Üçüncü Tekir Şahıs/ Anıl Ceren Altunkanat
Beyaz Doblolarıyla geliyorlar. İl özel idare. İçinde kulağıyla burnunu ayırt edemeyecek adamlar. Ellerinde tüf tüf. Köpekleri topluyorlar. Köpek gördüklerinde iğneyi atıp gidiyorlar, yol boyu iğne savura savura. Sonra, hayvancıklar direnemeyecek, kaçamayacak kadar bayıldığında, yani ilaç etki ettiğinde dönüp çöp toplar gibi topluyorlar. Çuval gibi atıyorlar arabaya. Sonra barınak, sevdikleri tabirle “doğal yaşam alanı”.
Aralık ayında Gelibolu köylerinde dolaştı Beyaz Doblolar. İlk duyduğumuzda koşup gittik, Bolayır köyünde toplama yapıyorlardı. Bizden önce varan hayvanseverler jandarmayı arayıp şikâyette bulunmuştu: Kim bu adamlar? Belge var mı? İlaçla uyutarak toplama yetkileri var mı (ki bunun veteriner hekim olmadan yapılamayacağını bizzat yönetmelik söylüyor)? Resmi araç değil, belki keyfine göre topluyor bu herifçioğulları? Bu soruların verdiği yetkiyle biz de jandarmayı arayıp şikâyet ettik. Jandarma gelene kadar da aracı takibe aldık. Belki bir iki yavrucağı kurtarırız umuduyla. Belki veteriner hekim olmadan köpekleri ilaçla uyuttuklarını kaybedip suç duyurusunda bulunuruz diye. Bizi fark edince onlar da durmasın mı? Bir de bize çıkışmasınlar mı? Video çekmek suçmuş, bizi şikâyet edecekmiş tatlı adamlar.
Ezcümle, kısa süre içinde Beyaz Doblo’nun yanında altı araç (biz hayvanseverler), üç jandarma aracı (duyan gelmiş) toplandık, hırlaşıyoruz. Yetki belgeleri yanlarında değil. Aracın içindeki köpekleri görmemize izin vermiyorlar. Çünkü devlet sırrı. Karşılıklı tüylerimizi kabartıyoruz. Didişe didişe jandarmanın araçtaki köpeklere bakmasına izin veriyorlar. Ama vatandaş bakamaz, cıs. Köy sakinlerinden sahipli köpeğinin alındığını söyleyenler var, ama nafile. “Sokakta dolaşıyorsa alırız, alacağız. Aldık.”
Pişkin, cahil, karanlık herifler. Sonunda il özel idare yetki belgesini yolladı, jandarma kontrol etti. Pişkin, cahil, karanlık ve yetkili oldukları ortaya çıktı. Ama en güzeli: tüf tüf kullanmaya da yetkileri varmış. Veteriner hekim bulundurma zorunluluğu yetki belgesinden çıkarılmış. Meğer bu tatlı adamlara kurs vermişler, ilaçlı iğne atma kursu. İl özel idare her şeyi düşünmüş, minarenin kılıfı hazır. Kendi yönetmeliklerine aykırı ama ne gam. Burası Türkiye.
Sonuç: Köpekleri ellerinden kurtarmayı geçtim, göremedik bile. Hırlamak, söylenmek, kalpten küfretmek dışında hiçbir şey yapamadık. Sırıta sırıta şirketin (evet, köpek toplama işinin ihalesini alan şirketten söz ediyorum) köpek başına 1000 tl aldığını, toplamaya devam edeceklerini, daha yeni başladıklarını, Türkiye’nin her yerinde aralıksız çalıştıklarını söyleyerek gittiler. Geride kalan birkaç köpeği kurtarabilmek, güvenli yerlere alabilmek için çabaladık. Diğerleri bizi affetsin. Ya da iyisi mi, affetmesin. Elimizden hiçbir şey gelmedi.
