Ana Sayfa Dergi Sayıları 264. Sayı Kitapçı rafı

Kitapçı rafı

2048

Mikrobiyom – Canlılığın Karanlık Maddesi

James Kinross, Çev. Sevkan Uzel, Metis Yayınları, 2026, 376 s.

çimizde koca bir evren var: trilyonlarca bakterinin yanı sıra arkeler, mantarlar, virüsler gibi diğer “mikroplardan” oluşan kıpır kıpır bir evren. Ve biz bu evrenin sağlığımızın her yönü için ne kadar önemli olduğunu daha yeni yeni anlıyoruz. Tecrübeli cerrah ve mikrobiyom bilimcisi James Kinross bu kitabında bizi içimizdeki hassas ekosistemi daha iyi tanımaya davet ediyor. Evrimsel geçmişimizde mikroplar biyolojimizi nasıl şekillendirdi? Çok sayıda mikroskobik yaşam formu tarafından ilk kez kolonize edildiğimiz doğum ânımızdan ölümümüze dek mikrobiyomumuz nasıl değişiyor? Mikroplarımız bağışıklık sistemimizi, bilişsel faaliyetlerimizi, ruh halimizi, iştahımızı, cildimizi, cinselliğimizi, aldığımız ilaçların tesir gücünü ve nihayetinde yaşam süremizi nasıl etkiliyor? 21. yüzyıldaki hayat tarzımız ve beslenme biçimimiz mikrobiyomumuza neden zarar veriyor ve bunu telafi etmek için neler yapabiliriz? Mikrobiyom biliminde son yıllarda ne gibi gelişmeler oluyor? Mikrobiyom sağlığını iyileştirmek için halihazırda kullanılan ve gelecekte kullanılması beklenen yöntemler neler? Unutmayalım ki bizden çok önce dünyada mikroplar vardı; gezegenimizin kendisi ve diğer bütün canlılar gibi biz de mikroplarımızla birlikte evrim geçirdik, onlarla hayati bir işbirliği içine girdik. Dolayısıyla beden dediğimiz o muazzam yapbozu çözmenin, hastalıkları tedavi etmenin –hatta en baştan önlemenin– ve bir bütün olarak küresel sağlığı korumanın yolu mikrobiyomu anlamaktan geçiyor.

Marx’ın Grundrisse’si İçin Kılavuz

David Harvey, Çev. Onur Orhangazi, Metis Yayınları, 2026, 440 s.

Karl Marx’ın 1857-58’de tuttuğu defterlerden oluşan ve o dönemki ekonomik kriz nedeniyle giriştiği siyasal iktisatla hesaplaşma tasarısının meyvesi olan Grundrisse, Marx’ın düşüncesinin anlaşılması için kilit önem taşıyan metinlerden biri. Marx’ı anlamaya bir ömür vermiş Harvey, dünyayı bir süreliğine durdurmuş olan COVID-19 salgını sırasında kaleme aldığı Grundrisse İçin Kılavuz’daki amacını “Marx’ın düşünme biçimine bir kapı açmak ve olabildiğince çok insanı bu kapıdan geçmeye cesaretlendirmek” diye tanımlıyor. Yorumunu okura dayatmayan ama ister istemez yazarın kendi deneyim ve bilgisiyle şekillenmiş bir okuma sunuyor. David Harvey, Marx’ın çok erken bir tarihte fark ettiği üzere, sermayenin kendi iç yasaları nedeniyle sürekli büyümek zorunda olduğunu, dolayısıyla kâr oranı düşerken kâr hacmini yükseltmek, bu uğurda emekçileri çalıştırıp bir yandan da ürünlerini tüketecek pazarın bir parçası olarak kullanmak, o pazarı genişletmek için bilim ve teknoloji yardımıyla üretimi artırırken iletişim ve ulaşımı kolaylaştırarak bütün dünyayı hem hammadde kaynağı olarak sömürmek hem pazar haline getirmek, artık sermayeyi nemalandırmak adına benzeri görülmemiş büyüklüklerde kentler inşa etmek, vb. için uğraştığını, ama kapitalizmin sınırlarının ve ondan kurtulma imkânımızın da yine bu yasalara içkin olduğunu çok güzel anlatıyor. Marx’ın eseriyle birlikte, yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken içinde yaşadığımız dünyayı anlamak için çok değerli bir kılavuz.

Kusurlarını Doğal Tarihi – Büyük Patlama’dan DNA’ya

Telmo Pievani, Koç Üniversitesi Yayınları, 2026, 168 s.

