Nihat Ateş
Bir annenin zihninde görünmez bir ip vardır; gevşer, gerilir; sonra alarm çalar. Samanta Schweblin buna “yaklaşma mesafesi” der; yetişebileceğin mesafe. Antroposen çağıysa şunu sorar: Neye yetişebiliriz; atmosfere mi, toprağa mı, tedarik zincirine mi?
Korku, antroposenin görünmez şiddetini “hissedilir” kıldığından eko-anlatı için uygun bir formdur.
İklim krizi gerçek; ama “anlatı” çoğu zaman gerçeğin kendisi gibi politik. William Murphy’nin 25 Ocak 2026 tarihli yazısı şunu söylüyor; bize satılan ana akım iklim krizi anlatısı çoğu zaman tarih dışı, siyasetsizleştirilmiş ve “tesadüfen” sermaye için fazlasıyla elverişli.1
Bunu edebiyata şöyle çevirebilir miyiz diye düşündüm; antroposenin şiddeti, bir “olay” gibi değil de bir “ortam” gibi ortaya çıkıyor. İçinde yaşarsın, alışırsın, normalleştirirsin, sonra da fark edersin ki bütün bu normaller aslında sezmeden yaşadığın bir olağanüstü halmiş.
Murphy’nin cümlesi burada keskinleşiyor: “Kritik değişken mutlak sıcaklık değil, değişim hızıdır.”2 Mesele yalnız 1,5-2-3 derece gibi eşikler değil; değişimin zaman ölçeği. Doğal iklim salınımları çoğu kez binlerce yıl ölçeğinde olurken sanayi kapitalizmi atmosferi on yılların içine sıkıştırıyor.1 Ekosistemler ve toplumlar ısıya ya da daha radikal değişimlere uyumlanır; ama hızlanan değişime -özellikle eşiklere yaklaşıldığında- işleri daha zordur; çünkü bu “hız”, uyuma izin vermeyecek kadar zamanı daraltır.
Aldo Leopold’un etiği
Aldo Leopold’un yaptığı romantik bir doğa güzellemesi değil, etik sınırı yeniden çizmekti. Onun ölçütü kısa ve ürkütücü derecede somuttur: “Bir şey, biyolojik topluluğun bütünlüğünü, istikrarını ve güzelliğini korumaya katkıda bulunduğunda doğrudur.”3 “Topluluk” yalnız insanlar değil: toprak, su, bitki, hayvan… Bu genişleme olmadan iklim anlatısı kolayca “bireysel günah çıkarma”ya düşer: pipet, ampul, vicdan… Ama Leopold, vicdanı tüketim tercihinden çıkarıp yaşam koşullarına bağlar. Bu cümle, onun toprak etiğinin en özlü tanımı olarak anılır. Yani bir eylemin ahlaki değeri, o eylemin ekosistemin sağlığını ve dengesini koruyup korumadığıyla ölçülmelidir. İnsanların doğaya bakışında devrimsel bir değişim öneren bu ilke, doğayı yalnızca bir “kaynak” ya da insan ihtiyaçlarını karşılayan bir araç olarak gören anlayışa karşı çıkar. Leopold, toprağı ve üzerindeki yaşamı bir “topluluk” olarak görmemizi ister. Bir Kum Yöresi Almanağı ve Oradan Buradan Eskizler’in “Toprak Etiği” bölümünde şöyle yazar: “Toprak etiği, topluluğun sınırlarını toprağı, suları, bitkileri ve hayvanları -topluca toprağı- içerecek şekilde genişletir.” (Almanak, s. 214) İnsanların, vatanseverlik duygusuyla ülkelerini sevdiklerini söylerken, aslında çoğu zaman ülkenin fiziksel temelini oluşturan toprağı ve doğayı sevmediklerini, nehirlerini kirlilikle doldurup ormanlarını göz kırpmadan yok edebildiklerini de ekler. Toprak etiğiyse doğaya karşı sevgimizi ve saygımızı gerçek anlamda göstermeyi, doğanın kendi devam etme hakkını tanımayı gerektirir. Leopold, açıkça belirtir: “Kısacası toprak etiği, Homo sapiens’in rolünü toprak topluluğunun fatihliğinden onun sade bir üyesi ve vatandaşına çevirir. Bu, hem topluluk üyelerine hem de topluluğun kendisine saygı duymak anlamına gelmektedir.” (Almanak, s.215) Leopold’un çevre etiği anlayışı, dönemin kapitalist doğa tasavvuruna da eleştirel bir meydan okuma içeriyordu. Doğayı sadece ekonomik değer üzerinden okuyan zihniyete karşı, onun da “hakları” olabileceğini dile getirmek radikal bir fikirdi.
