Ana Sayfa Bilim Gündemi Cumhuriyet sorunu

Cumhuriyet sorunu

4465

Ender Helvacıoğlu

Açık açık söylenmese bile, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kuruluş ilkeleri masaya yatırılmıştır ve bir tartışma konusudur bugün. Gerek iktidarda olan Siyasal İslamcı parti (AKP), gerekse Kürt siyasal hareketi bu tartışmayı giderek daha yoğun ve daha cesur bir biçimde gündeme getiriyor, hem de ittifak halinde. Elbette bu tartışmanın, yoğun siyasal mücadeleleri içeren bir geçmişi var.

Herkes bilir ki böyle tartışmalar, eğer uzak tarihin konusu değilse, panellerde, sempozyumlarda, akademik ortamlarda veya köy kahvelerinde yapılmaz; arazide ve çoğu zaman silahla yapılır. Devrimlerle veya karşı-devrimlerle, büyük toplumsal dönüşümler ile yapılır. Kimse “Hadi biliminsanlarını ve uzmanları toplayalım, şu kuruluş ilkelerimizi gözden geçirelim ve güncelleyelim” demez. Bu tartışma devletlere ve toplumlara zorla ve güçle dayatılır.

Türkiye Cumhuriyeti bir sempozyumla kurulmadı. Birinci Dünya Savaşının ürünü olarak (ki bu savaşın en önemli yönü dağılan Osmanlı coğrafyasının paylaşımıydı), emperyalist paylaşıma karşı mücadele ederek, silahla ve kanla bir vatan yaratılarak kuruldu. Yıkılışın eşiğine gelmesi de akademik tartışmalar sonucu olmadı. Emperyalist müdahaleler, askeri darbeler, Türk devleti ve Kürt hareketi (PKK) arasındaki savaş, AKP’nin rejimi zorlaması ve değiştirmesi, Ortadoğu’daki işgaller ve savaşlar sonucu bu eşiğe gelindi. Emin olun, bu eşiğin aşılması da (eğer aşılabilirse), öyle komisyon tartışmalarıyla, heyetler arası görüşmelerle falan değil, aynı biçimde olacaktır. İyi mi olur kötü mü olur tartışması yapmıyoruz; bu işlerin nasıl olabileceğine ilişkin nesnel bir saptama yapıyoruz.

Bu önemli vurguyu yaptıktan sonra tartışmalara geçebiliriz.

***

İlk soru şu: Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu “ilerici” (daha genel bir jargon benimsenecekse “olumlu” sözcüğünü de kullanabiliriz) bir adım mıydı değil miydi? Total bir değerlendirmeden söz ediyorum; yoksa herkesin kuruluş sürecinin çeşitli yönlerine ilişkin eleştirileri olabilir. Doğaldır ve kaçınılmazdır bu. Ama genel anlamda, “cumhuriyet kurulmasaydı daha iyi olurdu” mu diyoruz, yoksa çeşitli şerhler koyarak da olsa cumhuriyeti olumluyor muyuz? Bu ikisi çok farklı bakış açılarıdır ve bu fark daha da büyüyerek günümüzde de devam etmektedir.

İktidarı ele geçirmiş olan Siyasal İslamcıların cumhuriyete karşı oldukları biliniyor. Onlar saltanatın, hilafetin, tarikatların, ümmet toplumunun devamından yanaydılar ve bugün de devlet olanaklarıyla arzu ettikleri toplumu yaratmanın peşindeler. İçlerinden, kafa sağlığını yitirmiş olduğu için açık sözlü olanları “Keşke Yunan kazansaydı” bile diyebilmiştir örneğin.

Kürt hareketinin ideologları da 1923’ten -yani cumhuriyetin kuruluşundan- sonrasını esas olarak olumsuz bir süreç olarak değerlendirmektedir. Gerek Öcalan’ın yaptığı tahlillerde gerekse DEM Parti’nin komisyona sunduğu raporda, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Anlaşması ve 1924 Anayasası ile başlayan süreç “Kürtlerin varlığının inkârı” olarak nitelenip olumsuzlanmaktadır. Onlar konuya sadece Kürt meselesi açısından yaklaşıyorlar; olumluluk/olumsuzluk kıstasları esas olarak budur.

Gerçi siyaset sahnesinde bir rolleri yok ama, sosyalizm iddiasındaki bazı grupların genç cumhuriyeti “faşist diktatörlük” olarak niteleyip olumsuzladıklarını da ekleyelim. Bu gruplar zaten Kürt hareketinin çatısı altında yer alıyorlar.

Dikkat edilirse cumhuriyeti olumsuzlamakta ortaklaşan bu kesimlerin metinlerinde “anti-emperyalizm”, “laiklik” ve “emek” kavramları yoktur. Genç Cumhuriyeti değerlendirmeleri veya eleştirileri bu açılardan değildir. Tartışma ve ayrışma da bu noktada başlıyor.

