Ana Sayfa Dergi Sayıları 266. Sayı Lukács’ın sosyalist demokrasi düşüncesi

Lukács’ın sosyalist demokrasi düşüncesi

23
Macar düşünür György Lukács (1885-1971).

Göksal Caner

2024 yılında dünya nüfusunun yarısından fazlası sandık başına gitti. Hindistan’dan Meksika’ya, Güney Afrika’dan Avrupa Parlamentosu’na uzanan bu seçim maratonundan çıkan tablo çarpıcıydı: Seçmenler oy kullanıyordu, ama demokrasiye olan güven her yerde erozyona uğruyordu. Kurumlar işliyordu, ama insanlar kendilerini bu kurumların dışında hissediyordu. Seçim sandıkları doluyordu, ama kamusal alan boşalıyordu.

Bu paradoks yeni değil. Yaklaşık yarım asır önce yaşlı bir Macar düşünür de masasına oturdu ve demokrasinin neden bu kadar kırılgan olduğunu sorgulamaya başladı. Adı György Lukács’tı – 20. yüzyılın en özgün Marksist düşünürlerinden biri. O yıllarda kaleme aldığı yazılar, onlarca yıl sonra “Demokratikleşme – Bugün ve Yarın” adıyla yayımlandı. Ve o yazılarda bugünü anlamamıza yardımcı olacak bir soru yatıyordu: Demokrasi bir durum mu, yoksa bir süreç mi?

Lukács bu soruyu yalnızca siyasi değil, felsefi bir zemine oturtur. Daha erken bir yapıtı olan Tarih ve Sınıf Bilinci’nde (1923) kapitalist toplumların insanı nasıl piyasanın edilgen bir nesnesine dönüştürdüğünü -buna “reifikasyon” der- ayrıntılı biçimde çözümlemiştir. Demokratikleşmeye dair yazılarındaki en büyük soru, bu reifikasyonun tersine çevrilip çevrilemeyeceğidir: İnsan kendi toplumsal varoluşunun öznesi haline gelebilir mi?

Demokrasiyi tarihten koparmanın bedeli
Lukács’ın ilk ve en keskin tespiti şudur: Demokrasiyi tarihten koparıp soyut bir ilke haline getirdiğimizde, onu anlamayı değil, körleştirmeyi seçmiş oluruz.

Modern siyaset dilinde demokrasi çoğunlukla bir “varış noktası” gibi konuşulur. Seçimler, anayasalar, çoğunluk oyu – bunlar yerine oturursa demokrasi “kurulmuş” sayılır. Lukács bu anlayışa itiraz eder. Ona göre demokrasi hiçbir zaman kurulmaz; ya gerçekleşir ya da gerçekleşmez, ama her halükârda sürer. Bu yüzden “demokrasi” değil, “demokratikleşme” demeyi tercih eder.

Demokratikleşmeyi bir süreç olarak görmek, onu ekonomik ve toplumsal koşullarla birlikte düşünmeyi zorunlu kılar. Hangi toplumsal güçler bunu mümkün kılıyor? Hangi ekonomik yapılar bunu engelliyor? Bu sorular sorulmadan demokrasi, havada asılı bir idealden öteye geçemiyor.

Komünden kapitalizme: Demokratikleşmenin uzun tarihi
Lukács tarihe baktığında ilginç bir örüntü görür: Her dönemin demokratikleşme biçimi, o dönemin ekonomik yapısıyla iç içe geçmiştir.

Antik Yunan’ın “demokrasisi” görkemli görünür, ama köleliğin omuzlarında duruyordu. Üretimin asıl yükünü taşıyan köleler demokratik yaşamın dışındaydı. Yani demokrasi, toplumun küçük bir ayrıcalıklı kesiminin iç işiydi. Komün topluluklarında da benzer bir bağ vardı: Komünün üyesi olmak, o komünün ekonomik yaşamına dahil olmakla özdeşti. Köy ortaklığından dışlanan biri siyasi yaşamdan da dışlanıyordu.

