Ana Sayfa Dergi Sayıları 262. Sayı Venezuela’da yüzyıllık yalnızlığın yeni bölümü ve yürüyen bellek

Venezuela’da yüzyıllık yalnızlığın yeni bölümü ve yürüyen bellek

3098

Nihat Ateş

 Modern dünya düzeni, bir cam küre gibi ince bir hukuki zemin üzerinde duruyor. Trump’ın Venezuela’ya yönelik “Mutlak Kararlılık” operasyonu, bu cam küreye inen ağır bir balyoz darbesidir. Gücün estetiği, çoğu zaman adaletin sessizliğinden beslenir. Petrol kuyularının gölgesinde şekillenen bu yeni jeopolitik gerçeklikte, “hukuk” artık bir sığınak değil, bir silahtır. Fiziğin entropi yasası gibi siyasi düzen de düzensizliğe ve kaosa meyillidir; ancak bu sefer kaos, planlı bir iradenin sonucudur. Bu saldırı; fiili bir işgalden çok, askeri tehdit, ekonomik abluka ve diplomatik boğma tekniklerinin birleştiği yeni türden bir müdahaledir.

Bu satırlar sadece bugünün bir fotoğrafı değil, Latin Amerika’nın beş yüz yıldır bitmeyen filminin yeni bir karesidir. Bugün Caracas’a inen Amerikan askerleri, sadece bir rejimi değiştirmek için orada değiller; onlar, Potosi madenlerine giren İspanyol fatihlerinin, kauçuk baronlarının ve United Fruit Company’nin modern üniformalı hortlaklarıdır. 20. yüzyıl boyunca bu hortlaklar, bu kez tanklar ve “komünizm tehdidi” kılıfıyla geri gelmişti.

Latin Amerika’nın kesik damarları hâlâ kanıyor
Eduardo Galeano, o ölümsüz eseri Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nda şöyle der: “Azgelişmişlik, bir aşama değildir; gelişmişliğin bir sonucudur.” Latin Amerika, yüzyıllardır Avrupa ve Kuzey Amerika’nın “kalkınması” için kendi kanını akıtan bir donör olmuştur. Dün gümüş ve altındı, sonra şeker ve kauçuk oldu, bugün ise petrol. Trump’ın “Petrolü biz yöneteceğiz” cümlesi, Galeano’nun tezinin 2026 yılındaki en vahşi kanıtıdır. Kıta, kaynakları uğruna lanetlenmiştir; ancak tarih sadece sömürünün değil, aynı zamanda boyun eğmeyen bir direnişin de tarihidir.

Mobil bellek: Develerin sırtından yerlilerin kalbine
Galeano, Ve Günler Yürümeye Başladı adlı kitabında, 10. yüzyılda Fars veziri Abdül Kasım İsmail’in, kütüphanesini savaşlardan ve yangınlardan korumak için 400 deveden oluşan bir kervanla yanında taşıdığını anlatır. Develer, kitapların harf sırasına göre dizildiği “yürüyen bir bellek”tir.

Latin Amerika halkları da tıpkı o vezir gibi, kendi belleklerini yüzyıllardır sırtlarında, zihinlerinde ve kalplerinde taşıdı. İspanyol kılıçları ve Katolik misyonerlerin “cehennem ateşi” tehditleri karşısında, yerli halklar inançlarını yok etmediler; onları dönüştürdüler. Hıristiyan azizlerinin maskesi altına kendi tanrılarını sakladılar. Guadalupe Meryemi’nin pelerininde aslında toprak ana Tonantzin’i yaşattılar. Bu, tarihin gördüğü en estetik ve en inatçı kültürel gerilla savaşıydı. Kütüphaneleri yakılsa da (Maya kodeksleri gibi), hafızaları “mobil”di; şarkılarda, desenlerde ve sessiz bakışlarda bugüne kadar taşındı. Bugün Venezuela sokaklarındaki direnç, sadece Maduro’yu veya bir ideolojiyi savunmak değil; bu “mobil belleğin” dışarıdan gelen müdahaleye karşı verdiği kadim bir reflekstir.

