Ana Sayfa Bilim Gündemi Karanlık tünel, aydınlık süreç

Karanlık tünel, aydınlık süreç

6609

Ender Helvacıoğlu

Savaş hukuku konusu esas olarak birinci ve ikinci dünya savaşları pratiği üzerinden tartışıldı ve ülkeler arasında sayısız toplantı yapıldı, çeşitli kurumlar oluşturuldu ve kararlar alındı. Savaş kavramı konusunda tartışmalar yapıldı, savaşan tarafların uyması gereken kurallar tespit edildi, sivil halkın korunması amaçlı kısıtlamalar getirildi, sağlık kurumlarına, kültür ve sanat varlıklarına saygı vurgulandı, başka Birleşmiş Milletler olmak üzere savaşı önleyici kurumlar oluşturuldu vb. Bu konuda ayrıntılı bir özet için M. Yasin Aslan’ın Türkiye Barolar Birliği Dergisinin 2008 tarihli 79. sayısında yayımlanan “Savaş Hukukunun Temel Prensipleri” adlı makaleye başvurulabilir. Merak eden okurlar bu makalede adı geçen anlaşmaların içeriğine ve oluşturulan kurumların yapısına ilişkin teknik bilgilere de İnternet ortamında rahatlıkla ulaşabilirler.

Günümüz koşulları göz önüne alındığında, insanlığın demokratik birikimine güven duygusuyla değil, ne yazık ki acı acı okunacak metinlerdir bunlar. Çünkü tümü, ne kadar “hümanist” içeriklere sahip olsalar da, modern savaşların kaynağına ilişkin çok temel bir gerçeği göz ardı ederler: Emperyalizm.

Özel mülkiyet hakkını güvence altına almayı içeren ve sömürü konusuna değinmeyen insan hakları beyannameleri nasıl son tahlilde işlevsiz kalıyorsa, emperyalizmi işaret etmeyen savaş hukuku metinleri ve kurumları da öyle işlevsiz kalmaktadır. 19. yüzyılda Marx, 20. yüzyılın başlarında Lenin ve çok sayıda sosyalist kuramcı bu işlev açığını defalarca vurgulamışlardır.

Bunlar insanlığın kazanımları değil mi? Aristokrasiye, burjuvaziye, egemenlere karşı mücadele içinde oluşmadılar mı? Miras alınmaları, savunulmaları gerekmez mi? Elbette gerekir. Ama nasıl savunulacaklar? O hümanist içerik nasıl pratiğe geçirilebilecek? Hak ve hukuk, hangi yaptırım mekanizmalarıyla dayatılabilecek?

Modernite, aristokrasiye toplumsal güçle, silahla dayatıldı. Demokrasi, krallara, imparatorlara, çarlara, padişahlara karşı yapılan toplumsal devrimlerle kazanıldı. Burjuvazinin sınırlamalarına direnilerek hayata geçirilebildi. Bu mücadeledeki en ufak zayıflamada, modernite içindeki burjuva kamalarının nasıl uç verdiğini, yüce modernite kurum ve metinlerinin nasıl birer oyuncağa dönüştüğünü, egemenler tarafından nasıl çöpe atıldığını görüyoruz.

Dünyada da görüyoruz, ülkemizde de görüyoruz. ABD ve İsrail’in İran’a saldırısında da görüyoruz, Erdoğan iktidarının muhalefete yönelik uygulamalarında da…

Burjuva modernitesi kendini burjuvaziye karşı savunamıyor. Barışçıl metinlerin ve söylevlerin savaş kışkırtıcılarına karşı bir yaptırım gücü yok. Çok acı biçimde kavrıyoruz bunu ve bazen karamsarlığa kapılıyoruz.

Yaşadıklarımız bir musibettir. Ama bir musibet bin nasihatten yeğdir. İnsanlık, modernitenin, barışın, demokrasinin artık burjuva sınırlar içinde kalarak savunulamayacağını kavrayacak. Demokrasi nasıl kazanıldıysa ancak o biçimde savunulabilir: egemenlerin tasfiyesiyle. İnsan hakları ancak insanın insanı sömürüsü yok edilerek gerçekleşebilir. Ancak emperyalizme karşı dişe diş mücadele verilerek barışa kavuşulabilir.

İnsanlık yaşadığı bu acımasız yıkıcılıktan şimdiye kadarkinden daha kapsamlı bir yapıcılık çıkaracak. Toplumlar ve o toplumlara önderlik edenler, acı deneyimlerinden çıkardıkları derslerle, demokrasiye ve barışa ulaşmanın ve korumanın daha garantili ve geri dönülmez yollarını keşfedecek ve bu keşiflerinin kurumlarını da yaratacak.

Söylediklerimiz savaşın tozu dumanı içinde kulağa bir ütopya gibi gelse de, aslında insanlık bu aydınlık sürecin içindedir. Tarihin acımasız zikzağı içinden geçerken geniş süreci (tarihin yönünü) kavramak zor olabilir. Ama o kadar da zor değil. Çünkü direnenler ve mücadele edenler var; hem de savaş isteyenlerden ve demokrasi düşmanlarından çok daha fazlalar. Sömürü ve emperyalizm kadir-i mutlak olsaydı bu çapta bir direniş olmazdı.

***

Tarih bilinci dediğimiz şey, geçmişte yaşanılan olaylarla günümüz arasında paralellikler kurup dersler çıkarmak değildir. Böyle bir yanı da vardır ama esası bu değildir.

Tarih bilinci kavramı, çok daha fazla bugün ve gelecek ile ilgilidir. Tarih bilinci, hangi tarihsel süreçler içinde yaşadığımızın mümkün olduğunca doğruya yakın biçimde tespit edilmesidir. O zaman tarih, olmuş bitmiş olaylar dizisi olmaktan, sadece geçmişe ait olmaktan çıkar, bugünün ve geleceğin şekillenmesinin aktif bileşenlerinden biri haline gelir.

Tarih, hiçbir zaman tarih olmaz. Geleceği isteyenler bunu çok iyi kavramalıdır. Tarih bilinci esas olarak olgu bilinci değil süreç bilincidir. Tarihsel süreçler bütün sıcaklığıyla sürmektedir: Evrenin evrimi sürüyor. Gezegenimizin evrimi sürüyor. Canlılığın evrimi sürüyor. İnsanın biyolojik ve kültürel evrimi sürüyor. Uygarlığın evrimi sürüyor. Modernitenin evrimi sürüyor. Sınıflar arası mücadele sürüyor. Biz bütün bu devam eden süreçlerin içinde yaşamaktayız. Aynı anda geçmişten geleceğe doğru akan çok sayıda sürecin parçasıyız.

Bugün, dünyada ABD emperyalizminin ve İsrail’in saldırganlığına karşı direnenler, ülkemizde Erdoğan otokrasisine karşı mücadele edenler, bilincinde olsun veya olmasınlar, bu büyük insanlık yürüyüşünün parçasıdırlar.