir. Bugünün bakışıyla bir ihanet olarak yorumlayabilmek için dönemin tüm dengelerini iyi bilmek gereken bu tavır, kuşatmayı sona erdirecek savaşın da başlatıcısı olur. Bununla birlikte, Osmanlı’yı tehdit eden bir diğer askeri unsur da I. Leopold’ün bir araya getirdiği Saksonya, Bavyera, Baden gibi çeşitli Alman eyaletlerinin kutsal koalisyonu oluşturan güçleridir. Neredeyse tüm çevre topraklar Viyana’nın yardımına koşar; Osmanlı’yla uzun süredir karşılıklı çıkara dayalı iyi ilişkileri olan ve tarafsız kalacaklarını bildiren Fransızlar dışında. Buraya bir not düşmek gerekirse, Kara Mustafa Paşa’yı aylar önce doğrudan Viyana’ya yönlendiren kararın ardında da Habsburglarla rekabet içindeki Fransızların tahriklerinin olduğunu söylemek yanlış olmaz.
12 Eylül 1683 günü sabaha karşı Jan Sobieski’nin Leh ordusu ile koalisyon güçlerinin birer uçtan başlattıkları saldırı, sayıca fazla olmasına karşın dirençsiz kalmış ve iyi yönetilemeyen Osmanlı ordusunun saatler süren çarpışmaların sonucunda fazlasıyla yıpranmasına yol açar. Kara Mustafa Paşa’nın gün ilerlerken bütün güçleriyle Viyana’ya doğru giriştiği saldırı, haftalar önce gerçekleşmiş olması gerekirken artık çok geç kalmış bir girişimden öte herhangi bir anlam taşımayacaktır. Sanki “buralara kadar geldik, hiç değilse denemedi demesinler” der gibi. Akşam saatlerinde Kara Mustafa Paşa yenilgiyi kabul etmiş ve karargâhını Sobieski’nin askerlerine terk ederek çekilmiştir. Uzun günün sonunda Viyana’ya giren Jan Sobieski, Jul Cesar’ın ünlü sözünü “geldim, gördüm, Tanrı yendi” şeklinde söyleyerek tarihe geçer. Paşa’nın karargâhında ele geçirilen değerli eşyalar bugün Viyana müzelerinde sergilenmektedir.

Leh ordusu ile koalisyon güçlerini komuta eden Jan Sobieski.

