Ender Helvacıoğlu
ABD-İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaş, sıradan bir savaş gibi gözükmüyor. Dünya tarihinde belki de yıllar sonra dönüm noktası olarak nitelendirilebilecek bir savaşı yaşıyoruz. ABD-İsrail’in tüm güçleriyle çullanmasına karşın İran’ın sağlam direnişi savaşa böyle bir nitelik kazandırıyor. Tarih belki bu savaşı (Rusya-Ukrayna cephesi ile birlikte) Üçüncü Dünya Savaşının başlangıcı olarak yazacak. Belki de kendi stratejik çıkarları için dünya savaşını göze alan sınıfların ve devletlerinin bu girişimine dur demenin başlangıcı olarak. Yani İran tüm dünya halkları adına da direnmektedir bugün ve bu direniş dünya politika sahnesinin geleceğini belirleme potansiyeline sahip.
Sadece politika da değil. Savaş, uzadıkça, ilginç biçimde bir kültür savaşına dönüşüyor; en azından böyle bir boyut ve derinlik kazanıyor. Bir tarafta, Batı kültürünün en köksüz devletleri (ABD ve İsrail) en pespaye temsilcileriyle (Trump ve Netanyahu) bulunuyor. Bunların Batı’yı (ve Batı kültürünü) temsil edemeyecekleri biçiminde bir itiraz gelebilir, ama bugün ediyorlar ve çoğu Batı devletini de peşlerine takmış durumdalar. Karşı tarafta ise Doğu kültürünün en kadim ve seçkin temsilcileri (Fars ve Çin).
Yanlış anlaşılmasın, bu savaşın bir medeniyetler çatışması veya bir kültür savaşı olduğunu iddia etmiyorum. Elbette ekonomik (sınıfsal) çıkarlar, bölgesel ve küresel hegemonya talepleri savaşın esas nedenidir. Ama geniş sürece baktığımızda işin bir de kültürel boyutu olduğu, farklı uygarlık ve modernite anlayışlarının çatıştığı fark edilebilir. Bu vurgunun önemi, gelecekte nasıl bir dünya istediğimizi (veya istemediğimizi) daha somutlaştırmasıdır. Savaşlar, özellikle büyük savaşlar, insanlığın önüne bu soruyu getirir ve yeni yanıtlar üretilmesinin yolunu açar. Toz duman dağıldıktan sonra toplumlar (hatta artık tüm insanlık) bu ağır tahribatı neden yaşadıklarını sorgulamaya başlarlar ve dersler çıkarırlar. Savaş, silah, asker biraz geri çekilir; tarih, toplumbilim, sanat, edebiyat vb. yeniden hatırlanır. Hazır henüz tepemize bombalar ve füzeler yağmıyorken bunu yapmaya çalışalım.
Batı ve Doğu’ya ilişkin uygarlık tarzı farkları çok kapsamlı bir konu; tarihsel derinlik gerektiren bu konuyu şimdilik bir kenara bırakalım. Ama iki tarafın modernite birikimleri arasındaki farklara kısaca değinebiliriz.
Daha önce defalarca yazmıştık: Burjuvazi önderliğinde (el koymasıyla da diyebiliriz) başlayan ve kapitalist üretim tarzı çerçevesinde şekillenmiş Batı modernitesinin temelinde, 1) Bütün Amerikalı yerli toplulukların ve uygarlıkların soykırıma uğratılarak yok edilmesi ve tüm zenginliklerinin talan edilerek Avrupa’ya taşınması; 2) 1500 yıl öncede kalmış köleciliğin hortlatılarak yüzbinlerce Afrikalının “hayvanlar gibi” gemilere istif edilerek Amerika’ya taşınması; 3) Asyalı toplumların sömürgeleştirilmesi ve zenginliklerine el konulması ve 4) bizzat Avrupa’da çocuklar dahil emekçilerin yoğun sömürüsü vardır. Kapitalizm (Batı modernitesi), bu görülmemiş vahşetin temelinde yükselmiş, ilk birikimini böyle elde etmiştir. Kapitalistlere göre Avrupalıların dışındaki toplumlar insan olarak görülmemişlerdir; Avrupalı emekçi de kapitalistin kârı için ölümüne çalıştırılacak bir sömürü nesnesidir.
Avrupalı ön-burjuvazinin hem kendi aristokrasisi hem de Asyalı büyük haraçlı imparatorlukların ticaret yollarındaki egemenliği tarafından baskılanması, farklı ve olağanüstü yollar aramalarına yol açtı; başka çareleri yoktu. Bu zayıflığı ve geriliği aşma hırsı, Avrupa burjuvazisinin saldırgan niteliğini de belirledi. Burjuvazi hırslı, doyumsuz, kendisi için liberal (özgürlükçü), bireyci ve saldırgan bir sınıftır; karakteri budur. Avrupa’da iktidarı ele aldıkça ve dünya hegemonyasını ufkuna aldıkça, bu kez birincinin türevi olan ikinci bir niteliği gelişti: “Ben uygarım, üstünüm, herkes beni takip etmelidir.” Avrupa-merkezcilik ideolojisi böyle ortaya çıktı ve yukarda yazdığımız tüm vahşetin kılıfı oldu. “Tarihin kılıcıydı” Avrupalılar!
Gerilikten kaynaklanan hırs ve saldırganlık, “ilerilik” iddiasından kaynaklanan hırs ve saldırganlığa dönüştü. “Geri”, “ileri”ye dönüştü; ama saldırganlık baki kaldı.
