Ana Sayfa Bilim Gündemi Deniz-yılan diyalektiği

Deniz-yılan diyalektiği

3612

Ender Helvacıoğlu

Bizim gibi ülkelerde emekçilerin iktidar olması anlamında devrim, anti-emperyalist karakterli olmak zorundadır. Bu, bir devrim yasasıdır. Bu yasayı devrimciler koymadı. İç gericilikle uğraşırken bir de emperyalistlerle uğraşmayı kim ister ki? Düşman manyağı mıyız biz? Yasayı bizzat emperyalistler koydu: “Devrim yapmak istiyorsan bizi de yenmek zorundasın; yok öyle bedavadan devrim.” Böylece devrimciler anti-emperyalist olmak zorunda kaldılar.

Bu yasayı kafadan uydurmuyoruz, sadece kuramsal bir çözümlemenin sonucu olarak söylemiyoruz, olgulara bakıyoruz. 20. yüzyılda, yani emperyalizm çağında gerçekleşmiş bütün devrimler emperyalist müdahalelerle baş etmek zorunda kaldılar: Sovyet devrimi, Çin devrimi, Küba devrimi, Kore, Vietnam, Laos, Kamboçya devrimleri; sadece sosyalist devrimler değil, başta Türkiye devrimi olmak üzere bütün ulusal kurtuluş mücadeleleri emperyalizmi alt ederek başarıya ulaşabildiler. O halde bu bir yasadır: Ezilen ülkelerde emekçi devrimi emperyalizme karşı da yapılır; vatan emperyalizmden koparılmış toprak parçasıdır.

“Niye ikide bir söylüyorsun, bu zaten malumun ilanı” denilebilir. Evet, eskiden öyleydi. Ama epeydir “malum” bulanıklaştı, hatta unutuldu. Dolayısıyla yeniden ilan edilmesi gerekiyor.

30-40 yıldır, “kurtuluş” mücadelesi verdiğini, “özgürlük savaşçısı” olduğunu iddia edip emperyalizmden hiç söz etmeyen, hatta emperyalizmden destek alan “devrim örgütleri” türedi. Bir dönem bunlara “turuncu devrimler” deniyordu. Başarıya ulaşan turuncu devrimlerin hiçbirinde emekçiler iktidara gelmedi; tersine emperyalizmle işbirliği yapan gericiler iktidarı aldılar. Emperyalistlerden destek alınarak yapılmış bir emekçi devrimi, bırakın emekçi devrimini, bir demokratik devrim gösterebilir misiniz? Bir tane bile yoktur.

Demek ki, sözünü ettiğimiz yasanın tersten de sağlaması yapılmıştır. Anti-emperyalist olmayan bir devrim, olsa olsa karşı-devrim olabiliyor.

Bu yasayı, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” bir ilke olarak programının baş köşesine koymayan bir hareket devrimci değildir, dahası çoğu zaman karşı-devrimcidir.

“Denize düşen yılana sarılır” diye konumlarını savunuyor bazıları. Doğrudur, insan denizde boğulurken kendisine el uzatanın kimliğini tartışamaz. Ama sorun denize düşmemekte veya düşülüyorsa da yüzme bilmekte. Deniz-yılan tuzağını kuran da emperyalistler. Denize iterler, yılana sarılasın diye. Kimse anasından işbirlikçi veya karşı-devrimci doğmaz. Zorla, ite ite, kafasına vura vura, çıkmazlara soka soka, zaaflarını didikleye didikleye işbirlikçi yaparlar adamı. Siyasetin, hele kurtlar sofrasındaki siyasetin zorluğu bu.

Bütün devrimler (devrimciler) bu tür ikilemlerle karşı karşıya kalırlar. Direnebildikleri kadar direnirler; direnişlerinin zayıfladığı noktada karşı-devrimin yolu açılır. Türkiye’nin kurtuluş ve kuruluş süreçleri bu açıdan müthiş derslerle dolu. Mustafa Kemal ve arkadaşları, bizzat içlerinden gelen ısrarlı telkinlere karşın Amerikan mandasını kabul etmediler; yani yılana sarılmayı reddettiler. Anadolu insanına güvendiler; elbette genç Sovyetler’in bulunduğu bir konjonktürde. Bu sayede bağımsız bir cumhuriyet kurulabildi. Fakat kuruluş döneminde aynı kararlılık sürdürülemedi. Köklü bir toprak devrimiyle ağalığın üzerine gitmeyi göze alamadılar; çünkü kurtuluş sürecinde ittifaktılar. “Milli” bir burjuvazi yaratma yolunu benimsediler; bu burjuvazi milli değil işbirlikçi ve komprador oldu ve cumhuriyetin altını oydu. Bu süreç Bilim ve Gelecek’in Ocak sayısının kapak dosyasında ayrıntılarıyla anlatılıyor, burada uzatmayayım. Bütün bu uzlaşmalar ve “zorunluluklar” sonucunda Türkiye Cumhuriyeti’nin geldiği nokta belli. Yukarıda vurguladığımız “deniz-yılan diyalektiği”nin çok çarpıcı bir örneğidir cumhuriyetimizin çözülüş süreci. Ama çok daha çarpıcı örneklerini yakın gelecekte -olumlu ve olumsuz anlamda- tekrar yaşayacağız gibi görünüyor; hatta epeydir yaşıyoruz bile…

Emperyalizm kadar taş düşsün başına diyebilirsiniz. Düşüyor zaten, mesele bu; taş düşüyor, uçak düşüyor, İHA’lar düşüyor, sonra da bombalar düşüyor…

Düşe kalka büyük bir dönüşüme doğru gidiyor Türkiye. Tarihimizin en zayıf, emperyalist müdahalelere en açık iktidarından kurtulmak hayati bir önem taşıyor.