Cumhuriyetin 100 yıllık süreçte içinin boşaltıldığı, yozlaştığı, çürüdüğü ve yıkımın eşiğine geldiği, yeni bir atılımın gerektiği herkesin malumu. Soru şu: Türkiye’nin cumhuriyeti de kapsayan modernite birikiminin kazanımlarını miras alıp yeni bir çıkışla tıkanıklık noktalarını aşmaya mı çalışacağız, yoksa bu birikimi toptan küpeşteden mi atacağız? İşte sokaklarda, meydanlarda, ulusal günlerde Anıtkabir önünde tartışılan ve yanıtı kitlelerce verilen soru budur.

Demokrasi, adalet, anti-emperyalizm, anti-feodalizm, laiklik, ulusal sorunların demokrasi ve eşitlik temelinde çözümü, yüz yıl öncesinden farklı olarak emek vurgusu vb. … bunların hepsi aynı paketin unsurlarıdır. Bazıları göz ardı edildiğinde diğerleri de aşınır. Bunun en güzel örneği bizzat cumhuriyet sürecimizdir; bu sürecin yaşadığı tıkanıklıkların nasıl kangrene dönüştüğünü hep birlikte gördük. Aslında DEM Parti’nin raporu da Kürt sorunu bağlamında, kökü ta genç cumhuriyette olan tıkanıklığın bedellerini vurguluyor. Ama benzer hatayı bugün kendileri yapıyor. Emperyalizme karşı durmadan, laikliği savunmadan, emekçi iktidarını hedeflemeden Kürt sorunu demokrasi ve eşitlik temelinde çözülebilir mi? Öcalan’ın ve DEM Parti yöneticilerinin sürekli vurguladıkları “demokratik modernite” laik midir, anti-feodal midir, anti-emperyalist midir, emekçi karakterli midir? Değilse, ne menem bir modernitedir?

Bugünkü çözüm sürecinin yürüyememesinin ve halkta bir heyecan yaratmamasının esas nedeni budur, yoksa -bazı marjinal gruplar hariç- Kürt düşmanlığı falan değil. Toplumun büyük çoğunluğu, emekçi halkı yoksulluğa mahkûm etmiş, cumhuriyetin kazanımlarını tahrip etmiş, bölgedeki ABD-İsrail planlarına teslim olmuş, tek adam sistemini pekiştirmeye çalışan bu iktidarın “demokratik ve barışçı” bir çözüm geliştirebileceğine inanmıyor ve inanmamakta sonuna kadar haklılar. Bu nedenle ekonomilerini düzeltmeyi, cumhuriyetlerini savunmayı, mevcut iktidardan kurtulmayı öne alıyorlar ve bunda da sonuna kadar haklılar.

Demek ki farklı bir yol haritasına ve farklı bir Türk-Kürt masasına ihtiyaç var.

***

Türk ve Kürt uluslaşmasını ortaklaştırmayı, kardeşlik ve barış temelinde ortak bir vatan inşa etmeyi tartışıyoruz ama, bu sorunun artık sadece bir “Kürt sorununa” indirgenemeyeceğini de görelim. Bunu Kürt sorununu ertelemenin yolunu yapmak için değil; tersine Kürt sorununa gerçekçi bir çözüm geliştirmenin yolunu aramak için söylüyorum.

Bugün bütün toplum olarak bir “cumhuriyet ve bağımsızlık sorunu” ile karşı karşıyayız. İnşa etmeye çalıştığımız “ortak vatan” eşit ve hak sahibi yurttaşlardan oluşan bağımsız bir cumhuriyet mi olacaktır; çeşitli milliyetlerden, mezheplerden, tarikatlardan, aşiretlerden oluşan ve otokrasi ile yönetilen bir ümmet mi? ABD Başkanı, elçisi ve temsilcisi, bizzat Erdoğan, ikincisinden yana olduklarını, en uygun sistemin bu olduğunu, Kürt sorununu da bu çerçevede çözeceklerini açık açık söylüyorlar.

Söylemekle kalmıyorlar, Ortadoğu’da ve Türkiye’de iktidar oldukları için uyguluyorlar da. Irak’ta, Filistin’de, Lübnan’da çözdüler! Bugün Suriye’de de Kürt sorununu çözmekle uğraşıyorlar. Türkiye’de de böyle mi çözecekler Kürt sorununu?

Türkiye toplumu böyle bir “çözüme” direnecektir. Direneceğinin sinyallerini de veriyor zaten. Kürt sorununun çözümü için oluşturulan değerli komisyonumuz bu sinyalleri dikkate alırsa iyi olur.