Ana Sayfa Dergi Sayıları 261. Sayı Biri, Hiçbiri, Binlercesi: ‘Toplumun aynasında kayıp benlik’

Biri, Hiçbiri, Binlercesi: ‘Toplumun aynasında kayıp benlik’

3026

Leman Atalay

Luigi Pirandello (1867-1936), modern insanın kimlik ve gerçeklik algısını sorgulayan önemli bir yazardır. Sicilya’da başlayan yaşamı boyunca, insanın kendi benliğini nasıl oluşturduğunu ve toplumun bakışlarıyla bunun nasıl değişebileceğini ele almıştır. Bu kitap, insanın tek bir “ben” olarak göründüğü benliğinin aslında ne kadar kırılgan ve parçalı olabileceğini göstermeye çalışıyor. 1934 yılında aldığı Nobel Edebiyat Ödülü, bu düşünsel yaklaşımının dünya edebiyatında bıraktığı etkinin bir göstergesidir.

Biri, Hiçbiri, Binlercesi, Pirandello’nun kimlik konusundaki bütün arayışlarının kristalize olduğu bir romandır. Yalnızca bir adamın kendi yüzüyle ve toplumun ona biçtiği yüzlerle hesaplaşmasını anlatmaz; aynı zamanda insanın kendine dair en temel kabullerinin nasıl bir anda altüst olabileceğine dair güçlü bir metindir. Pirandello, bu romanda kimliği sabit bir öz olarak değil, başkalarının zihninde çoğalan sayısız yansımadan oluşan değişken bir yapı olarak sunar. Böylece okura, kendi benliğine dair sorgulamayı yeniden başlatan sarsıcı bir kapı açar.

Bu yazarı ilk kez bu eserle tanıdım. Bir kitabın yazarına dair bilgileri genellikle en sona bırakırım; satırlar arasında yazarın yaşamına ve kişiliğine dair ipuçları aramak, okurken zihnimde sessiz bir merak uyandırır. Yaratığı karakterler ve özellikle Moscarda, yazarın sıra dışı bakış açısını gözler önüne seriyordu.

Vitangelo Moscarda’nın tüm hayatı, karısının bir gün ona yönelttiği ve burnundaki eğriliğe değindiği basit bir soru sayesinde altüst olur. Önemsiz gibi görünen bu söz, karakterin kendi kimliğini sorgulamasına yol açacak bir kıvılcım niteliğindedir.

Luigi Pirandello’nun Biri, Hiçbiri, Binlercesi romanı, insanın kendisine ait sandığı en temel duyguları yerinden oynatan bir yapıya sahip. Kitabı okurken, bir insanın kendine dair en sıradan kabulü bile ne kadar kolay çözülebiliyorsa, toplumun kurduğu benlik bütününün de aynı derecede kaygan bir zemine basmakta olduğunu görmek kaçınılmaz hâle geliyor. Moscarda’nın yaşadığı şey, aslında hepimizin içinde bir yerlerde sessizce duran bir kuşkunun ete kemiğe bürünmüş hâli: Başkalarının zihninde dolaşan hâlimiz, kendimize anlattığımız hikâyeden ne kadar farklıdır?

Romanı okurken en çok şu düşünceyi takip ettim: İnsan kendisini tanıdığını düşündükçe, toplumun ona bıraktığı izleri daha da görünmez kılıyor. Oysa kim olduğumuz, çoğu zaman kendi iç sesimizden değil, çevremizde dolaşan sessiz onaylardan, bakışlardan, beklentilerden şekilleniyor. Bir insanın yüzüne söylenen küçücük bir kelime, yıllardır kurduğu bütün yapıyı yerinden oynatabiliyor. Pirandello’nun hikâyesi, kimliğin içerden değil, sürekli dışarıdan dokunan bir doku olduğunu hatırlatıyor.