Kusurların Doğal Tarihi’nde Telmo Pievani gezegenimizdeki yaşamın aslında kusursuzluğu sayesinde değil, tam tersine kusurluluğuna rağmen (hatta muhtemelen kusurluluğu sayesinde) serpilip geliştiğini gösteriyor. Hikâyesine evrenin çalkantılı (ve elbette birtakım sapmalara dayalı) doğuş öyküsünü anlatarak başlayan yazar, ardından evrimi besleyen rastlantısal DNA kopyalama hatalarını, doğal seçilim yoluyla bazı avantajların nasıl dezavantaja dönüşebildiğini, insan beyni dediğimiz o anatomik keşmekeşin nasıl meydana geldiğini ve bedenimizdeki sayısız kusur ve uyumsuzluğu ele alıyor. Yol boyunca Pievani okurlara, devasa boynuzlarıyla kusurluluğun ilk iki yasasını çok iyi örnekleyen (binlerce yıl önce soyu tükenmiş) İrlanda musundan Yeni Zelanda’ya özgü kivi kuşlarına, kendi deyişiyle “evrimin sıfırdan tasarlanmamış, donup kalmış bir tesadüfü” olan insan beyninin nörokusurluluğundan insan icadı olan daktilo klavyelerindeki tuhaflıklara dek doğa ve yaşamın onlarca anomalisinden bahsederken ilginç sorular sormaktan da geri durmuyor: Eğer bedenimizdeki tüm organ ve yapılar bir amaca hizmet ediyorsa neden apandisimiz var? Kaçınılmaz olarak bel ağrısını getirdiği halde neden iki ayak üzerinde yürüyoruz? Erkekler neden hâlâ meme uçları taşıyor? Bu büyüleyici anlatıda Pievani, doğadaki kusur ve hataların istisna değil kural olduğunu gösteren ve yaşamın tam da bu kusurlar sayesinde güzel ve yaratıcı olabildiğini açıklayan ilk kapsamlı kuramsal çerçeveyi bizlerle paylaşıyor.

Evrenin Hammaddesi – Dünyamızı Değiştiren On İki Deney

Suzie Sheehy, Çev. Uğur Gülsün, Minotor Kitap, 2026, 372s.

Fizik, genellikle fildişi kulelere hapsedilmiş, hayatın akışından kopuk, soğuk bir denklem yığını zannedilir. Oysa bu, yalnızca bir yanılsamadır.
Fizik, laboratuvar duvarlarını aşıp aramıza sonradan karışan bir misafir değil; en başından beri yaşamın dokusunu ören o görünmez ipliktir. Bilim tarihi genellikle dünyayı değiştiren teorilerin görkemli hikâyesini yazar ancak o teorileri kanıtlamak için cam üfleyenleri, dağların zirvesine tırmananları veya yerin kilometrelerce altına inenleri dipnotlara hapseder. Oysa gerçeklik, soyut düşüncenin somut maddeyle, insan merakının gündelik yaşamla iç içe geçtiği o tozlu tezgâhlarda inşa edilmiştir. Parçacık fizikçisi Dr. Suzie Sheehy, Evrenin Hammaddesi’nde fiziğin hayattan kopuk olduğu mitini yerle bir ederek keşfin mutfağına giriyor. Röntgen’in karanlık odasındaki tesadüften, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nın devasa mühendisliğine uzanan bu eser, 20. yüzyılı şekillendiren on iki kritik deneyi merkeze alıyor.

Ya Ekoloji Ya Felaket – Murray Bookchin’in Yaşamı ve Mücadelesi

Janet Biehl, Çev. İlker Akçay, Dipnot, 2026, 432 s.

