Ana Sayfa Dergi Sayıları 262. Sayı Babalar ve canavarlar

Babalar ve canavarlar

3216

Üçüncü Tekir Şahıs / Anıl Ceren Altunkanat

 “Öfkeli bir babanın yaratamayacağı canavar yoktur.”

Mutfak sandalyesine oturmuş, yarısı ıslak saçlarımla kahvemi içerken bunu düşünüyorum.

“Ben canavar olmadım. Henüz.”

Baba hikâyelerine girmeyi hiç istemiyorum. Hatta, arkadaş çevrelerinde sık sık tekrarlanan “Neden kendi hikâyelerini anlatmıyorsun Ceren, yazsana Ceren,” sorusuna cevabım da kısmen bu: baba hikâyeleri anlatmak istemiyorum. Aileden söz etmek istemiyorum. Ama yazarsam, gerçekten yazacaksam oraya dönmem kaçınılmaz. Öfkeli bir babaya, “sorunlu” bir aileye dönmem kaçınılmaz. Kâbuslarımdan çıkmayan o evlere, o hapishanelere dönmem kaçınılmaz. Canavarımla yüzleşmem kaçınılmaz. Hayır, istemiyorum.

Ama iyi yazılmış baba, ev hikâyeleri, hele de Fatma Nur Kaptanoğlu’nunki gibi eli sert anlatılmışsa, çekiyor beni. Yara izini kaşımak gibi, kanatmak gibi çekici; kendini geçmişin öfkesine bırakıp, o öfkeyle belki bininci kez sarhoş olup haykırmak gibi. Babam, Ev ve Yumurta Kabukları bunu sağladı, teşekkür ederim.

“Evde ayakkabıyla dolaşılmaz, evde yüksek sesle müzik dinlenmez, koşulmaz, herkesin içinde ağlanmaz, en sevdiğin dizinin yeni bölümü babanın ekonomi haberlerine denk gelirse izlenmez, sigara içilmez, âşık olunmaz, kimi sevdiğin söylenmez, kimden nefret ettiğin anlatılmaz, uygunsuz bir saatte acıkırsan yemek yenmez, uykun yoksa bile babadan sonra yatılmaz, erken uykun geldiyse uyunmaz, pijamayla oturulmaz, ayıptır. Evde ne yapılır peki? Bir evin ev olabilmesi için ne gerekir?”

Babam, Ev ve Yumurta Kabukları, ölüm döşeğindeki babaya, çocukluk evine dönen Bilge’nin hesaplaşmasını olanca gerilimiyle döküyor ortaya. Kaptanoğlu sözünü, darbesini sakınmıyor. Bilge kendini geçmişin dört duvarına vururken, acısı okurun kendi hikâyesinde de yankılanıyor. Hele de o geçmiş, o hikâye Bilge’ninkiyle akrabaysa.

“Ölümün nefreti silip götürdüğü, insanı kendine getirdiği, geride kalanların birbirinin kıymetini bilmelerini sağladığı zırvaları yalan. Ölüm, birini affetmemeyi kafaya koyduğunuzda sizi o nefretle bilenmekten ve içinizdeki uçurumları büyütmekten başka bir işe yaramıyor. Nefreti ölümle meşrulaştırıyor kişi.”

Öyle mi gerçekten? Bilemiyorum. Ama ölümü çok düşünüyorum, sonra bunu düşündüğüm için utanıyorum. İyi evlatlar böyle yapmıyordur, eminim. Bense hep düşünüyorum, kafamda canlandırıyorum, büyük bir sınava hazırlanıyormuşum gibi. Evet, en çok bu, bir sınav. Geçmişin yükünü ölümün altında ezilmeden taşıyabilecek miyim? (Sanmam.) Pişmanlıklar çökecek mi üstüme? (Elbette.) Ayakta kalabilecek miyim? (Güçbela.) Yoksa hayatım boyunca bana eziyet eden bir bağı ölümle kabullenip özgürleşecek miyim? (Yok canım, daha neler.)

“Güçlü olmayan, sökülmüş, incecik bir bağın varlığı, kalın, güçlü ve sağlam bir bağdan daha fazla zarar verebiliyor insana. Görülmüyorsam gerçekte de yok olmalıydım, istenmiyorsam gitmeliydim, sevilmiyorsam sevilmediğimi kabul etmeliydim.”

Bilge babasının ölümünü beklerken sadece geçmişiyle değil, kendiyle de yüzleşir ve hesaplaşır. Aileden kopmanın kopartamadığı bağlarla, geleceği inşa edenin geçmişin ta kendisi olduğuyla da yüzleşir. Çaresiz bir öfke, zor bir kabulleniş. Bilirim.

“… halbuki silmek, yok etmek istediğin dönemlerini beraber yaşadığın birileri mutlaka vardır, onlar da yaşamaya devam eder, seni içinde taşımayı sürdürür, reddettiğin eski yaşamın birilerinde dipdiri duruyordur. Böyle anlarda geçmişin asla silinmediğini anlarsın.”

Geçmişle barışmak, geçmişle uzlaşmak, hatta geçmişi bağrına basmak mümkün mü? Mümkün olduğu iddia ediliyor. Bundan genellikle büyük bir başarı, kişisel gelişimin önemli bir eşiği olarak söz ediliyor. Geçmişini sev, özgür kal. Geçmişteki o çocuğa sarıl. Vesaire. Ama insan genelde acısına sarılmayı tercih ediyor, seni tanımlayan bir şeye dönüşüyor o acı. Bildiğin, tanıdığın, belki kendini güvende hissetmeni sağlayan acı. İşte, o zaman geçmiş uzlaşamadığın, barışamadığın ve kurtulamadığın bir girdaba dönüşüyor. Eh, buna “geçmiş olsun” denir işte.

“Kendini iyileştirmek herkes için farklıdır. Karşınızdaki insan kendini her koşulda iyileştirebilen ve kollayan biriyse sizin kendinizce sarf ettiğiniz çabalar görünmez olur.”

Babam, Ev ve Yumurta Kabukları, özgün dili ve anlatımıyla okuru hızlıca içine çeken, gerilimi ve derinliğiyle sözünün ötesine işleyen bir roman. Çıplak elektrik telini tutmaya benziyor. Akım sarsıyor, silkeliyor ama bırakmak ne mümkün.

“Sevdiğim insanlara karşı kırgınlık hissettiğimde ağlamak eğer bir zayıflık, düzeltilmesi gereken bir noksanlık, fazla duygusallık olarak kabul edilmeseydi, olduğum gibi, kendimi tutmadan yaşayabilseydim eğer, koşulsuz sevginin varlığını kabul edebilirdim. Ancak koşulsuz sevgi diye bir şey yok.”

Yok. Bu konuda anlaştıysak dağılabiliriz.

Her sayfası esin dolu bir ay dilerim.

-Babam, Ev ve Yumurta Kabukları, Fatma Nur Kaptanoğlu, Can Yayınları, 112 s.