Ana Sayfa Dergi Sayıları 262. Sayı Hücrede Lenin

Hücrede Lenin

3017

Taner Korkmaz
Yüksek Güvenlikli Hapishane / Van

Komünistler, bir çift sözüm var size: / İster devler başında olsun, ister zindanda, / İster sıra neferi, ister parti katibi, / Lenin girebilmeli, her zaman, her mekâna / İşinize evinize, bütün ömrünüze / Kendi işi, öz evi, kendi ömrüymüş gibi.” (Nazım Hikmet)

Zamanında yetiştirebilmek için günlerdir başından kalkmadığım yazıya nihayet son noktayı koymak için o gün de geç saatlere kadar çalışmıştım. Gece yarısından sonra artık tek satır daha yazacak mecalim kalmamış, gözlerimden uyku akıyordu. Yazıyı ise hâlâ bitirememiştim. Kısa bir molanın iyi geleceğine karar vererek kalemi bıraktım ve bir kolumu yastık yaparak başımı usulca masaya yasladım. İçim geçmiş ve uykuya dalmışım.

Gözlerimi yeniden açana dek ne kadar zaman geçti veya geçti mi bilmiyorum. Adını koyamadığım bir his tüm benliğimi kapladı ve iğne batırılmış gibi ansızın gözlerim açıldı. Başımı masadan kaldırdığım anda ise hayatımın en büyük şaşkınlığını yaşadım: Karşımda duran hiç tanımadığım bir adam kol düğmesi gibi küçücük gözleriyle yüzüme bakıyordu, birden irkildim, soluğum kesildi ve öylece kalakaldım.

Yıllardır tek tutulduğum bu hücrede ikinci bir kişinin varlığına asla izin verilmemişti. Kaldı ki gecenin bir vakti, kilit üstüne kilit vurulmuş ağır demir kapıları, kalın parmaklıkları ve jiletli telleri sessiz sedasız aşarak birinin buraya kadar gelebilmesinin imkânı yoktu. Dolayısıyla durumun beni endişelendirmesi gerektiği ortadaydı. Ne var ki öyle olmadı. İlk şaşkınlığın ve korkunun ardından kasılan bedenim yavaşça gevşemiş, soluk alışverişim normale dönmüştü. Bunda hücremdeki davetsiz misafirin yüzünde gördüğüm dostça ve biraz da alaycı ifadenin payı büyüktü kuşkusuz. Hatta onu gördüğüm anda yaşadığım şaşkınlıkla eğlenir gibi bir hali vardı.

İşte o zaman onu tanımıştım. Karşımdaki, ince Moğol yüzünde insanı delip geçen küçücük siyah gözleri, çıkıntılı elmacık kemikleriyle Lenin’den başkası değildi. Çok erken yaşlarda döküldüğünü bildiğim saçlarının boşluğuyla birleşen geniş alnı, çenede bırakılmış bakır kızılı seyrek sakalı, ince bıyığı ve parlak teniyle tam da yıllardır başucumda asılı resmindeki gibi görünüyordu.

Devrimcilikle tanıştığım ilk günlerden itibaren önce adını, sonra yol gösterici sözlerini duyduğum bu adam dünyanın ilk muzaffer proleter devriminin önderiydi. İşçi sınıfının devrimci eylemiyle birlikte Marx ve Engels’in ilk şeklini verdikleri ve yolunu çizdikleri bilimsel sosyalizm düşüncesini onun yaratıcı ellerinde ete kemiğe bürünmüş, 1917 Ekim’inin Rusya’sında iktidara taşınmıştı. O zamana dek birçokları için bir düş veya 72 günde boğulan Paris Komününün yarım kalan şarkısı olan insanın insanı sömürmediği bir düzen ilk kez gerçekleşmiş tüm kuşatma ve saldırıları yenerek ayakta kalmayı başarmıştı. Bu yanıyla 1917 Ekim Devrimi dünya işçi sınıfına ve ezilen halklarına yaşayan bir örnek olarak proleter devrimler çağının kapısını açmıştı.

