Nihat Ateş
Juan José Saer (1915‑2009), Arjantin’in modernist akımının öncülerinden biri olarak kabul edilir. “Büyük Düşünür” (El Gran Pensador) takma adıyla anılır; çünkü eserlerinde zaman, hafıza ve varoluş sorularını felsefi bir titizlikle işler. Saer, hem kısa öyküleri hem de romanlarıyla “büyülü gerçekçilik”ten ziyade “gerçeküstü gerçekçilik” (realismo fantástico) yaklaşımını benimser; olayların dışavurumu sık sık içsel, zihinsel bir yolculuğa dönüşür. Saer; Borges ve Cortázar gibi çağdaşlarından farklı olarak, fantastik ögeler yerine varoluşsal ve psikolojik derinliğe odaklanır. Doğa, karakterlerin içsel çalkantılarını yansıtan bir ayna görevi görür. Özellikle yağmur ve rüzgâr sahneleri, hafızanın “yıkanması” ve “yeniden şekillenmesinin” metaforlarıdır.
Yara İzleri’nin (Cicatrices)1 kahramanları, işlenecek bir cinayetle ve bir intiharla çeşitli şekillerde ilişkileneceklerdir. Hayatlarında yaşanan farklı bireysel uyanışlar, yıkılışlar, yaralar, kişisel travmaların toplamı, hepsini bu cinayet ve intiharla ilişkilendirecektir. Hepsi farklı yollardan bir düğümde ya da sonuçta buluşur.
Bu karakterlerden biri Hâkim’dir. Hâkim adını (yargılayıcı) taşısa da, romanda “Hâkim” kelimesi aynı zamanda “yabancılaşmış bir gözlemci” anlamına da gelir. O, olayların içinde bulunur, ama aynı zamanda onlardan kopuktur; bir yargılayıcıdan çok bir “seyirci” gibidir. Bir yandan da Oscar Wilde’in daha önce İspanyolcaya defalarca çevrilmiş kült romanı Dorian Gray’in Portresi’ni yeniden çevirmeye çalışmaktadır. Hâkim, yargılayıcı ve “çevirmen” (taşıyıcı) olarak iki kimliği bir arada barındırır. Dorian Gray’in portresi de aynı şekilde görünüş (gençlik) / iç (çürüme) ikiliğini temsil eder.
Hâkim, bölüm boyunca arabasıyla Buenos Aires caddelerinde değişik rotalar izleyerek dolaşır, sürekli bir monolog halindedir ve dolaşmalar sırasında beklendiği gibi kendisine rüzgâr, yağmur ve sis eşlik eder.
Girişinde bir polis (Goril) nöbetçi kulübesinin olduğu bir asma köprüden sürekli geçer. Kulübenin içinde bazen nöbetçi vardır, bazen yoktur. Bu dolaşmalar sırasında bir gün sisler içinden aniden bir kamyon çıkar, burun buruna gelirler ve Hâkim sert bir fren yapar. Kamyonette bir adam, bir kadın ve kadının kucağında bir kız çocuğu vardır, kamyonetin üzerinde “Molino Harinero S.A.” yazar. Ancak biz okur olarak bunun sıradan bir “köprü çıkışı” vakası olduğunu düşünürüz ve okuduğumuz satırlar sayfa 232’dedir.
Okumaya devam ederiz, romanın bütün olaylarının etrafında döndüğü cinayeti işleyecek adamı tanımaya başlarız. Bu bölümün sonunda adam, karısını bar çıkışında tüfeğiyle vurarak öldürecektir. Sahne, adam ve karısının sabahın ilk ışıklarıyla yataklarında uyanık yattıkları sırasında konuşmalarıyla açılır. Adam, karısına eğer ördek avlamaya gideceklerse onun şimdiye kadar kalkmış ve yol hazırlıklarına başlamış olması gerektiğini söyler. Karısıyla aralarında büyük bir gerilim olduğunu sezdiren zaman sanki bir buz kristali gibi donmuş gibidir. Bu söylenmez, sadece okur bunu çıkarır. Sonuçta hazırlıklar yapılır, yola çıkılır, gidilir, ördekler avlanır, hatta dönüş yoluna çıkmadan önce gizlice karı-koca sevişir, küçük kızları babasını çalıştığı un değirmenin unvanını kamyonetin kasasından okur: “Mo-li-no-Ha-ri-ne-ro se a”, sayfa 289’dur. Bu adı 57 sayfa önce okuduğunu anımsayan olur mu? O, Saer’in sorunu değildir, o “yolları toplamakla” meşguldür. Kırlardan şehre girerken tam asma köprü çıkışında kamyonetleri bir arabayla burun buruna gelir, şu satırları okuruz: “Asma köprüye giriyorum. Köprünün çıkışında, sahil yolundan çıkan arabaya çarpmamak için ani fren yapıyorum” bu kadar, sıradan iki cümle. Bu satırları okuduğumuz satırlar sayfa 307’dedir. Bu anda, katilin Hâkim’le karşılaşmış olduğu kafamızda, 75 sayfalık bir yolu takip ettiğimiz aydınlanıverir. Birkaç saat sonra da adam karısını öldürmüş olacaktır. Aslında katil ve onu yargılayacak olacak hâkimin cinayetten sadece birkaç saat önce “yolları kesişmiştir.” Sonraysa okuyanların bildiği gibi katil, Hâkim sorgusunu yaptığı sırada kendini pencereden atarak intihar edecektir.