Petrolün dili: Yeraltından yeryüzüne çıkan gramer
Petrol yalnızca bir enerji kaynağı değildir; kendi sözdizimi, fiilleri ve suskunlukları olan bir dildir. Bu dilde “istikrar”, genellikle sessizleştirme anlamına gelir; “piyasa”, açlıkla eşanlamlıdır; “müdahale” ise çoğu zaman haritalarda çizilmeyen bir işgaldir. Venezuela örneğinde konuşan şey tanklar ya da uçaklar değil, kuyuların etrafında kurulan cümlelerdir. Bu cümleler, toprağın altından yukarı doğru yazılır.

Petrol dili öznesizdir. Kim çıkarır, kim ölür, kim yerinden edilir; bunlar cümlenin yüklemi değildir. Özne hep gizlidir, çoğu zaman da yoktur. “Piyasa gereği”, “küresel denge adına”, “enerji güvenliği için” gibi edilgen yapılar, insanı cümlenin dışına iter. Bu yüzden petrol bölgelerinde konuşulan dil, insanın adını silmeye meyillidir.

Latin Amerika edebiyatının direnci tam da burada başlar; çünkü bu edebiyat, petrolün soyutlaştırdığı her şeyi yeniden somutlaştırır. Toprağın kokusunu, suyun tadını, annenin kaygısını, çocuğun bedenini cümleye geri çağırır. Petrol dili “varil”le konuşur; edebiyat “yarayla”. Petrol dili geleceği vaat eder; edebiyat bugünün hasarını kayda geçirir. Bu yüzden büyülü gerçekçilik, çoğu zaman bir estetik tercih değil, petrol diline karşı geliştirilmiş bir karşı-dildir: Yeraltından gelen buyruğa karşı, yeryüzünün şarkısı.

Haritanın dili: Çizgilerle bölünen hayatlar
Haritalar tarafsız değildir, hiçbir zaman da olmadılar. Bir harita, yalnızca neyin nerede olduğunu göstermez; neyin önemli, neyin silinebilir olduğunu da söyler. Latin Amerika, yüzyıllardır başkalarının masasında çizilen haritaların sonuçlarını yaşayan bir coğrafya oldu. Dağlar sınır oldu, nehirler bölündü, halklar çizgilerin arasına sıkıştırıldı.

Haritanın dili düz çizgileri sever, oysa hayat kıvrımlıdır. Harita dili karmaşayı sevmez; bu yüzden kültürü, belleği ve direnişi “detay” sayar. Bir ülke, bir renkle boyanır; içindeki binlerce hikâye tek bir tona indirgenir. Venezuela da bugün küresel haritalarda çoğu zaman ya “kriz” ya da “kaynak” olarak işaretlenir. İnsan, bu ölçeklerde görünmez hale gelir.

Edebiyat ise haritanın susturduğu yerleri konuşur. Resmi haritalarda adı olmayan kasabaları, sınır çizgilerinin böldüğü aileleri, “stratejik olarak önemsiz” ilan edilen hayatları kayda geçirir. Bu yüzden Latin Amerika anlatıları sık sık yön duygusunu kaybetmiş gibidir; karakterler yollarını şaşırır, zaman bükülür, mekân bulanıklaşır. Bu bir estetik oyun değil, harita diline karşı bilinçli bir itaatsizliktir; çünkü bu coğrafyada doğru yolu bulmak, çoğu zaman çizilmiş yollardan sapmayı gerektirir. Petrolün ve haritaların, insanı cümleden sildiği yerde, gerçeklik başka bir dille konuşmak zorundaydı.

Gerçeğin kendisi büyülü olduğunda: Büyülü gerçekçilik
İşte tam bu noktada, edebiyat devreye girer. Batı dünyası için “büyülü gerçekçilik” egzotik bir edebi akımdır; oysa Latin Amerikalı için bu, hayatın ta kendisidir. Gabriel García Márquez, Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazdığında hayal kurmuyordu; sadece mantığın iflas ettiği bir coğrafyayı tasvir ediyordu. Bu “büyü”, aklın yokluğu değil; Batı aklının bu coğrafyada işlemez hale gelmesidir.