Bu kitap, ademimerkeziyetçi toplum ve ekoloji kuramcısı Murray Bookchin’in ışıltılı hayat hikâyesini, mücadelesini ve fikirlerini anlatıyor; kapsayıcı bir bakışla ve çarpıcı ayrıntılara yer vererek. Ekolojik krizin kök nedeninin aşırı nüfus ya da kendi başına teknoloji değil, sınıf egemenliği ve hiyerarşinin damgasını vurduğu kapitalist iktisadi ve toplumsal düzen olduğunu savunan Bookchin, bu düzen ortadan kaldırılmadan ekolojik krizin çözüme kavuşturulamayacağını düşünmektedir. Üstelik, merkezi, hiyerarşik ve eşitsiz bir toplum yapısının ortadan kaldırılması başlı başına da bir amaçtır. Yapılması gereken şey, yerelden başlayan siyasal ve toplumsal örgütlenmeler eliyle, özerk toplulukları ve bunların konfederal birliklerini hayata geçirmek, özyönetimi ve ademimerkeziyetçiliği esas alan yepyeni bir toplum inşa etmektir. Kitap, Bookchin’in ayrıntılı biyografisinin yanı sıra, yirminci yüzyıl toplumsal tarihinin 1930’lardaki anti-faşist mücadelelerden 1960’lardaki radikal gençlik hareketlerine, nükleer enerji karşıtı kampanyalardan organik tarım girişimlerine ve Yeşil siyasete uzanan ayrıntılı bir panoramasını da sunuyor. Toplumsal ekoloji, yerel meclis demokrasisi, demokratik konfederalizm gibi Bookchin’in öncülük ettiği çeşitli yaklaşımları ve hareketleri tartışıyor; onun siyaset kuramına getirdiği özgün katkısının yıllar içinde nasıl evrildiğini ve geliştiğini ufuk açıcı bir anlatımla sergiliyor.

Fizik ve Hesaplama

Armond Duwell, Çev. Fazilet Fatıma Alçık, VakıfBank Kültür Yayınları, 2026, 132 s.

Bu kitap, fiziksel sistemlerde geçerli hesaplama alanındaki temel konulara kavramsal bir giriş sağlamayı hedeflemektedir. Öncelikle, okuyucunun Turing’in geliştirdiği hesaplama kavramını, bu kavramdan elde edilen sonuçları ve bu sonuçların hesaplama imkânlarının sınırları hakkında ne gösterdiğini anlamasına yardımcı olmaya çalışmaktadır. İkinci olarak, okuyucuyu, fiziksel bir sistemin hesaplama sistemi olması için gereken en genel özellikleri sağlayan fiziksel sistemlerdeki hesaplama analizleri konusunda bilgilendirmektedir. Son olarak, okuyucuya farklı kuantum bilgisayar türlerini tanıtmayı, kuantum hızlanmasını tanımlamayı ve kuantum hızlanmasının bazı açıklama taslaklarını sunmayı amaçlamaktadır.

Kısaca Biyoçeşitlilik – Büyük Fikirler Arasında Yolculuk

Richard Kemeny, Çev. Aslı Candaş, Literatür Yayıncılık, 2026, 160 s.

Kısaca Biyoçeşitlilik, dünya üzerindeki yaşamın şaşırtıcı çeşitliliğini ve bu çeşitliliği bir arada tutan karmaşık ekolojik ilişkileri anlamak için kapsamlı bir başlangıç sunar. Türler arası etkileşimlerden ekosistemlerin işleyişine, genetik çeşitliliğin evrimsel öneminden doğal döngülerin küresel ölçekteki etkilerine kadar geniş bir çerçevede biyoçeşitliliğin temel kavramlarını ele alır. Bu kitap, alanın uzmanları tarafından yanıtlanan kışkırtıcı sorular etrafında yapılandırılmıştır. Her bölüm, ekolojik süreçlerin ardındaki bilimsel mantığı sade ve sistematik bir anlatımla açıklarken; akılda kalıcı grafikler ve kavramlar arası ilişkileri gösteren görsel sözlükler, karmaşık ekolojik ağları anlaşılır hâle getirerek öğrenme sürecine derinlik kazandırır. Kısaca Biyoçeşitlilik, doğanın hassas dengelerini anlamak ve bu zenginliğin geleceği üzerine bilinçli bir bakış geliştirmek isteyen herkes için güvenilir bir rehber olma amacı taşımaktadır.

Geçmişle Diyaloglar – Arkeolojiyi Yeniden Düşünmek

Güneş Duru, İletişim Yayınları, 2026, 304 s.

Arkeoloji, geçmişi çoğu zaman sessiz, tamamlanmış ve nesnel bir alan olarak sunar. Oysa geçmiş, bugünün bilgi rejimleri, siyasal tercihleri ve etik sınırları içinde tekrar tekrar oluşturulur. Geçmişle Diyaloglar-Arkeolojiyi Yeniden Düşünmek’te Güneş Duru, arkeolojiyi tam da geçmişle kurulan bu karmaşık ilişkinin düşünsel ve politik bir pratiği olarak ele alıyor.
Arkeolojinin doğuşundan Türkiye’deki kurumsal biçimlenişine, birbirinden farklı teorik yaklaşımlardan güncel yönelimlere uzanan geniş bir çerçeve sunan Duru, bunu akademik olduğu kadar kişisel tanıklıklar, saha deneyimleri ve eleştirel okumalar aracılığıyla da yapıyor. Arkeolojik bilginin nasıl üretilip dolaşıma sokulduğunu, bu süreçlerin hangi iktidar ilişkileri içinde şekillendiğini sorgulayan kitap, sadece üniversite koridorlarında değil, kazı alanlarında ve uluslararası teorik tartışmalarda da dolaşarak okuru, arkeolojiyi yeniden düşünmeye davet ediyor. Geçmişle Diyaloglar, arkeologların yanı sıra konuya ilgi duyantüm meraklılara da seslenen; geçmişi anlatmakla yetinmeyip onunla ilişkimizi gözden geçirmeye çağıran bir kitap.