Elbette 1917 Ekim’ine birdenbire gelinmedi. İnsanlığın kadim özgürlük mücadelesinin, Marksizmin yüzyıla yaklaşan teorik birikiminin ve Rus devrimcilerin ideolojik yanlışlar da barındırmakla birlikte, elli yılı aşkın süredir kararlılıkla sürdürdükleri gözü pek savaşımın ortak çocuğuydu devrim. Yine de Ekim Devriminin gerçekleşmesi ve kalıcılaşmasında en büyük pay sahibi, hepsini kişiliğinde ve devrimci teorisinde birleştirenin Lenin’in dehası ve kararlılığı olduğu hasımlarının bile kabul etmek zorunda kaldıkları bir gerçekti.

Bir muhalifin devrimden yıllar önce söylediği gibi “Lenin, yirmi dört saat devrim için yaşıyor, düşünüyor, devrim için yanıp tutuşuyor”. Sonuçta teori ve pratikte yarattığı eserlerle yalnızca Sovyetler Birliği devrimcilerinin değil, tüm dünya işçi sınıfının ve devrimcilerinin önderiydi o. Marx ve Engels’in yaratıcısı oldukları muazzam eseri emperyalizm çağının özgün koşullarına uyarlayarak ve sınıf savaşımının hattı, örgüt, işçi köylü ittifakı gibi başlıklarda tamamlayarak devrimci teorinin eş yaratıcılarından olarak ona adını verdi. Bu yüzdendir ki Leninizm, emperyalizm çağının Marksizm’idir ve Marx ile Lenin’i birbirinden ayırma çabaları beyhudedir.

Lenin’in eserlerini devrimci mücadeleye atılmadan epeyce sonra, ilk tutuklanmamda hapishanede okumaya başlayabilmiştim. O zamana dek Marx ve Lenin benim için elimi uzatsam da tutamayacağım birer yıldız gibi uzaktalardı. Okusam da anlayamayacağımı düşünüyordum. Ne var ki Lenin’i okumaya başladıktan sonra yanıldığımı gördüm ve bu düşüncem kökten değişti. Sıkıcı ve anlaşılması zor olmak şöyle dursun, keskin zekâsı, yazılarında bolca kullandığı ironileri, alaycılığı ve deyim zenginliğiyle Lenin’i okumak, ondan örenmek yalnızca bir görev değil, aynı zamanda büyük bir zevkti. Çünkü o ne tuzu kuru bir akademisyen ne de ağzı iyi laf yapan bir entelektüeldi. O bütün ömrü boyunca kitleleri örgütlemenin zorunluluğuna inanmış bir devrimciydi. Ve yine onu okumaya başladığım günlerde ilk dikkatimi çeken yazdıklarının bana aslında hiç de yabancı olmadığıydı. Çünkü Lenin’in eserleri ve pratiğiyle oluşturduğu devrimcilik tarzı, perspektif ve ideolojik netlik mensubu olduğumuz devrimci harekette en berrak haliyle ete kemiğe bürünmüş, gün gün, damla damla bize de sirayet etmişti. Bir devrimci ideoloji onu benimseyenlerin hücrelerine yerleştiği, bakış ve hareketlerinden okunduğu, isimsizleştiği ve artık onlardan ayırt edilmez olduğu zaman yaratıcıları ölümsüzleşmiş demektir.

Hücremdeki Lenin aklımdan geçenleri okumuş gibi sivri çenesiyle masanın üzerinde yığılı duran kendi kitaplarını işaret ederek sordu: “Hâlâ benim yazdıklarımı mı okuyorsunuz?”

“Evet” diye cevap verdim, “daha iyisi yazılmadı”.

Sözlerim üzerine hücrem kısa süreli bir kahkahayla çınladı. Gözkapaklarının bitişiğindeki kırışıkları ortaya seren içten ve alaycı bir kahkahaydı. Neden sonra başparmaklarını yeleğinin koltuk altlarına yerleştiren Lenin hücrenin içinde düşünceli adımlarla ileri geri yürümeye başlamıştı. İzlerken onu düşünmeye devam ediyordum: Gerçekten de aradan on yıllar geçmesine rağmen ve hiç durmadan “Lenin’in devri kapandı” diyenlere meydan okurcasına onu okumaya, dünyayı ve olayları onun kavramlarıyla açıklamaya, onun taşlarını döşediği devrimcilik yolunda yürümeye devam ediyoruz. Elbette onun bizi vaktiyle uyardığı, hep arkaya eski devrimlere bakma hatasını yapmadan; sürekli önden giden, sürekli yeni şartlar yaratan hayatı hesaba katarak. Çünkü aradan geçen onlarca yılda emperyalizm değişmedi, kapitalist sömürü bitmedi, sınıf savaşının “modası” geçmedi. Ve birilerinin iddia ettiğinin aksine “tarihin sonu” gelmedi.