Ayrıca Leopold’un, Almanak’ın okuru alıp sürükleyen harika edebi anlatımı da hemen dikkat çeker. Bu şundan kaynaklanır:
“Almanak’ı kaleme aldığı yıllarda, bir nevi dilde devrim yaratmaya ihtiyaç hissetmişti. Bilimsel bilgilerin sokaktaki insana ulaşması gerektiği için, esas olanın estetik bir dil kullanımı olduğunu düşünmüştü. Dolayısıyla, eserini okurları etkileme sanatına dönüştürmüştü. Leopold’un düşüncesinin günümüzde milyonlarca kişiyi etkiliyor olması, bilimi ve sanatı birleştirdiği eşsiz doğa yazınından kaynaklanmaktadır.”*
En nihayetinde Leopold; koruma çalışmalarının başarıya ulaşması için yasal düzenlemelerin ve ekonomik teşviklerin tek başına yeterli olmayacağını, esasen insanın kalbinde ve zihninde bir ekolojik vicdan geliştirmesi gerektiğini savunur.
Thoreau’nun direnci
Thoreau ise adaletsizlik üreten bir makineye karşı “uyumlu vatandaşlık” fikrini eleştirir. En sevdiğim düşüncesi (ve bu yazının ilhamı) şudur: “Eğer adaletsizlik, hükümet mekanizmasının gerekli sürtünmesinin bir parçasıysa, bırakın gitsin, bırakın gitsin: belki zamanla yumuşar, kesinlikle mekanizma aşınır. Eğer adaletsizliğin kendine özgü bir yayı, bir makarası, bir ipi veya bir kolu varsa, o zaman belki de çözümün kötülükten daha kötü olup olmayacağını düşünebilirsiniz; ancak eğer bu, başkasına karşı adaletsizliğin aracı olmanızı gerektiren bir nitelikteyse, o zaman diyorum ki, yasayı çiğneyin. Hayatınız, mekanizmayı durdurmak için bir karşı sürtünme olsun. Benim yapmam gereken şey, en azından kınadığım yanlışa kendimi dahil etmemektir.”4
Şu düşünceler de kendi zamanın çok ötesindedir ve çevre etiğinin temellerine dair sezgisel bir kavrayışı ortaya koyar: “Yeryüzünün hakir görülmemiş, piyasada fiyatlandırılmamış bir bölümü” insan ruhu için elzemdir.** Burada kastettiği, doğanın insan ekonomisine indirgenmemiş, vahşi kalmış parçalarıdır yani vahşi doğa. Thoreau, “Vahşi doğada dünyanın kurtuluşu yatar” diyerek, doğanın insanlık için taşıdığı ruhsal ve ahlaki önemi vurgulamıştır.
Antroposende mekanizma daha da büyümüştür: fosil altyapı, tarım-kimya, küresel tedarik zincirleri, finansal zırh. Bu yüzden soru şuna dönüşür: Ekosistem yıkımı üreten bir düzende “iyi” olmak ne demektir? Leopold’un “etiğiyle” Thoreau’nun “direnci” burada birleşir: etik, yalnız iyi niyet değil, tutunma ve direnç formudur. Leopold’un bir kurdun gözlerinde gördüğünü söylediği “yeşil ateş” ile Thoreau’nun ormanda duyduğu derin sessizlik, aslında aynı gerçeği söyler: insan, doğanın fatihi değil bir parçasıdır.