Gökyüzünü Kurtarmak: Galileo’nun Kilise’yle Mücadelesinden Bir Kesit

Kolektif, Fol Kitap, 2026, 184 s.

Batı’nın bilim tarihinde bilim ile inanç arasındaki çatışma, sanki her şey bir anda kopmuş, akıl ile otorite aniden karşı karşıya gelmiş gibi, çoğu zaman Galileo’nun mahkûmiyetiyle başlatılır. Oysa bu kopuşun öncesinde, sınırların henüz kesinleşmediği ve tartışmanın ucunun açık olduğu derin bir düşünsel alan, bir tarihsel süreç vardır. Gökyüzünü Kurtarmak, bilim tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Galileo’nun tam da bu hayati aralıkta dostları, ilahiyatçılar ve kardinallerle yaptığı yazışmalardan oluşuyor. Batı kültüründe derin izler bırakmış bu büyük ismin yeni bir evren anlayışı ile Kilise’nin dogmaları arasındaki ilişkiyi nasıl ele aldığını, doğa ile vahiy arasındaki gerilimi nasıl aşmaya çalıştığını gösteriyor ve Kilise kurumunun tartışmaya dair sınırlarına ve kendi içindeki teolojik gerilimlerine bir bakış olanağı da sunuyor. Engizisyon’un Galileo’yla ilgili hükmünden önce kaleme alınmış bu metinler, bilimin henüz susturulmadığı ama savunma yapmak zorunda bırakıldığı bir dönemin en canlı tanıklıklarından bazıları olarak, okurları Galileo davasını bir “sonuç” değil, uzun ve kırılgan bir düşünsel müzakerenin parçası olarak okumaya davet ediyor.

Sağlık ve Yaşam Bilimlerinde İstatistik – Teoriden Uygulamaya

Kolektif, Nika Yayınevi, 2026, 210 s.

Bilimsel araştırma, bilinmeyen olay ve etmenleri ortaya çıkarmak, bilinenleri geliştirmek, belirli bir konuyu aydınlatmak veya bir soruna çözüm getirmek amacı ile gerçekleştirilen sistematik veri toplama ve analiz sürecidir. Uygulamalı istatistiğin bir dalı olan biyoistatistik ise, tıp ve sağlık alanına özel verilerin toplandığı, özetlendiği, istatistiksel analizinin yapıldığı ve elde edilen bulguların yorumlandığı bilim dalıdır. Alandaki Biyoistatistik kitaplarının içerikleri incelendiğinde bazıları istatistik uzmanlarının kullanımına uygun olacak şekilde teori yoğun hazırlanmış olup; bazıları uygulama daha yoğun olacak şekilde güncel istatistiksel analizlerin istatistiksel paket programlar ile gerçekleştirilme adımlarını içermektedir. Bu kitabın hedefi, sağlık bilimleri alanında araştırma yapanların yaygın kullanılan istatistiksel analizlerin teorisini anlamalarını sağlamanın yanı sıra bu analizlerden elde edilen bulguların yorumlanması ve raporlanması sürecinde de kolaylık sağlamasıdır.

Ne Çok Eşya – 21. Yüzyıl Kitaplığı

Chip Colwell, İş Bankası Kültür Yayınları, 2026, 320 s.

