Ana Sayfa Bilim Gündemi Kitlelere ayıp!

Kitlelere ayıp!

6264

Ender Helvacıoğlu

Deli olup olmadığı konusunda emin değilim. Tanıyan bazıları ağır deli olduğunu söylerdi. Bazıları ise “ruh hastası” deyip geçerdi. Benim ise yakın arkadaşımdı: Kitlelere ayıp delisi. Bu lakabı ona ben takmıştım; nedenini birazdan anlatacağım.

Huysuz, uyumsuz, huzursuz, bulunduğu ortamın sınırlarını sürekli zorlayan, stres kaynağı biriydi. Mutlaka eleştirecek bir şey bulurdu, yanında rahat edemezdiniz. Dolayısıyla hem yakınları hem de ilişkide bulunduğu çeşitli çevreler tarafından pek sevilmezdi. Yakınlaşılası ve sıcaklaşılası bir tip değildi. Arkadaşlardan biri ona “Rende” lakabı takmıştı; düşünün artık…

Eskiden tanıyanların anlattığına göre ise bir zamanlar çevresinde çok sevilirmiş. Şimdikinin tersine toleranslı, uyumlu, sıcak, empati sahibi bir kişiymiş. İnsanlar onunla bir arada olmak ve yakın ilişki kurmak istermiş.

Şaka gibi! Sanki birbirine taban tabana zıt karakterde iki insandan söz ediyoruz.

Eski tanıdıkları mı yanılıyor yoksa bugün tanıyanlar mı, bilemiyorum. Ama ben onda öğreneceğim bazı şeyler olduğunu hissetmiştim. Onun için katlanıyordum “kitlelere ayıp delisi”ne.

***

Peki nereden çıktı bu “kitlelere ayıp” lafı? Çünkü girdiğimiz her ortamda ikide bir bu deyimi tekrar ederdi.

Örneğin kesinlikle ortalıkta bir şey yemezdi. Vapurda, metroda, otobüste, bir simit, bir tost bile yemeye karşı çıkardı. “Kitlelere ayıp” derdi. “Abi, herkes yiyor” derdim. “Yiyemeyen vardır, ayıptır” derdi. Çekip gitse de şu çay-simidimizi rahatça yesek diye dua ederdik. Yediklerini içtiklerini sosyal medyada paylaşanlara da çok gıcık kapardı: “Ne zıkkımlandığını niye milletin gözüne sokuyorsun” diye çıkışırdı.

Herhangi bir takı takılmasına karşıydı. Yüzük, kolye, küpe, bileklik, hatta saat bile takılmasına… Şapka, şemsiye kullanmazdı; sık sık iliklerine kadar ıslanmış halde görürdük onu. “Takılar, insanı olduğundan farklı göstermek içindir, kitlelere ayıp” derdi.

Estetik yaptırmaya karşı tavrını söylemeye bile gerek yok. Dövme yaptırmaya, saç boyamaya, peruk takmaya, hatta makyaj yapmaya bile karşıydı. “Neden olduklarından farklı gözükmeye çalışırlar ki; bu kitleleri kandırmaktır” diye sorgulardı. Güzellik ile makyaj arasında ters orantı olduğunu iddia ederdi. “Asıl güzellik dahası olmayan güzelliktir” derdi.

Üstünde yazı olan veya marka simgesi bulunan giysiyi kesinlikle giymezdi. “Şov mu yapacağız, kitlelere ayıp” derdi. Solcu adamdı ama Che tişörtü, kızıl yıldızlı şapka vb. giyenlerden de hiç haz etmezdi. “Solculuğunu böyle simgelerle değil yaşamınla göster be adam” derdi. Bir sürü solcuyla bozuşmuştur bu nedenle…

Markalı poşet taşımaktan kaçınırdı. Bir keresinde Levi’s kot almıştık ona; “bu Amerikan markalı poşeti taşıyamam ben, kitlelere ayıp” demişti ve evine kadar biz götürmüştük delinin poşetini.

Güneş gözlüğü takılmasına kesinlikle karşıydı. Göz ameliyatı olmuştu, doktor birkaç gün güneş gözlüğü takmasını önermişti; o süre zarfında evinden çıkmadı güneş gözlüğü takmamak için. “Kitlelerle konuşurken gözünü kapamak ayıptır” derdi. Hikmet Kıvılcımlı’nın da güneş gözlüğüne karşı olduğunu öğrendiğinde çok sevinmişti. “Kitleler sivil polis sanır, çok ayıp” demişti. Tabi, onun döneminin sivil polisleri…

Taksiye binmek zorunda kaldığında çok utanırdı. “Aman kimse görmesin” derdi, “kitlelere ayıp” … Taksi kullanmak bir “burjuva davranışı” idi ona göre. Ameliyat olmuştu, mecburen evine taksiyle götürdük, çok utanmıştı “kitlelerden”.