Günümüz dünyasına baktığımızda Thoreau ve Leopold’dan öğreneceğimiz çok şey olduğu açık. İklim krizi, biyoçeşitlilik krizi, su krizleri derken gerçekte hepsi bir etik krizdir. İşte Thoreau ve Leopold bu yanılsamayı kırmak için uğraştı. Onların öğrettiği şekilde, eğer doğayla derin bir bağ kurabilirsek, onunla empati geliştirebilirsek, belki de gerekli dönüşümü başlatabiliriz. Bu bir gece ansızın olacak bir şey değil; tıpkı Thoreau gibi sabırla bir ağacın kabuğunu seyretmek, tıpkı Leopold gibi yılın ilk bahar çiçeğini kaydetmek gerek. Doğayı yeniden dinlemeyi öğrenmek gerek. Sessizliği, rüzgârın şarkısını, kurtların ulumasını, göllerin buz tutup çözülmesini… Bu sesler ve olaylar bize ait olduğumuz büyük yeryüzü ailesinin hikâyesini anlatır.
Thoreau ve Leopold’un mirası, sadece teorik bir bilgi değil, yaşanabilir bir hikâyedir de. Biri şiirle, diğeri bilimle yazmıştır bu hikâyeyi. İkisini de okuduğumuzda, içimizde doğan duygu aslında aynıdır: Doğaya karşı bir sevgi ve sorumluluk duygusu. Bu duygu, çağımızın ihtiyacı olan ekolojik duyarlılığın özüdür. Bugün bir genç iklim için sokakta gösteri yapıyorsa, bir biliminsanı yok olan bir türü korumak için savanlarda, kutuplarda, dağ başlarında gece gündüz gözlemler yapıp kayıtlar yapıyorsa, bir çiftçi toprağını sürerken kimyasal kullanmamaya gayret ediyorsa hepsinin kalbinde bu duygudan bir parça vardır.
Bir de madalyonun öteki yüzü var; kendini bütün bu etik çerçevenin dışında konumlandırmış, sosyopatik açgözlülüklerini bütün insanlığın iyiliği olarak gören “antroposen”in inşaatçıları var. Piyasa amentücüleri, “büyüme” peygamberleri ve onların ideolojileri, yani günümüz dünyasının “hâkimleri”… Onların yarattığı bir tablo var; şimdi biraz o tabloya bakalım.
Amazon
Güney Amerika’da çevre felaketi “doğa olayı” değil, bir kalkınma modelinin sonucu: kereste, maden, petrol, endüstriyel tarım… Bu yüzden “iklim” artık yalnız atmosfer fiziği değil; orman ve ticaret ve hukuk ve şiddet demektir.
Brezilya’da INPE/PRODES verilerine göre Ağustos 2024-Temmuz 2025 döneminde Amazon’daki ormansızlaşma %11,08 düşerek 5796 km²’ye indi (yaklaşık 11 yılın en düşüğü). Aynı duyuruda Cerrado için de %11,49 düşüş ve 7235 km² civarı kayıp bildirildi.5
Burada “iyi haber” ile “kötü haber” aynı karede duruyor: AP’nin 30 Ekim 2025 tarihli haberinde, ormansızlaşma düşerken yangın tespitlerinin (kuraklık ve arazi açma pratikleri) ciddi biçimde yükseldiği vurgulanıyor.6 Yani kesim azalabilir; fakat orman başka yollarla bozulabilir: parçalanma, kuruma, yanma. Antroposenin tuhaflığı da bu; başarı grafikleriyle felaket grafikleri aynı anda doğru olabiliyor.