Ve devam ettiler, bu ay Gelibolu köylerinde düzenli toplama yapıp ele geçirdikleri köpekleri Saraycık Barınağı’na götürdüler. Barınaktan söz etmeyeceğim, bazılarınız sosyal medyada yayılan videoları görmüştür zaten. Belirli bir barınaktan söz etmeye de gerek yok: Her barınak ölüm kampı.
Doğal yaşam alanıymış… O kadar doğalsa buyurun, siz orada yaşayın.
Sokakları, köpeğiyle kedisiyle, bize bırakın.
***
Yeni Grangé kitabı hanede büyük bir sevinç ve heyecan yarattı. Garip zira pek Grangé hayranı sayılmayız. Ama o soluksuz okuma süreci, o kitabın içine çekilip uyuşturulmuş gibi gündelik yaşamdan uzaklaşma keyfi… hele de gündelik yaşam birçok açıdan çaresizlik ve acı yumağına dönüştüğünde…
Güneşsiz serisi elbette bu dillenmemiş vaadi yerine getirdi, iki cildi ne zaman, nasıl okudum, bilmiyorum. Ama okumuşumdur herhalde. Buna dair ipuçları var. Mesela Grangé’ın dili değişmiş geldi bana; kasveti hafiflemiş, okura doğrudan temas ederek kanlı cinayetlerin karanlığını seyreltmiş sanki. Kahramanları nispeten normalleşmiş; evet, tabii yine saplantılı ve aykırı insanlardan söz ediyoruz ama Grangé karakterlerinin o alev alev özyıkım sevdası azalmış, kendi canına kasteden sivriliği törpülenmiş.
Ya da bu satırların yazarı törpülenmiştir belki, kim bilir?
1980’lerde, Paris’te başlayan hikâye bizi Ségur (açık ara favorim), Swift ve Heidi’yle tanıştırıyor. Tabii birçok ölüyle de ama ölen öldü, lafını etmeyelim. AIDS yeni yeni yüzünü gösteriyor, henüz adı dahi konmamış. Daha doğrusu berbat bir adla çağırılıyor: Gey kanseri.
Hastalığın kurbanlarını kurban eden katilin peşine düşen üçlü Paris’in diskolarından (Cehennem Diskosu), Afrika ormanlarına (Gölgelerin Kralı) sürükleniyor.
Işıl Özgüner’in çevirisi çok başarılı, metni bize anadilimizde yazılmış kadar doğal ulaştırıyor, meslektaşımı tebrik ederim.
***
Babamın Köyünde dağılan bir ailenin içinde, birden büyümez olan bir çocuğun, Léo’nun hikâyesi.
Kitabın adından da anlaşılacağı gibi, babasının köyüne, babaannesinin yanında gönderilen Léo tahammül edemediği bir yerde, tahammül edemediği bir yaşamda kendini ifade etme yolları ararken aslında kendini keşfetmeye başlar. Yani büyümeye. Değişimle baş etmeye ve değişmeye.
Jean-Phillippe Arrou-Vignod’nun Türkçeye çevrilen ilk romanı olan Babamın Köyünde okuru pastoral bir huzura ve buruk bir mutluluğa sevk ediyor. Kırgınlığı kucaklayarak umut veriyor.
Kitabın çevirmeni Azade Aslan’ın çok iyi bir iş çıkardığını belirtmeme gerek var mı? İtiraf edeyim, uzun zamandır çevirilerinin müdavimiyim. Bu vesileyle Azade Aslan’ın Institut français Türkiye’nin 2025 Vedat Günyol Çeviri Ödülü’nü (çocuk edebiyatı kategorisinde, Jean-Charles Berthier’in Şut ve Gol!/Droites au but! eserinin çevirisiyle) kazandığını da belirtmek ve kendisini tebrik etmek isterim.
Her sayfası esin dolu bir ay dilerim.
–Jean-Christophe Grangé, Güneşsiz (Cehennem Diskosu ve Gölgelerin Kralı), çeviren Işıl Özgüner, DK, 405 s ve 376 s.
-Jean-Phillippe Arrou-Vignod, Babamın Köyünde, çeviren Azade Aslan, resimleyen İrem Dalbudak, Günışığı Kitaplığı, 110 s.