Üç milyon yıl önce, bir taşın keskin bir kenara dönüştürülebileceğini fark ettik. İlk bıçak önce bir öğünü kolaylaştırdı; sonra bir türün kaderini ve nihayet bir gezegenin yazgısını belirledi. Bugün evlerimiz, ceplerimiz, şehirlerimiz, hatta okyanuslar “şeylerle” dolu. Evlerimiz artık sadece yaşadığımız mekân değil, bazı bölümleri depoya dönüşmüş durumda: Satın aldıklarımızı saklıyor, sakladıklarımızın arasında yaşıyor ve sonra daha fazlasını alıyoruz. Bu döngü nereden çıktı? Bu fazlalık nasıl mümkün oldu? “Yeter” sınırını neden hep aşıyoruz?
Arkeolog Chip Colwell, insan türünün nesnelerle kurduğu ilişkinin derin tarihine iniyor. Eşyayı yalnızca tüketim başlığına sıkıştırmıyor; çünkü eşya aynı zamanda aidiyetin, ritüelin, statünün ve güvenliğin –kısacası anlamın– taşıyıcısıdır. Ancak modern toplumlarda bu ilişki, olağan bir hızlanmadan çok, kontrolden çıkmış bir çoğalmaya dönüşüyor. Fazlalık artık bir yan etki değil, sistemin işleyiş biçimi. Bunun bedeli plastik yığınlarında, çöp dağlarında, tükenen kaynaklarda ve giderek daralan bir gelecek ufkunda görünür hale geliyor.
Taş aletlerden inanç nesnelerine, koleksiyonculuktan reklamın incelikli iknalarına uzanan Ne Çok Eşya, çözüm reçetesi sunmuyor, minimalizm vaazı vermiyor. 21. yüzyılın ekolojik ve siyasal krizlerini, büyük kavramlarla değil, gündelik hayatın içine yerleşmiş fazlalık üzerinden okuyor. Maddi bolluğun ardında yatan dizginsiz tüketim ritmini görünür kılıyor. Çünkü mesele neye sahip olduğumuzdan çok, bu sahipliğin bizi nereye sürüklediğidir. “Daha fazla”sını durmaksızın üretmeden, anlamı nasıl kuracağımız sorusu ise en yakıcı sorulardan biri olarak önümüzde duruyor.

Hegel’de Özgürlük Felsefesi

Paul Franco, Çev. Semra Kızılarslan, Bilge Kültür Sanat, 2026, 496 s.

İnsan özgürlüğü, modern siyaset felsefesinin merkezinde yer alan en derin sorudur.
Hobbes’tan Rousseau’ya, Kant’tan Fichte’ye uzanan geniş düşünce geleneği bu soruya farklı yanıtlar üretmiş olsa da, özgürlüğün akılsal, tarihsel ve toplumsal bir bütünlük içinde nasıl gerçekleşebileceğini en kapsamlı biçimde açıklayan isim Hegel olmuştur.
Paul Franco bu eserinde, Hegel’in özgürlük anlayışını yalnızca Hukuk Felsefesi çerçevesinde değil, onun bütün felsefi sisteminin gelişim çizgisi boyunca izleyerek ele alır. Özgürlüğün soyut bir hak olmaktan nasıl çıkarak aile, sivil toplum ve devlet düzlemlerinde somut bir varoluşa dönüştüğünü; öz-belirlenim fikrinin nasıl derinleşerek tin gerçekliği içinde yeni bir anlam kazandığını son derece berrak bir dille ortaya koyar. Çalışmanın dikkate değer yönü, Hegel’in sistemini yalnızca siyasi bir model olarak değil, modern özgürlük düşüncesinin doruk noktası olarak konumlandırmasıdır. Franco, Hegel’in “soyut hak”, “ahlâk”, “etik yaşam” ve “devlet” kavramlarını birbirinden kopuk başlıklar olarak değil, özgürlüğün farklı görünümleri olarak yeniden okur. Böylece Hegel’in devlet teorisi, klasik anlamıyla bir hukuk doktrini olmaktan çıkar; özgürlüğün kurumsal, tarihsel ve toplumsal gerçekleşme biçimi hâline gelir. Bu bağlamda kitap, modern siyaset teorisinin uzun süredir tartıştığı temel sorulara da ışık tutar: Liberalizmi yok etmeden, onun varsayımlarını nasıl dönüştürebiliriz? Özgürlük yalnız bireysel bir irade olarak değil, toplumsal gerçeklik içinde nasıl var olur? Devlet, bireyi ezen bir otoriteye dönüşmeden özgürlüğü mümkün kılan bir form olabilir mi?
Hegel’de Özgürlük Felsefesi, hem Hegel uzmanları hem de modern siyasi düşüncenin damarlarını kavramak isteyen okurlar için vazgeçilmez bir kaynaktır. Özgürlüğün doğasına ilişkin en kapsamlı modern yorumlardan birini açıklık, tutarlılık ve derinlikle sunarak, hem klasik liberalizmin sınırlarını hem de çağdaş siyaset teorisinin imkânlarını yeniden düşünmeye davet eder.

Utanç Devrimci Bir Duygudur

Frederic Gros, Çev. Olcay Kunal, Yapı Kredi Yayınları, 2026, 144 s.