Bir generalin ülkesinin denizini Amerikalılara satması (Márquez – Başkan Babamızın Sonbaharı), bugün Trump’ın Venezuela petrolüne el koymasıyla “kurgu” olmaktan çıkıp “haber”e dönüşmüştür. Alejo Carpentier’in Bu Dünyanın Krallığı’nda anlattığı, Haiti’de bir tiranın gidip diğerinin gelmesi ve tarihin o acımasız döngüsü, bugün “Maduro sonrası senaryolarını” anlatan analizlerde karşımıza çıkan “kaosun tekerrürü”dür. Mario Vargas Llosa’nın Teke Şenliği’ndeki diktatör Trujillo’nun yarattığı korku imparatorluğu, bugün modern teknolojilerle yeniden inşa edilmektedir.

Sarı kelebeklerden zehirli topraklara: Günümüz kadınlarının edebiyatı
Márquez’in büyülü dünyası, 21. yüzyılın kadın yazarlarında yerini daha karanlık, tekinsiz ve “toksik” bir gerçekliğe bırakmıştır. Bugünün Latin Amerika’sını anlamak için Samanta Schweblin’in Kurtarma Mesafesi’ne bakmak gerekir. Schweblin, toprağa sızan tarım ilaçlarının ve görünmez bir tehlikenin, anneler ve çocukları arasındaki o görünmez “kurtarma ipini” nasıl kopardığını anlatır. Bugün Venezuela’da uygulanan ekonomik yaptırımlar da benzer biçimde görünmezdir; etkisi çocuk bedenlerinde, mutfaklarda ve sessizlikte ölçülür. Bu, bugün Venezuela veya Arjantin topraklarına sızan emperyalist politikaların en güçlü metaforudur; artık düşman sadece üniformalı askerler değil, havaya, suya ve ruha karışan, “büyüyü” bir sanrıya dönüştüren görünmez bir zehirdir.

Benzer şekilde Selva Almada, Ölü Kızlar ve diğer eserlerinde, Galeano’nun bahsettiği o “kesik damarları”, taşranın ıssızlığında katledilen kadınların hikâyeleriyle birleştirir. Almada ve çağdaşlarında (Mariana Enriquez gibi), Latin Amerika’nın kaderi artık egzotik bir macera değil, bir “kırsal gotik”tir. Onlar, büyük nutuklar atan erkek diktatörlerin değil, o diktatörlerin ve sömürü düzeninin arkasında bıraktığı enkazın, kuruyan nehirlerin ve şiddet gören bedenlerin çetelesini tutar. Direniş bugün bu kadınların kaleminde, unutulmaya karşı verilen adli bir tıp mücadelesine dönüşmüştür. Erkek yazarlar iktidarın mimarisini yazmıştır, kadın yazarlarsa o mimarinin altında kalanları.

Sonuç: gökyüzü hâlâ aynı
Venezuela’da yaşananlar, Galeano’nun “kesik damarlarından” sızan kanın henüz pıhtılaşmadığını gösteriyor; ancak aynı Galeano’nun hatırlattığı o “yürüyen kütüphane” metaforu, bize umudu da fısıldıyor: İmparatorluklar gelir, kütüphaneleri yakar (Bağdat’ta veya İskenderiye’de olduğu gibi), kaynakları sömürür; ama halkların belleği, develerin sırtında ya da bir yerlinin duasında, çölü aşmayı mutlaka başarır.

Bugün edebiyat, bu mobil belleğin en hafif ama en dayanıklı formudur, bugün edebiyat okumaksa, bir kaçış değil; bu sarsıcı gerçekliğin köklerine inen bir arkeolojidir. Latin Amerika edebiyatı bize, en fantastik olayların bile aslında en acımasız siyasi gerçeklerin yansıması olduğunu öğretti. Şimdi Venezuela semalarında gördüğümüz savaş uçakları, Márquez’in “sarı kelebekleri” kadar gerçeküstü; ancak Llosa’nın “işkence odaları” kadar somuttur. Bizler, “büyülü gerçekçilik” akımının okurlarıydık; şimdi ise “politik gerçekçiliğin” bizzat tanıklarıyız. Gerçeklik, hayal gücünün grotesk bir taklidine dönüştüğünde, edebiyat bir kaçış değil, tek sığınaktır; çünkü Latin Amerika’da “büyü”, gerçeğin tahammül edilemez ağırlığına karşı geliştirilmiş en güçlü savunma sanatıdır. Edebiyat dünyayı kurtarmaz; ama yalanın tek hakikat olduğu anlarda, gerçeğin izini kaybettirmez.