Otomobil sahibi olmayı neredeyse “kitlelere ihanet” olarak nitelerdi. Küçük burjuvalığa yol açar diye hiç ehliyet almamıştı. Ama bir keresinde bundan pişman olduğunu belirtmiş, “devrimci adam için ehliyet gerekliymiş” demişti. Arada bir akıllıca laflar ettiği olurdu.

Doğum günü kutlamalarına karşıydı. “İlle birini kutlayacaksanız, gidin annesini kutlayın” derdi, “doğum gününde doğuran kutlanır, doğan değil”. Eski tanıdıkları sadece “sevgililik günü”nü kutladığını söylerlerdi (aman ha yanlış anlaşılmasın, sevgililer günü değil). Onun da üçüncü kişilere yansıtmadan kutlanmasını istermiş; yoksa kitlelere ayıp olurmuş.

Tartışmalarda bel altı vurulmasından, kişiliğe saldırılmasından, hakaret edilmesinden nefret ederdi. “Bel altı vuran, hakaret eden sadece kendi fikirsel zayıflığını kanıtlar” derdi. Ona göre kitleler bu zayıflığı çok iyi sezerler ve ayıplarlardı. “Kişilerle değil fikirlerle uğraşın” derdi. Sitem edenlere Cemal Süreya ve Hasan Yalçın üslubunu önerirdi: “Onlar hiç hakarete başvurmadan, öyle inceden inceye eleştiri getirirler ki, en ağır hakaretten daha etkilidir söyledikleri.” “Kitleler hakaretten önce hoşlanır, bir kısmı sonra da hoşlanır, ama devam ederse hepsi ayıplar” derdi.

Cenazelerde safa girmezdi; kırmızı çizgisiydi. “Peki, kitlelere ayıp olmuyor mu?” diye sormuştum. “Asıl ayıp olan, dinsel bir inancı olmadığı halde göstermelik olarak safa girmektir” demişti; “benim safa girmem, başta imam olmak üzere tüm cemaate saygısızlıktır”.

Hiçbir zaman emekçileri şikâyet etmezdi. Bunu kitlelere yapılacak en büyük ayıp olarak nitelerdi. Servisi geciktiren garsona, çorbasında kıl çıktı diye aşçıya atarlanan kişilere gıcık kapardı. “Haklarını ancak emekçilere karşı savunur bunlar” derdi; “emekçilerin hangi şartlarda çalıştıklarını biliyorlar mı?” Bu tutumu yüzünden sık sık kazıklandığı veya kandırıldığı olurdu. “Olsun” derdi, “kitlelere ayıp etmekten iyidir”.

Henüz ergen yaşlardayken gittiği ilk 1 Mayıs mitingi 1977 Taksim’miş. Orada yaşadıklarından dolayı her yıl 1 Mayıs mitinglerine katılmayı görev bilirdi. Ama son dönemlerdeki mitingler konusunda çok öfkeliydi: “İşçinin emekçinin bayramı diye marş söylüyoruz. İşçinin katılmadığı sosyalist örgütler karnavalına dönüştü 1 Mayıs’lar. Ayıptır kitlelere.” diyordu. Geçen gün görüştüğümüzde “bu yıl İstanbul’da birkaç farklı yerde kutlanacak 1 Mayıs, ne yapacaksın?” diye sordum. “Demek karnavalı bile böldü bunlar” diye çıkıştı.

Daha birçok şey sayabilirim ama uzatmayalım. Sonuç itibarıyla bu “kitlelere ayıp teorisi” onun yakın arkadaşlarıyla bile arasının açılmasına, huysuz, uyumsuz diye nitelenmesine yol açmıştı. Daha çok da kendisiyle dalga geçilmesine…

“Peki, kitleler hiç ayıp etmiyor mu?” diye sormuştum bir sohbetimizde. “Ederler tabii” demişti, “ayıbın kitleselleşmesi, ayıptır söylemesi, devrimdir; ama karşı-devrim de olabilir”. Delinin diyalektiği…

Hep düşünmüşümdür, bizim delinin bahsettiği “ayıplayan kitleler” kimdir, nerededir diye… Bir gün ona da sordum bunu. “Ayıp ediyorsun” diye yanıt verdi. Cevabı almıştım, üstelemedim.