Soya
Soya, bu hikâyenin “dünya pazarıyla” bağlandığı kapı. 2006’dan beri işleyen Amazon Soya Moratoryumu (Amazon’da 2008 sonrası ormansızlaştırılmış alanlardan soya alımını kısıtlayan gönüllü anlaşma), uzun süre “işe yarayan” bir örnek olarak anlatıldı; fakat Cerrado gibi komşu ekosistemlerde soya genişlemesi devam ederken “koruma”nın Amazon sınırında kalması da eleştirildi.7 Şimdi de anlaşmanın kendisi çatırdıyor: AP’nin 10 Ocak 2026 tarihli haberine göre, Brezilya’nın en büyük soya üreticileri/aktörleri moratoryumdan çekilme yönünde adım attı; bu, anlaşmanın geleceğini ve “2030’a kadar ormansızlaşmayı bitirme” gibi hedefleri de zorlayabilir.8 Öte yandan 31 Ocak 2025’te Çinli COFCO’nun moratoryuma “tam bağlılık” vurgusu yaptığını haberleri vardı.9
Bu iki tarih yan yana durunca şunu görürüz: Moratoryum, sadece ekoloji değil, jeopolitik alıcılar, ticaret rejimleri ve iç siyaset tarafından da şekillenen kırılgan bir “hibrit yönetişim” alanı.10
Cerrado cephesinde tablo daha çıplak: MapBiomas RAD2024 özetinde, Cerrado’nun 652.197 hektarla ülkedeki en büyük kayıp alanlarından biri olduğu; toplam kaybın yarısından fazlasını taşıdığı belirtiliyor.11 Trase’nin 28 Ocak 2025 tarihli analizindeyse, Brezilya’da soya genişlemesinin özellikle Cerrado’da yoğunlaştığı; 2022’de soya ile ilişkilendirilen 375.000 hektar deforestasyon/dönüşüm gibi bulgular öne çıkıyor.12
Buradaki edebi sonuç önemli: Felaket artık “uzak orman” hikâyesi değildir. Hamburgerin yemine, tavuğun rasyonuna, limanın vinçlerine ve nihayet köydeki suya kadar uzanan bir ağdır. Antroposenin “kötülüğü” bir karakter değil; bir lojistik düzendir.
Zehir
Arjantin’e geldiğimizde, bu lojistik düzen bir “kimya atmosferi”ne dönüşür. Schweblin’in Yaklaşma Mesafesi burada doğar: istatistikle değil, bedenle konuşan bir anlatı. Ecozon@’da yayımlanan bir makale, romanı endüstriyel/kapitalist tarımın yan ürünleri olan toksik kimyasallar bağlamında ele alıyor.13 Bu, romanın “korku”sunu doğaüstü bir masal olmaktan çıkarıp maddi zemine oturtur: sızan şey metafor değil, dünyada karşılığı olan bir şeydir.
Alarm
Gabriel García Márquez veya Julio Cortázar’ın temsil ettiği “Boom” kuşağı, olağanüstü olayların (örneğin göğe yükselen bir kadın veya kelebek yağmurları) karakterler tarafından normal karşılandığı bir evren kurgulamıştır. Büyülü gerçekçilik zaten budur ve hem büyü hem de gerçeklik hiç şaşırtmadan bir arada durur. Schweblin’in evrenindeyse olağanüstü olan, karakterler için de okuyucu için de korkutucudur.
Schweblin, eserlerinin “fantastik” olarak etiketlenmesine mesafeli durur. Ona göre fantastik türü, dünyamızda gerçekleşmesi imkânsız olan şeyler üzerine kuruludur. Oysa Schweblin, tekinsiz kavramını benimser. Röportajlarında şu ayırımı net bir şekilde yapar: “Tür olarak fantastik, dünyamızda gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyler etrafında gelişir. Tekinsizlik ise tuhaf olan, alışılmamış olan ama gerçek olan bir şey üzerine kurulur. Bu da öyküleri daha dehşetli hale getiriyor.”*** Romancı, bu “gerçeklik” ihtimali yüzünden, tekinsiz olanın okur üzerinde fantastikten çok daha derin bir dehşet yarattığını savunur. Hikâyelerinde korkuyu, doğaüstü varlıklardan ziyade, gündelik hayatın içindeki “kıl payı” sapmalardan alır.