Bu yenilginin hemen ardından kendi sonunu görmüş olmasını bekleyebileceğimiz Kara Mustafa Paşa, Sobieski karşısında savaş meydanını güçleriyle ilk önce terk eden veziri Uzun İbrahim Paşa’yı yenilginin nedeni olarak görüp idam ettirir. Sefer rotasının aylar önce Viyana’ya çevrilmesine itiraz edenler arasında da olan İbrahim Paşa’nın boynu vurulmadan hemen önce, “hiç değilse Mustafa Paşa’nın canını bağışlasınlar, artık hatalarını gördü, seneye tekrar gelip kaleyi alır” dediği söylenir. Ancak Osmanlı’nın yönetim anlayışı için bu düşünceyi fazlasıyla iyimser saymak da yanlış olmaz. Kara Mustafa Paşa’nın başı IV. Mehmet’in Belgrad’a gönderdiği cellatlarca vurdurulur. Bazı kaynaklar padişahın verdiği karardan pişman olup cellatların ardından yola yeni haberciler çıkardığını iddia etse de, belli ki atların sürati infazın iptaline yetmemiştir.
Hesaba katılmamış bir bozgunla sonuçlanan İkinci Viyana Kuşatması, Osmanlı’nın Avrupa’da ele geçirdiği kaleleri ve yönettiği toprakları yavaş yavaş kaybedişinin başlangıcıdır. Dönemin güç dengeleri ve hazırdaki kuvvetler düşünüldüğünde, daha iyi bir planlama ve stratejik yönetim ile başarıya ulaşması çok da zor görünmeyen kuşatmada Osmanlı adına tarihsel bir fırsatın kaçırıldığı söylenebilir. Ancak Osmanlı’nın Avrupa karşısında yüz küsur yıldır bilimsel, teknolojik ve en önemlisi zihinsel olarak gerileyişi göz önünde bulundurulduğunda, Viyana ele geçirilse bile bu kazanımın uzun süreli olamayacağını söylemek de çok yanlış sayılmaz. Gerçi tarihin kimi zaman kaotik bir yapıya bürünmesi, bu tür öngörüleri fantezi olmaktan öteye de geçirmez. Ancak, geçmişin birikimi üzerinde bir süre parlayan IV. Mehmet döneminin bozgundan birkaç yıl sonra bir yeniçeri ayaklanmasıyla sona ermesi, olasılıklara dayalı tezlerin, ancak toplumsal dinamiklerin genel eğilimleriyle uyumlu olması halinde dikkate alınabileceğine işaret eder.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın hataları
Türklerin Viyana önünde yenilgiye uğraması, yalnız Osmanlı değil, Avrupa tarihinde de çok önemli bir yer tutar. Her şeyden önce, kıtanın dinsel ve kültürel kimliği uzun süreli bir tehditten kurtulmuş durumdadır. Bunun yanında, iki büyük uygarlık arasındaki denge oyunları bundan böyle Batılı tarafın maddi üstünlüğünü pekiştirecek bir yola girer. 230 yıl önce Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlı’nın ufkuna yerleştirilen Avrupa vizyonu, Kara Mustafa Paşa’nın başarısızlığıyla tarih olur.
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Viyana’yı alabilmiş olsa ikinci bir Fatih olarak anılmayı hak edeceğini düşünenler kaçan fırsata yanmaktadır. Ancak Kara Mustafa Paşa ile Fatih Sultan Mehmet’i, Sencer Divitçioğlu’nun antropolog Marshall Sahlins’ten alıp Osman Bey’i incelerken kullandığı “Büyük Adam (Big Man)” paradigmasına göre karşılaştıracak olursak, arada ciddi farkların ortaya çıktığını görürüz. Bu paradigmaya göre bir “Büyük Adam”ın önemli özellikleri arasında, kendi becerisiyle elde ettiği başarıları ile gözüpekliği ve kahramanlığına ek olarak, yanı başında güvenilir bir ekip kurması ve ele geçirdiği zenginlikleri çevresine bölüştürme özelliği bulunur. Fatih’in Konstantinopolis hamlesi sırasında yanına kendisiyle aynı amaç için çalışan etkili kişiler toplaması, buna bir itiraz olarak akla gelse bile Çandarlı Halil’den de şehir alınana kadar yararlanmaya devam etmesi, Kara Mustafa Paşa’nın Viyana Seferi sırasında çevresindeki komutanları inanmadıkları bir girişime yönlendirmeye çalışmasından oldukça farklıdır. Fatih tüm kuşatma boyunca komutanlarından destek alırken, Kara Mustafa düşüncelerini dikkate almadığı, isteklerini reddettiği, giderek uluorta hakaret etmekten çekinmediği bir ekibin katkısını boş yere bekleyecektir. Bununla birlikte, Fatih’in yeniçeriye ganimet vaadi surların üzerindeki çarpışmalarda karşılığını fazlasıyla bulurken, Kara Mustafa’nın Viyana’nın teslim olmasını bekleyip askerdeki ganimet beklentisini boşa çıkarması, savaş meydanında insan unsurunun bir avantaj haline gelmesini engelleyecektir. Ayrıca unutmamak da gerekir ki, Fatih’in kuşatmayı yıllar boyu planlaması ve akıllıca hamleleri, Kara Mustafa’nın yeterince hazırlanmadan, hatta bir emrivaki olarak gerçekleştirdiği seferde atların yeminin bile düşünülmediği gerçeğinin tam karşısındadır. İki tarihsel karakter arasındaki böylesine büyük farklar, ikincisi kendi girişiminde başarılı olacak bile olsa ilkinin yanına kolay kolay yaklaşamayacağı sonucuna götürür bizi. Tabi bu karşılaştırmayı yaparken, tarihsel koşullar ile imparatorluğa yön veren düşünsel iklimin dönemler arası farklılığını, kişilerin konum ve yetkilerindeki farklılıklarla birlikte düşünüp, olası yanlış çıkarımlara da izin vermemek gerekir.

Kara Mustafa Paşa IV. Mehmet’in Belgrad’a gönderdiği cellatlarca öldürülür.

Osmanlı tarihi içinde unutulmak istenen bir sayfa olarak katlanmış kalan İkinci Viyana Kuşatması, bu Avrupa şehrinin anıt ve müzelerinde hâlâ yaşıyor olmanın yanında, müzik kültüründen damak tadına kadar pek çok alanda iz bırakmıştır. Bugün Klasik Batı Müziği orkestralarında yer alan çalgılardan timpani ve çembalo, Viyana önlerinde terkedilmiş Osmanlı çadırlarında bulunan mehter çalgılarından devşirilmiştir. Yine bu çadırlarda bulunan kahve çekirdekleri, Viyana’da Avrupa’nın en büyük kahve dükkânlarından birinin kurulmasına yol açar. Kuşatma altındaki şehrin en erken uyananları olan fırıncıların sabahın kör karanlığında dışarıdan gelen tünel kazma seslerini duyup kendi askerlerini haberdar ederek şehri kurtarmalarının anısına, her yıl Osmanlı hilali şeklinde yapmaya başladıkları çörekler, Viyana doğumlu Marie-Antoinette tarafından Fransa’ya götürülecek ve o enfes kruvasan çörekler böylece yaygınlaşacaktır. Son olarak bir de, kuşatmayı izleyen yıllarda kurulup da tek görevi şehrin yüksek bir kulesinden ufka bakarak Türklerin gelip gelmediğini gece gündüz kontrol etmek olan belediye memurluğu, 1950’li yıllarda artık bu gözcüye gerek kalmadığına karar verilerek kaldırılmıştır.