Bu yüzdendir ki Lenin’in ortaya koyduğu temel tezler geçerliliğini koruyor. İşte örgüt konusundaki şu sözleri sanki tam da bugünlere ışık tutuyor: “Eğer dünyaya güçsüz ve duyarsız, verimsiz bakireliğiyle övünen evde kalmış bir kadının berbat gösterisini sunmak istemiyorsak, bize savaş ve bir savaş örgütü gerektiğini anlamak zorundayız. Sadece uzun bir savaş sonrası ve sadece kusursuz bir askeri örgüte sahip olursak manevi gücümüz maddi bir güce dönüşebilir.”

Hücrenin içinde gidip gelmeye ara veren Lenin bir ara gelip önümde durdu. Masadaki kitaplar arasındaki Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi’ni işaret ederek konuştu: “Bunu 1892’de, hapishanede yazmıştım.”

“Biliyorum”

Gözlerini kısarak yüzüme baktı. Soru dolu bakışları “nereden bilebilirsin” der gibiydi. O zaman ben de ona masanın diğer tarafındaki kitapları işaret ettim. Orada Lenin Biyografisi, Çağdaşlarının Gözüyle Lenin, Yönetmeyi Nasıl Öğrendik gibi onun yaşamını ve insan ilişkilerini anlatan kitaplar duruyordu. Tam ona hapishanedeyken cezaevi kütüphanesindeki kitaplardan faydalanarak diğer tutsaklarla nasıl haberleştiği, mürekkep yerine süt kullanarak görünmez mektuplar yazdığı, her gün büyük bir zevkle jimnastik yaptığı, Hegel, Kant ve Fransız materyalistlerine büyük zaman ayırdığı, yorgun olduğu zamanlarda ise Puşkin, Termantov ve Neksarov okuduğu… gibi o kitaplardan öğrendiğim yığınla ayrıntıyı anlatmaya hazırlanıyordum ki hücrem bir kez daha kahkahayla çınladı. Bu seferki tam bir Rus kahkahasıydı.

Boş gevezelik etmekten vazgeçip onu izleyerek düşünmeye devam ettim. Lenin yalnızca kaleme aldığı eserleri, konuşmaları ve tarihi anlarda verdiği kararlarla değil, yaşamı, çalışma tarzı ve insan ilişkileriyle de en büyük öğretmenlerimizdendi. Onu tanıyan, bir dönem birlikte çalışan herkesin gözlemleri aynı ortak noktalarda buluşuyor: Yaşamda sadelik ve mütevazilik, bitip tükenmek bilmeyen bir enerji, yoldaşlarına karşı üst düzey duyarlılık, korkaklıklara, zayıflığa ve gevezeliklere karşı tavizsizlik. Kişiliğinin en belirgin iki özelliği ise hiç kuşkusuz uzlaşmazlık ve asla vazgeçmeme. Çünkü o burjuvaziyle, devrim kaçkınlarıyla, içi boş gevezeliklerle asla uzlaşmadı. Gerektiğinde yalnız kalma pahasına onlara taviz vermedi. Tam da bu yüzden önderlik ettiği örgüt “Bolşevikler” diye adlandırılmasına karşın o siyasi yaşamının büyük bölümünde hep azınlıkta oldu. Ne var ki bu durum hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmasına neden değildi. Azınlıkta olmayı biliyordu. Onun için azınlıkta veya çoğunlukta olmak değil, doğru yerde olmak önemliydi.

1906’da yapılan ve baştan sana Menşeviklerin hakimiyetinde geçen birlik kongresinin ardından yıkılmış haldeki yoldaşlarını nasıl sarstığını Stalin şöyle anlatıyor: “Bir araya toplanmış Lenin’e bakıyor, ondan öğüt bekliyorduk. Bazılarında bıkkınlık ve cesaret kırılması görülüyordu. Lenin’in alçak bir ses tonuyla ‘Yoldaşlar, sızlanmayın. Biz kazanacağız, çünkü haklı olan biziz’ dediğini hatırlıyorum.”