Fransız Devrimi ise büyük bir kırılmayı temsil eder. “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganları tarihte ilk kez evrensel bir iddia taşıyordu. Lukács bu devrimi küçümsemez; insanlık tarihinde gerçek bir ilerleme olarak görür. Ama aynı zamanda şunu da görür: Bu özgürlük ve eşitlik kavramları, kapitalizmin yükselen sınıfının -burjuvazinin- ihtiyaçlarına göre biçimlenmişti.

Modern parlamentarizm de bu sürecin ürünüdür. Seçimler, partiler, yasama organları – bunlar burjuva demokrasisinin kurumsal çerçevesidir. Lukács’a göre bu kurumlar gerçek bir işlev görürler: Toplumsal çatışmaları belirli sınırlar içinde tutmak ve büyük sermayenin çıkarlarını “halkın iradesi” adına meşrulaştırmak. Emperyalizm döneminde bu süreç daha da derinleşir: Seçilmiş kurumların gücü zayıflarken görünmez karar mekanizmaları güçlenir. Tekelci gruplar, medya, bürokratik yapılar – bunlar sandığın çok ötesinde çalışır. Bu tabloda demokrasi yok olmaz, ama içi boşalır.

Sosyalizm neden farklı bir potansiyel taşır?
Lukács bu noktada bir hamle yapar ve kapitalizmi eleştirmekle kalmayıp şunu sorar: Peki başka türlü olabilir mi?

Marx’ın düşüncesinde iki kavram öne çıkar: “Zorunluluklar Krallığı” ve “Özgürlük Krallığı”. Zorunluluklar Krallığı, insanın hayatta kalmak için çalışmak zorunda olduğu, ekonominin yasalarına tabi olduğu alandır. Özgürlük Krallığı ise insanın bu zorunluluğun ötesine geçebildiği, kendi gelişimini amaç edindiği alandır. Kapitalizm, Zorunluluklar Krallığı’nda insanı piyasanın nesnesi haline getirir. Ama bu son söz değildir. Marx’ın Feuerbach Üzerine Tezler’indeki o kısa ama çarpıcı cümle bunu özetler: “Eğitimcinin kendisinin eğitilmesi gerekir.” Başkasını değiştirmeye çalışırken insan kendisi de değişir. Bu karşılıklı dönüşüm, Lukács’ın sosyalist demokrasi anlayışının merkezinde durur.

Lukács’a göre sosyalizm tam da bu potansiyeli içerir. Sosyalizm, toplumun kendi geleceğini kör bir determinizme bırakmak yerine bilinçli olarak yönlendirmeye başladığı aşamadır. Üretim araçlarının toplumsallaşması bunun maddi zeminini hazırlar; ama asıl dönüşüm orada bitmez, insan bilincinde başlar. Sosyalist demokrasi ise bu bilincin siyasi çerçevesidir: İnsanın yalnızca seçmen olarak değil, kendi toplumsal varoluşunun aktif öznesi olarak var olması.

Sosyalist demokrasi: Sandıktan sokağa
Lukács’ın “sosyalist demokrasi” kavramı, alışılmış anlamda bir hükümet biçimini tanımlamıyor. O çok daha kapsamlı bir şeyden söz ediyor: İnsanın gündelik hayatının tamamına nüfuz eden bir katılım ve öz-yönetim pratiği.

Burjuva demokrasisinde siyasi katılım çoğunlukla dört yılda bir sandığa indirgenir. Çalışma hayatında, mahallede, okulda, fabrikada – insanlar kararlardan dışlanır. Lukács’ın gözünde bu, demokrasinin bir kabuğa dönüşmesidir. Gerçek bir demokratikleşme, insanın yalnızca seçmen olarak değil, kendi yaşamının aktif öznesi olarak var olmasını gerektirir.