Yolların toplamı olarak şehir
Bu anda bende uyanan kavram Feynman’ın “yol integraliydi.” Klasik fizikte (Newton fiziği), bir parçacık A noktasından B noktasına gitmek için tek bir yol izler. Bu yol, doğanın en ekonomik olduğu yani “etki” dediğimiz fiziksel niceliğin minimum olduğu yoldur. Feynman ise kuantum dünyasında işlerin böyle yürümediğini söyler.
Tüm olası yollar: Bir parçacık A’dan B’ye giderken sadece “en kısa” veya “en mantıklı” yolu değil, mümkün olan tüm yolları aynı anda izler. Bu yollara; zikzaklar, evrenin öbür ucuna gidip dönen yollar veya tamamen rastgele rotalar dahildir. Her bir yolun kendine özgü bir “fazı” (matematiksel bir ağırlığı) vardır. B noktasına ulaşıldığında, tüm bu sonsuz sayıdaki yolların katkıları toplanır (integral alınır).2
Peki klasik dünya nasıl oluşur? İlginç olan da budur: Klasik yola yakın olan yollar birbirini güçlendirirken (yapıcı girişim), klasik mantığa çok aykırı olan yollar birbirini yok eder (yıkıcı girişim). Sonuçta makro dünyada biz sadece o “tek” yolu görürüz. Doğada bir nehrin akışı veya bir ağacın dallanma biçimi de enerji açısından en uygun yolları ararken aslında potansiyel tüm boşlukları “deneme-yanılma”yla (yol integraline benzer şekilde) doldurma eğilimindedir.
Hadi şimdi biz de yapıcı girişim dalgaları oluşturalım ve edebi metnimize bakalım:
“Kuantum fiziğinde bir parçacık, A’dan B’ye giderken sadece düz bir çizgide ilerlemez, evrendeki tüm yolları ‘deneyerek’3 ilerler” demiştik. Saer’in romanında Hâkim’in Buenos Aires’in bütün caddelerini; sis, yağmur ve rüzgâr eşliğinde (belleğin yıkanması, sorgulama) amaçsızca dolaşması, parçacığın kuantum alanındaki o “kaotik” gezinişine benzer. Hâkim, o an sadece bir adam değil, şehre yayılmış bir olasılık bulutudur.
Asma köprü: kuantum düğümü
Parçacık fiziğinde, iki parçacığın karşılaştığı ve etkileşime girdiği noktaya “vertex” (düğüm/köşe) denir. Asma köprü sahnesi tam bir kuantum düğümüdür. Hâkim’in yolu; yargılayıcı olarak adalet, çevirmen olarak (taşıyıcı) iki kimliği bir arada barındırır. Dorian Gray’in Portresi de aynı şekilde görünüş (gençlik) / iç (çürüme) ikiliğini yani “vicdanın” belirsiz temsilcisi olarak tüm şehri dolaşan bir yoldur. Katilin yolu; avlanma, sevişme ve nihayetinde cinayete giden, gerilim yüklü bir trajedinin yolu. Feynman’a göre bu iki yolun köprüde “burun buruna gelmesi”, bu iki ayrı geçmişin birbiriyle girişim yapmasıdır. Feynman’ın “yol integrali”, evrenin sadece gerçekleşen olaylardan değil, gerçekleşme ihtimali olan her şeyin sessiz toplamından oluştuğunu fısıldar. Saer’in Yara İzleri’nde, hâkim ve katilin köprüde burun buruna geldiği, her iki “dalganın” saniyelik frenler yaptığı an, aslında iki devasa olasılık denizinin birbirine çarptığı andır.
Cinayet henüz işlenmemiş, yara henüz açılmamıştır; fakat o anın içindeki gerilim, tüm “olası geçmişlerin” ağırlığını taşır. Tıpkı bir parçacığın her yolu denemesi gibi, insan hayatı da karşılaşmadığı, ama teğet geçtiği tüm o hayalet yolların bir toplamıdır.
Peki, ya “yara izi” dediğimiz şey, aslında gerçekleşen olaydan çok, o gerçekleşmeyen, ama bizi teğet geçen sonsuz sayıdaki diğer yolların ruhumuzdaki ağırlığıysa? Belki de gerçeklik, sisler içinden çıkan o kamyonetin bize çarpmadığı her saniyenin bir toplamıdır.4
-Juan José Saer, Yara İzleri, Türkçe Çevirisi: Gökhan Aksay, Jaguar Kitap.
DİPNOTLAR
1) Juan José Saer, Yara İzleri, Türkçe Çevirisi: Gökhan Aksay, Jaguar Kitap, İkinci Baskı Şubat 2024, İstanbul
2) Matematiksel olarak “tüm sonsuz yolları” toplamak (sonsuz boyutlu integraller) son derece zordur ve bazen “sonsuzluk” problemleri doğurur. Bu problemleri çözmek için kullanılan “normalizasyon” teknikleri, bazı fizikçiler tarafından “matematiksel bir hile” olarak eleştirilmiştir.
3) Teknik anlamda yol integrali her yolu “denemekten” ziyade tüm yolların süperpozisyonudur.
4) “Yol integrali” kavramı teknik olarak “olasılıkların toplamı” olsa da, bunu edebi bir “kader” gibi okumak bazı fizikçiler için fazla yorumlanmış gelebilir; ancak bunun sonuçta, edebi bir deneme olduğunu ve metnin yorumlanmasına zenginlik katan bir özgürlük alanı açtığını da belirtmek isterim.