“Amanda’nın yaklaşma mesafesi” sadece annelik değildir, etik bir ölçümdür: Sorumluluğun yetişme mesafesi, felaketin yayılma hızına yetmiyor. Murphy’nin “hız” fikri burada edebi bir forma bürünür: Atmosferin ivmesi, annenin alarmına dönüşür.2 ve biz şunu anlarız: Antroposende tehlike kapıya dayanmaz; kapının hammaddesine karışır.
Korku türü neden en işlevsel…
Bu nedenle de “eko-korku”, antroposen için şaşırtıcı biçimde uygun bir edebi türdür; çünkü antroposen felaketleri görünmezdir (toksin, mikro-parçacıklar, kimyasal izler), dağınıktır (tek bir fail değil, sistem), gecikmelidir (etki bugün değil, sonra belirir), bedenseldir (akıldan önce sinire dokunur).
Korku türü, görünmeyeni görünür kılmaz; ama daha etkili bir şey yapar, hissedilir kılar. Schweblin üzerine yazılmış kimi çalışmalar da romanı açıkça “eco-horror” bağlamında konumlandırır.14
Leopold “çemberi genişlet” der. Thoreau “mekanizmaya diren” der. Murphy, “masal anlatma; hız ve politik ekonomi konuş” der.1 Schweblin ise bütün bunları bir annenin boğazına düğümler.
Yaklaşma mesafesi, coğrafya değil etik. Antroposende etik, en çok korku formunda yüze vurulur; çünkü korku, bize “uzak” sandığımız şeyi nihayet “yakın” hissettirir.
KAYNAKLAR VE NOTLAR
1) William Murphy, Climate Change Without the Fairy Tales (25 Ocak 2026). (futuredude.substack.com)
2) Aynı yazıda “rate of change” vurgusu. (futuredude.substack.com)
3) Aldo Leopold Foundation blogunda aktarılan “land ethic” ölçütü. (aldoleopold.org)
4) Thoreau, Resistance to Civil Government / Civil Disobedience metninden. (commons.digitalthoreau.org… 18. paragraf.)
5) INPE/PRODES verileri (30 Ekim 2025 duyuruları). (terrabrasilis.dpi.inpe.br)
6) AP: Ormansızlaşma düşerken yangın tespitleri yükseliyor (30 Ekim 2025). (AP News)
7) Cerrado’nun moratoryum dışında kalmasına dair 2025 tarihli akademik tartışma. (sciencedirect.com)
8) AP: Soya sektöründe moratoryumdan çekilme hamlesi (10 Ocak 2026). (AP News)
9) COFCO International. “Sustainability Commitments and Soy Moratorium Updates.” Corporate Newsroom. January 31, 2025. (https://www.cofcointernational.com/newsroom/ )
10) Moratoryumun “hibrit yönetişim” niteliğine dair akademik analiz. (sciencedirect.com)
11) MapBiomas RAD2024 web yayını: Cerrado’da 652.197 hektar. (alerta.mapbiomas.org)
12) Trase: soya ile ilişkilendirilen deforestasyon/dönüşüm bulguları (2021–2022). (trase.earth)
13) Óscar A. Pérez, Toxic Chemicals in Samanta Schweblin’s Distancia de rescate (Fever Dream) (Ecozon@). (ResearchGate)
14) Schweblin’in romanını “ecohorror” bağlamında okuyan çalışma örneği. (ResearchGate)
(*) Aldo Leopold, Bir Kum Yöresi Almanağı ve Oradan Buradan Eskizler, Çev: Ufuk Özdağ, T. İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Basım Temmuz 2020, Çevirenin Önsözü, s. XII
(**) Thoreau’nun Günlükler ve ölümünden sonra derlenen Huckleberries (Yaban Mersinleri) denemelerinden… Özellikle yaban mersinlerinin ticari bir mal haline gelmesini eleştirdiği şu bölüm; “Meyveler gerçek tatlarını ne onları satın alana ne de pazar için yetiştirene sunar.”
(***) Samanta Schweblin’le söyleşi: “Normallik büyük bir yalandır” https://parsomen.org/2019/08/07/samanta-schweblin-ile-soylesi-normallik-kurgudur/ (erişim: 29 Ocak 2026, s: 22.42)