Bu soyut bir ideal değil, tarihte somut bir karşılığı olan bir fikir. Lukács, 1905 Rus Devrimi’nde kendiliğinden ortaya çıkan ve 1917’de doruk noktasına ulaşan Sovyet hareketini bu anlayışın pratiğe yansıması olarak değerlendirir. Sovyetler fabrika işçilerinin, köylülerin, askerlerin kendi organlarıydı. İşyerinde tartışılan sorunlar, mahallelerde alınan kararlar, siyasi kanallar aracılığıyla değil doğrudan bu organlar üzerinden çözülüyordu. Gündelik yaşam ile siyasi yaşam arasındaki duvar yıkılıyordu.

Lukács bu modeli romantize etmez. Ama ondaki demokratik potansiyeli ciddiye alır: İnsanın soyut bir vatandaş olarak değil, somut bir toplumsal özne olarak siyasete dahil olması. Ona göre sosyalist demokrasinin nihai hedefi de budur: Günlük hayatın insanı ile siyasi fail olarak insan arasındaki ayrılığı sona erdirmek.

Luxemburg, Lenin ve Lukács: Kimin öncülüğünde?
Peki bu katılımı kim örgütler? Kitleler kendiliğinden mi harekete geçer, yoksa bilinçli bir önderliğe mi ihtiyaç duyarlar? Lukács bu soruyu kolayca geçiştirmez; çünkü bu soru 20. yüzyılın sosyalist düşüncesini ikiye bölen temel bir tartışmayı barındırır.

Bir yanda Rosa Luxemburg’un görüşü durur. Luxemburg’a göre kitleler mücadelenin içinde öğrenir; kendiliğinden eylemler hem devrimci sürecin motoru hem de öğretmenidir. Öte yanda Lenin’in tezine göre işçi sınıfı kendi başına yalnızca ekonomik talepler düzeyinde kalır, sosyalist bilinç “dışarıdan” bilinçli bir öncü tarafından taşınmalıdır. Bu iki konum, Ne Yapmalı? ile Luxemburg’un Lenin eleştirisi arasındaki tartışmada kristalleşmiştir.

Lukács bu iki uç arasında sentezci bir konum arar. Parti, kitlelerin arzularını bastıran değil, onları dile getiren ve örgütleyen bir güç olmalıdır. Parti içi demokrasi bu denklemin zorunlu parçasıdır ve aynı zamanda devrimci önderlik ile taban arasındaki canlı diyaloğun güvencesidir. Lukács’ın çerçevesinde Sovyet hareketi tam da bu dengenin somutlaşmasıdır: Kendiliğindenlik ile örgütlülüğün birlikteliği.

Ama Lukács’ın kendisi de bu dengenin ne kadar kırılgan olduğunun farkındadır. Sovyet tarihi, öncü parti modelinin pratikte kitlesel özerkliği güçlendirmek yerine kolayca bürokratik denetim mekanizmasına dönüşebildiğini göstermiştir. Demokratikleşme adına kurulan kurumların bürokratikleşmesi, Lukács’ın sürekli döndüğü bir endişedir. Bürokrasiye karşı gerçek güvencenin yalnızca kurumsal değil, kitlesel olduğunu vurgular: İnsanların kendiliğinden, biçimsiz ve çoğu zaman kısa ömürlü girişimleri, kurumsal aygıtların donuklaşmasını önleyen tek gerçek baskıdır.

Alışkanlık: En yavaş ama en derin devrim
Lukács’ın en çarpıcı fikirlerinden biri, sosyalist demokrasinin kalıcılığını “alışkanlık” kavramıyla açıklamasıdır.

Lenin’den aldığı bu fikre göre toplumsal dönüşümün derinliği yasaların değişmesiyle değil, insanların davranışlarının değişmesiyle ölçülür. İnsanlar zorlandıkları için değil, artık öyle davranmayı alışkanlık haline getirdikleri için işbirliği yapıyorlarsa – işte o zaman gerçek bir dönüşümden söz edilebilir.