Frédéric Gros İtaat Etmemek’in devamı niteliğindeki Utanç Devrimci Bir Duygudur’da, Kıta Avrupa felsefesine özgü zorlu kavramsallaştırmaların uzağında, dünyanın içinde bulunduğu duruma dair son derece sade ama etkili felsefi yorumlarda bulunuyor. Karl Marx’ın utanç devrimci bir duygudur sözünden hareketle yeni mücadele yöntemlerine kapı aralayan bir utanç felsefesi inşa eden Gros, deyim (i bozmak) yerindeyse, sol gösterip sol vuruyor. Utanç Devrimci Bir Duygudur, Annie Ernaux’dan Didier Eribon’a, Primo Levi’den Jacques Lacan’a pek çok ismin metinleriyle birlikte, toplumun bu önemli duyguyla ilişkisini tersyüz ederek yeniden tanımlıyor. Frédéric Gros (1965): Felsefeci. L’Institut détudes politiques de Paris’de (Sciences Po) felsefe profesörü. 1999’da Paris-Est-Créteil-Val-de-Marne Üniversitesi’nde Théorie de la connaissance et histoire des savoirs: de L’histoire de la folie à L’archéologie du savoir başlıklı doktora tezini savundu. Michel Foucault’nun Collège de France’ta verdiği dersleri yayıma hazırladı. Başlıca kitapları:Michel Foucault (Presses universitaires de France, “Que sais-je?” dizisi, 1996), Foucault et la folie (Presses universitaires de France, 1997), États de violence: essai sur la fin de la guerre (Gallimard, 2006), Le Principe sécurité (Gallimard, 2012), Marcher, une philosophie (Carnets Nord, 2008), Possédées (Albin Michel, 2016; roman), Yürümenin Felsefesi, (Kolektif, 2017), Le Guérisseur des Lumières (Albin Michel, 2019; roman), La honte est un sentiment révolutionnaire (Albin Michel, 2021).

Dünyaya Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak – Onu Bu Şekilde Düşünmeye İten Nedenleri Anlamak

François L’Yonnet, Çev. Oğuz Adanır, Doğu Batı Yayınları, 2026, 53 s.

Bir düşüncenin bütününü bir anda kavrayamazsınız… Durduk yerde “o düşüncenin “içine giremez/onu yakından tanıyamazsınız”, bunun için çaba harcamanız gerekir; tıpkı bir yere girebilmek için hareket edip, yer değiştirmenin gerekli olması gibi. “Théorie=Kuram” sözcüğünün birincil anlamı gezip “başka yerler” görmektir. (Antik Yunan’da “théoros” gezgin, Olimpiyat oyunları sırasında bir elçilik heyetini bir yerden alıp başka şehirlere götürmekle görevlendirilmiş kişi anlamına geliyordu.) Baudrillard’ın metinleri bugün felsefeciler, imge uzmanları, iletişim kuramcıları, sayısal verilerle ilgilenenler, sanatçılar ya da sinemacılar açısından temel referanslara dönüşmüş durumdadır. Çünkü Baudrillard’ın düşünsel gezisi ve kehanetleri günümüz için çok fazla şey ifade etmektedir. Onun öngörülerine birebir tanıklık eden bir zaman diliminden geçiyoruz şimdi. Baudrillard’ın yakın çevresinden François L’Yvonnet, bu konferans metninde, çağımızın bu sıra dışı düşünürüyle ilginç bir yolculuğa çıkmaktadır. L’Yvonnet’nin rehberliği, Baudrillard’ın en temel kavramlarına nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda bize sağlam ipuçları sunmaktadır.

Hunlar, Roma ve Avrupa’nın Doğuşu

Hyun Jin Kim, Çev. Fırat Ender Koçyiğit, Ketebe, 2026, 440 s.