Moscarda’nın karşılaştığı durum olağanüstü bir trajedi değil. Tam tersine, gündelik hayatın en sıradan anlarında rastlanabilecek türden bir kopuş. Bir insanın, hiç beklemediği bir anda, kendisine biçilen rollerle kendi içindeki sessiz ben arasındaki açıklığı fark etmesi kadar sıradan ve bir o kadar rahatsız edici. Çoğumuz, bu farkı sezsek bile görmezden gelmeyi seçiyoruz. Pirandello ise o görmezden gelinen yarığı büyütüyor; öyle ki, okur artık geri adım atamayacak kadar içeri çekiliyor.

Romanın beni en çok tutan yanı, kimliği tek bir çerçeve içine hapseden her yaklaşımı yerinden sökmesi. Moscarda’nın yaşadığı çözülme, onun da sandığı gibi bir yıkım değil aslında; uzun zamandır biriktirdiği kabulleri bir kenara bırakabilme cesaretinin ilk adımı. İnsan, kendini ele avuca sığdırmaya çalıştıkça, başkalarının zihinlerinde beliren görüntü çok daha parçalı ve tutarsız bir hâl alıyor. Bu parçalanmış hâller, zamanla insanın gerçekliğini belirleyen görünmez sınırlar gibi işliyor.

Toplumun algısı, insanın kendisini kurduğu en güçlü ayna. Fakat aynı zamanda en güvenilmez olanı da. Çünkü o aynada görünen, çoğu zaman insanın değil, üzerine yüklenen beklentilerin yansıması. Roman ilerledikçe, okur kendi kimliğinin nerelerde başkalarınca çizildiğini fark etmeye başlıyor.  Yazar burada yalnızca insanın toplum içindeki yerini incelemiyor; başkalarının bakışlarının kimliği nasıl biçimlendirdiğini de gözler önüne seriyor. Pirandello, insanların birbirine nasıl baktığını ve bu bakışların kişiliği ne denli etkilediğini çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Sanki şunu söylüyor: “Kendimize ait sandığımız şeylerin büyük kısmı, aslında başkasının elindedir.”

Bu noktada romanın yarattığı felsefi kırılma belirginleşiyor. Kimliğin sabit bir merkez değil, ilişkilerin, sözlerin, temasların iç içe geçmesiyle oluşan bir akış olduğunu hissettiriyor. Kişi, bu akışın içinde hem bir yere tutunmaya çalışıyor hem de her yeni etkileşimde biraz daha dönüşüyor. Kim olduğumuz sorusu bu nedenle, cevaba yaklaştığımızı sandığımız anda bizden uzaklaşan, kendini sürekli yeniden üreten bir soruya dönüşüyor.

Pirandello’nun bize düşündürtmek istediği şey aslında bir uyarı niteliğinde: Kendimizle ilgili bildiklerimiz ne kadar sağlam görünürse görünsün, başkalarının zihninde dolaşan binlerce versiyonumuzla kıyaslandığında hepsi bir anda bulanıklaşabilir. Bu da yalnızca bireysel bir sarsıntı değil, insanı çevreleyen bütün ilişkilerin yeniden okunmasına yol açan bir kırılmadır. Yazar, kimlik üzerine büyük iddialarda bulunmuyor; aksine, okurun kendi üzerine biraz daha dikkatle bakmasını sağlayacak kadar incelikli bir yüzleşme alanı açıyor.

Sonunda roman, insanın kendi aynasını kırmak için değil, o aynanın hangi eller tarafından çizildiğini anlamak için okunması gereken bir metne dönüşüyor. Kimlik, tek bir cevaba bağlanamayacak kadar geniş, çok katmanlı ve hareketli bir dünya. Pirandello’nun sesi, bu dünyanın kapısını usulca aralayan bir hatırlatma gibi: Kendini bilmek, yalnızca içe bakmakla değil; dışarıda, başkalarının gözlerinde çoğalan yansımalarımızı da fark etmekle mümkün.

 -Biri, Hiçbiri, Binlercesi, Luigi Pirandello, İthaki Yayınları, 2021.