Bu yüzden Lenin’in dikkat çektiği “Komünist Cumartesi” faaliyetleri Lukács için sembolik bir önem taşır. Sovyetler Birliği’nde fabrika işçilerinin herhangi bir ödeme ya da zorunluluk olmaksızın cumartesi günleri gönüllü çalışma yapmaları, devletin değil, toplumun kendi kendini örgütlemesinin bir pratiğiydi. Mükemmel miydi? Hayır. Ama insanların kolektif yaşama katılımı bir norm olarak içselleştirmeye başladığının göstergesiydi.

Lukács için bu süreç hem ekonomik hem kültürel hem de siyasi bir dönüşümü kapsar. Gündelik hayatın maddi koşulları değişmeden, yalnızca ideolojik söylemle insan davranışını dönüştürmek mümkün değildir. Bu yüzden sosyalist demokratikleşme seçim sistemiyle değil, işyerinden mahalleye, okuldan aile yaşamına kadar uzanan bütün alanları kapsayan çok boyutlu bir dönüşüm süreciyle anlam kazanır.

Hangi demokrasi? Poulantzas’tan bir itiraz
Lukács’ın bu çerçevesine önemli bir itiraz Yunan asıllı Fransız düşünür Nicos Poulantzas’tan gelmiştir. Poulantzas, Devlet, İktidar, Sosyalizm’de (1978) sosyalizme giden demokratik yolun, Sovyet tipi doğrudan demokrasi organları üzerinden değil, mevcut temsili kurumlar -parlamento, yerel yönetimler, siyasi partiler- içindeki mücadele üzerinden yürütülmesi gerektiğini savunur.

Poulantzas’a göre bu kurumların dışında kurulan ikili iktidar odakları kalıcı bir demokratik düzeni güvence altına alamaz; tersine, kurumsal boşluğu dolduracak olan bürokratik ya da otoriter yapılar için zemin hazırlar. Sovyet deneyiminin tarihsel seyri de bunu doğrular.

Bu iki konum arasındaki gerilim ilginçtir. Lukács için temsili kurumlar burjuva tahakkümünün meşrulaştırma mekanizmasıdır; gerçek demokratikleşme ancak bu kurumların ötesine geçen, gündelik hayata nüfuz eden bir kitlesel praksisle mümkündür. Poulantzas ise bu pratiğin kendiliğindenliğe bırakılmasının tehlikeli olduğunu, dolayısıyla temsili kurumların dönüştürülmesinin zorunlu bir güvence oluşturduğunu savunur. İki düşünür de güçlü noktalar ileri sürmektedir ve bu gerilim bugün de ufuk açıcı tartışmalara imkân tanımaktadır.

Peki ya bugün?
Lukács’ın 1968’de yazdığı bu satırlar bugün okuduğumuzda tuhaf bir tanıdıklık hissi uyandırıyorlar.

Günümüzde demokrasinin neden “gerilediğini” sorgulayan araştırmacılar, demokrasilerin artık tanklar ve darbelerle değil, seçilmiş liderlerin kurumları yavaşça içeriden aşındırmasıyla çöktüğünü belgeliyor. Seçimler yapılıyor, meclisler toplanıyor – ama gerçek güç görünmez mekanizmalara kayıyor. Sandık var, ama karar yok.

Lukács bu tabloyu şaşırarak değil, tanıyarak okurdu. Zira ona göre biçimsel demokratik kurumlar hiçbir zaman toplumsal iktidar ilişkilerinin üzerinde durmaz; tam tersine, o ilişkilerin içinde biçimlenir. Kurumlar değişmeden gerçek bir demokratikleşme olmaz; ama kurumlar değişse bile, insanların gündelik yaşamında aktif bir katılım ve öz-yönetim pratiği gelişmemişse, bu kurumların içeriği yeniden boşalır.

Lukács’ın bize bıraktığı en önemli soru belki de şudur: Demokrasiyi yalnızca kurumsal bir çerçeve olarak gördüğümüzde, onu hem anlamayı hem de savunmayı zorlaştırıyor muyuz? Bu sorunun cevabı sandıktan değil sokaklardan, fabrikalardan, mahallelerden gelecek.