Avrupa’nın doğuşu sadece Roma’nın çöküşü ya da Germen göçleriyle açıklanabilir mi? Hyun Jin Kim, Hunlar, Roma ve Avrupa’nın Doğuşu adlı bu ezber bozan çalışmasında, tarihin en büyük jeopolitik ihtilallerinden birini Avrasya merkezli bir perspektifle yeniden yorumluyor. Batı merkezli tarihyazımı, uzun yıllar boyunca Hunları sadece Roma’yı yıkan “ilkel ve vahşi” bir güruh olarak tasvir etmiştir. Ancak bu kitap, Ammianus Marcellinus gibi Greko-Romen kaynakların yarattığı “vahşi göçebe” mitini çökerterek Hunların aslında yüksek düzeyde örgütlenmiş, son derece kompleks bir devlet yapısına ve askerî stratejiye sahip olduklarını kanıtlamaktadır. Kim, Hunların Orta Asya’daki Xiongnu İmparatorluğu ile olan köklü bağlarını, step imparatorluklarının karmaşık yönetim geleneklerini ve bu geleneklerin Avrupa’nın siyasi haritasını nasıl baştan aşağı değiştirdiğini gözler önüne sermektedir. Hunlar, Roma ve Avrupa’nın Doğuşu, okuru dördüncü ve beşinci asrın çalkantılı dünyasında bir yolculuğa çıkarırken, erken dönem Ortaçağ feodalizminin kökenlerini İç Asya’nın siyasi pratiklerinde arıyor. Attila’nın imparatorluğunun dağılmasından sonra Avrupa’da yükselen Odoacer ve Büyük Theodoric gibi liderlerin Hun mirasıyla olan derin bağlarını, Germen kabilelerinin Hunlar sayesinde nasıl devlet kurma kapasitesine ulaştığını ve modern Avrupa’nın temellerinin nasıl atıldığını ayrıntılı bir tahlille sunuyor.

Roma Tarihi Cilt 5 – Askeri Monarşinin Kuruluşu

Theodor Mommsen, Çev. Mehmet Ali Erbak, Say Yayınları, 2026, 648 s.

Klasik tarihçi Theodor Mommsen 1854-1856 yılları arasında Roma Tarihi isimli eserini yayımladı. Çalışmaları bilim camiası ve okurlar tarafından büyük beğeni toplayan Mommsen 1902 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü ve “tarihsel yazma sanatının yaşayan en büyük ustası” olarak onurlandırıldı. Roma’yı yücelten Aydınlanma yaklaşımını reddeden Mommsen bunun yerine yeni ve titiz bir kaynak eleştirisinin rehberliğinde Roma tarihinin mitolojiden arındırılmasını sağladı. Canlı ve ilgi çekici bir tarzda, klasik fikirleri ifade etmek için modern terimleri kullanan Mommsen 19. yüzyıl ile Antik Roma arasında paralellikler ortaya koymayı başardı. MÖ 1. yüzyıl Roma tarihi ve edebiyatına canlı bir ışık tutan dördüncü cildin ardından, beşinci cilt Sulla’nın yeniden kurulan yönetimi, oligarşinin çöküşü, Batı’nın teslimiyeti, Eski Cumhuriyet ve yeni monarşi gibi bölümlerle Roma’da askeri monarşinin kuruluşuna odaklanıyor.

Hannah Arendt ve İnsan Hakları: Ortak Sorumluluk Açmazı

Peg Birmingham, Çev. Eren Paydaş, Ayrıntı Yayınları, 2026, 208 s.

Peg Birmingham bu kitapta Hannah Arendt’in insan hakları düşüncesindeki en zor düğümlerden birini açmaya çalışır. Arendt’in “haklara sahip olma hakkı” formülasyonu insan haklarını siyasal bir ontoloji meselesi olarak kavrayabilmek için bir dayanak sunar mı, yoksa kimi yorumlarda öne sürüldüğü gibi felsefi temelden yoksun, retorik bir araç olarak mı kalır?
Birmingham bu sorunun yanıtını ararken Arendt’in “doğumluluk” kavramını merkeze alır. Bu olgunun barındırdığı ontolojik çekirdeği açığa çıkarmak için Arendt’in farklı zaman ve bağlamlarda kaleme aldığı metinleri kateder. Augustinusçu sevgi ediminden Kafka’nın öykülerine, Benjamin’in günlüklerinden İkinci Dünya Savaşı sonrası tartışmalara uzanan bu metinler boyunca Birmingham, doğumluluğun insan varoluşunu nasıl siyasal bir anlam ufkuna yerleştirdiğini izler. İnsanın dünyaya her defasında bir başlangıç olarak gelişi, yeni bir şey başlatma ve eyleme geçme kapasitesi, başkalarının karşısında görünür olma ve tanınma ihtiyacı, haklara sahip olmayı bir dünyaya ait olmanın siyasal koşulu olarak düşünmenin imkânını açar. Ancak kitap, bu imkânı iyimser bir ortaklık vaadiyle sınırlı tutmaz. Zira Birmingham, bu olanakları araştırırken Arendt’te ortak insanlık fikrinin taşıdığı rahatsız edici yükü de merkeze alır. Tiksinti, korku, haz ve minnettarlık gibi deneyimler birlikte yaşamanın duygulanımsal eşiğinde iç içe geçer ve Arendt’in “ortak sorumluluk açmazı” dediği şeyin etrafında buluşur. Birmingham, bu kitabında “haklara sahip olma hakkı”nı bu açmaz üzerinden, bir güvence olarak değil, siyasal olanın kırılgan ama vazgeçilmez koşulu olarak yeniden düşünmeye davet eder.