Elbette Batı modernitesini sadece bu burjuva saldırganlığı ve vahşetiyle tanımlayamayız. Böyle tanımlarsak Batılı toplumlara, emekçilere haksızlık yapmış oluruz. Bilimsel Devrimler, Rönesans, Reform, Aydınlanma, materyalist felsefe, demokrasi, insan hakları, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, demokratik devrimler, emekçi hakları, kadın hakları, sosyalizm vb. Batı modernitesinin yarattığı büyük insanlık kazanımlarıdır. Ama burada kritik nokta şu: Bu olumlu birikim, burjuvazinin değil, Batılı toplumların, ezilenlerin, köylülerin, emekçilerin önce Avrupa aristokrasisine sonra Avrupa burjuvazisine karşı verdiği mücadelenin ürünüdür. Batı modernitesinin insanlığa yaptığı katkılar, Batılı egemenlere (önce aristokrasi sonra burjuvazi) karşı mücadeleyle oluşmuştur. Bu mücadele zayıfladığında burjuvazinin nasıl asıl özüne döndüğünü bugün net olarak görüyoruz.
Doğu modernitesi ise -ister istemez- çok farklı bir yol izledi. Sadece kendi haraçlılığına (feodalizmine) değil, Avrupa burjuvazisinin sömürgeciliğine ve emperyalizmine karşı mücadele ile oluştu bu modernite. Asyalı toplumların moderniteye geçişleri, anti-emperyalizm ve bazı bölgelerde daha da derinleşerek anti-kapitalizm niteliği kazandı. Bunun en belirgin ve dünyaya halklarına model olan örnekleri Sovyetler Birliği, Türkiye Cumhuriyeti ve Çin Halk Cumhuriyeti’dir. Rus Çarlığı, Osmanlı İmparatorluğu ve Çin İmparatorluğu, sadece bir iç mücadeleyle değil, Avrupalı ve ABD’li sömürgecilere ve emperyalistlere karşı mücadele içinde yıkılmışlardır. Doğu modernitesi, Batı modernitesinden farklı olarak, anti-emperyalist ve bazı süreçlerde anti-kapitalist bir nitelik taşır.
Doğu toplumlarının geçmişinde -Çin imparatorluğu, Osmanlı imparatorluğu gibi- güçlü merkezi-feodal devletlerin bulunması, Doğu modernitesinin farklı nitelikler kazanmasında bir diğer etken. Doğu’da, Batı’da olduğu gibi hırslı ve saldırgan bir burjuva sınıfı oluşmamış; palazlanır gibi olduğunda güçlü feodaller tarafından engellenmiş ve törpülenmiş. Doğu modernitesi, en azından başlangıcı itibarıyla, aristokrasi ile burjuvazi arasındaki mücadelenin değil, aristokrasi ile ezilenler ve emekçiler arasındaki mücadelenin ürünü. Bu da çok önemli ve belirleyici bir farktır.
20. yüzyılın başından itibaren modernitenin öncülük merkezi Batı’dan Doğu’ya, Avrupa’dan Asya’ya kaydı. 20. yüzyılın sonlarına doğru Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Blokunun dağılmasıyla birlikte, bunun bir zikzak olduğu Batı kapitalizminin yine önderliği aldığı ilan edildi. Fakat böyle olmadı. Sosyalizmin geri çekilmesi, en çok Batı ülkelerinde olmak üzere, modernitenin de gerilemesi sonucunu verdi. İnsanlığın demokratik kazanımları anlamında modernite sahipsiz kaldı. Bu savaş, ilginç bir biçimde, kimin modernite değerlerine daha fazla sahip çıkma potansiyeli olduğuna da yanıt verebilir. Mollaların yönettiği İran’ın ABD-İsrail saldırısına karşı direnişi, genel kanının aksine, bir modernite unsuruna dönüşebilir. Büyük tarihsel süreçler böyle beklenmedik yollardan geçerek ilerleyebilir; tarihte örneği çoktur. Mollalar -bu kez bizim taraftan- tarihin kılıcına dönüşebilirler; rollerini oynayıp sahneden çekilebilirler.
Güncel ne kadar yakıcı olursa olsun geniş süreci unutmamak gerek. Bu arada ekleyelim: geniş süreci her zaman analizin temeline oturtmak Doğu (özellikle Çin) kültürünün önde gelen bir niteliği. Aceleci olmamak, düşmanına saldırıp yenmek yerine, ustalıkla onun çöküşünün yollarını döşemek bir Çin stratejisi.
Kısacası bu savaşta, özetlemeye çalıştığımız kültürel ve tarihsel argümanlar da alttan alta rol oynamaktadır. Yaşayıp göreceğiz…
Dünya çapında bir kamuoyu yoklaması yapılsa ve bu savaşta kimin haklı kimin haksız olduğu sorulsa acaba nasıl bir sonuç çıkar? Doğu toplumları açısından sonuç çok belli, ama tahminim, Batılı toplumlarda da büyük oranda ABD-İsrail’in haksız olduğu sonucu çıkacaktır. Neden? Herkes mollalardan yana mı oldu? Elbette değil. Ama herkes ABD ve İsrail karşıtı oldu. Bu karşıtlık, insanlığın geleceğe uzanmak için bugün tutunacağı daldır.