1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ayak seslerinin duyulduğu ve Avrupa sosyal demokrasisinin koşar adım şovenizme gittiği günlerde toplanan Zimmervald Konferansında “ülke savunması” yalanı altında burjuvaziyle işbirlikçiliğin savunulmasını teşhir ederken ve savaş koşullarında tek doğru yolun devrim mücadelesinin yükseltilmesi olduğunu savunurken de yine azınlıktaydı Lenin. O günlerde bir mektupta yazdığı eylem planı onun devrimci iyimserliğinin en güzel kanıtlarından biri: “Eğer çağrılırsak konferansa gitmek. Önce solu ve devrimci eylem taraftarlarını kendi hükümetlerine karşı birleştirmek. Rezil Kautsky yanlılarına bizim tavrımızı sunmak. Bizden kastımız: Hollandalılar, artı biz, artı solcu Almanlar, artı sıfır, fakat bunun bir önemi yok. Çünkü sıfır zamanla her şeye dönüşecek.”

Ve tarihin bir kez daha Lenin’i haklı çıkarması için çok zaman geçmesi gerekmedi. Ekim Devrimiyle sıfır her şeye dönüştü. Ki bu devrim, en yakınındaki birkaç kişi hariç kendi partisinin MK’sındakiler bile inanmazken ve onların çıkardığı engelleri de aşarak, Lenin’in çelikten iradesi, sebatı, inadı ve herkesi karşısına almaktan çekinmeyen sarsılmaz kararlılığının meyvesiydi.

Lenin hücrede ve kafamın içinde dolaşmaya devam ediyordu. Gözlerimi kapadım. Bugün artık onun yaşamdan ayrılmasının üzerinden 102 yıl geçti. 21. yüzyılın dünyasında can çekişen emperyalizmin halklara yaşattığı acılar çok daha büyük. Dört bir yanda savaşlar, işgaller, yağma, talan kol geziyor. Eşitsizlikler ve adaletsizlik diz boyu, bir avuç asalak milyarlarca insanı her gün daha fazla açığa ve sefalete mahkûm ediyor, çürüme had safhada ve ne yazık ki artık Lenin’in o büyük eseri, Sovyetler Birliğimiz de yok. Onu bizden çaldılar. Yine azınlıktayız ve düşmanlarımız bizi tamamen yok etmek için bütün silahlarıyla aralıksız hücum ediyor. Yetmezmiş gibi etrafımız bataklığa her gün daha fazla gömülen, bizi de oraya çağıran, onlarla aynı bataklıkta kulaç atmadığımız, sosyalizmde ısrar ettiğimiz için suçlayan sahte “dost”larla çevrili. Karamsar olmak için her türlü neden mevcut. Yine de karamsar veya umutsuz değiliz. Olmadık ve asla olmayacağız. Ödediğimiz bedeller ne denli büyük, yolumuz ne kadar zorlu olsa da sızlanmıyoruz. Biz kazanacağız, çünkü haklı olan biziz. Üstelik bugün sıfırdan çok daha fazlası bizimle ve zamanla biz her şeye dönüşeceğiz.

Gözlerimi yeniden açtığında o artık hücrede değildi ama geçmişten yankılanarak gelen, yıllarca konuşmaktan sertleşmiş sesi daha uzunca bir süre zihnimin içinde bir pınar gibi akmaya devam etti:

“Hiç adam yok – ama gene de yığınla adam var. Yığınla adam var, çünkü işçi sınıfı ve gittikçe çeşitlenen toplumsal katmanlar, her yıl, kendi safları arasından, protestoda buluşmayı isteyen, dayanılmazlığı herkes tarafından anlaşılmamış olsa bile, her gün büyüyen bir yığının gittikçe daha derinden duyduğu mutlakiyete karşı savaşıma güçleri yettiği kadar bulunmaya hazır, gittikçe artan sayıda hoşnutsuz kimseler üretmektedir. Aynı zamanda, adam yok, çünkü önderlerimiz yok, hem geniş ölçüde hem de birbirleriyle eşit ve uyumlu bir biçimde, en önemsizler dahil bütün güçlerin kullanılması olanağını sağlayan bir çalışmayı gerçekleştirecek yetenekte siyasal önderler, yetenekli örgütçüler yok.” (Ne Yapmalı, V. I. Lenin, Sol yay. s.140)

Not: Yazı içindeki alıntılar Gerard Walter’in Lenin adlı kitabından (Nisan Yay).