Othello Venedikli Mağribi Tragedyası

William Shakespeare, ÇEv. Emine Ayhan, Akademim Yayıncılık, 2026, 496 s.

Shakespeare’in Othello tragedyası, başlığının da telkin ettiği gibi kimlik kavramını, kültürler, ırklar, dinler arası bir çatışma kisvesiyle sürdürülen paylaşım savaşının ortasında yer alan, sembolik enerji yüklü bir coğrafyada, Kıbrıs’ta, sınar. Sahnede kendi sınırına götürülüp o sınırda karşıtına dönüşmekle sınanmayan bir kategorik ikilik yok gibidir: Venediklilik nerede başlar, Mağribilik nerede biter? Uygar-barbar, Hıristiyan-Müslüman, Avrupalı-Türk, beyaz-siyah, yurttaşyabancı, militer-domestik, kadınerkek, iyi-kötü, insan-hayvan, epikromantik arasındaki geçirimsiz görünen sınırları kimler, nasıl belirler? Şiddetli duygulanımlarla beraber şiddetin açığa çıktığı bu sınırlarda iktidarın dili ve dilin iktidarı bedenleri dünya tarihi sahnesinde nasıl oynatır? Oyun, bugüne uzanan problemlerine duyarlı yeni çevirisi, matbu ve performatif yolculuğuna ilişkin sunuşu ve ayrıntılı son notlarıyla meraklı okurlarını bekliyor.

Çağdaşımız Brecht – Epik Diyalektik Tiyatronun Güncelliği ve Tarihselliği

Erkal Umut, Mitos Boyut Yayınları, 2026, 152 s.

Epik-diyalektik tiyatro, sahne ile seyirci arasındaki ilişkide düşünsel üretkenliği mümkün kılabilecek teatral olanakları diyalektik yöntemle ortaya koyan bir kuramdır.
Ancak bu kuram, ne bir “sahneleme kılavuzu” ne de olay ve olguları açıklamak için kullanılabilecek hazır “anahtarlar” dizisidir. Aksine, bu “anahtarların” nasıl üretilebileceğine dair öneriler sunar. Kısacası, her kapıyı açacak “anahtarlar” vermek yerine, anahtar yapımını öğrenmeyi mümkün kılan bilimsel bilgiyi işaret eder. Brecht’i çağdaş olarak nitelendirmenin anlamı tam olarak burada karşılığını bulur. Onu çağdaş kılan, yalnızca bilimsel düşünceyi sanat alanında geçerli kılması değil; aynı zamanda, günümüze dek varlığını sürdüren kapitalist sistemle hesaplaşmayı günümüzde de sürdüren bir düşünsel konumda yer almasıdır.

Doğu Avrupa Sinemaları: Milliyetçilik Sosyalizm Avrupacılık

Kolektif, Doruk Yayınları, 2026, 673 s.

Doğu Avrupa ve Balkan sinemalarını global bir bakışla ele alan bu kitap, bölgede oluşan milliyetçilik, sosyalizm ve Avrupacılığın konumunu çeşitli film deneyimleri üzerinden değerlendiriyor. “Sinema, bizim için sanatların en önemlisidir” politik sloganından sinemanın devletleştirilmesine, eğitime eşlik eden yeni bir öğrenme biçiminden estetik zevke uzanan çok yönlü karakteriyle birbirinden ilginç “Kızıl Perdeler” hakkında yüz otuz yılı kapsayan bilgi ve analizler sunuyor. Bu çerçevede bölge ülkelerinin siyasi ve kültürel tarihlerini, gündelik yaşamlarında sinemanın rolünü, Berlin Duvarı’nın inşasından çöküşüne uzanan efsanesini, 1956 Budapeşte, 1968 Prag, 1980 Polonya ayaklanmalarını, Yugoslavya’nın kuruluşu ve dağılmasını, Ukrayna’nın acı tarihini, Yunan güzelliğini, Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk ile yeni kurulan Makedonya, Kosova, Bosna-Hersek, Slovenya, Sırbistan ve Hırvatistan’ın sinematografik manzaralarını göz önüne seriyor.