Ana Sayfa Bilim Gündemi Uç vakaların sosyolojisi

Uç vakaların sosyolojisi

7088

Ender Helvacıoğlu

Bir çocuk neden silahla okul basıp 9 kişiyi öldürür? Şok olmuş halde bu olayı tartışıyoruz. Uzmanlar, yorumcular vakayı çok çeşitli boyutlarıyla ele alıyorlar. Saldırgan çocuğun psikolojisi, oynadığı bilgisayar oyunları, dijital platformlardaki karanlık örgütlenmelerle ilişkisi, babanın etkisi, şiddeti kutsayan televizyon dizileri, okullardaki güvenlik eksikliği vb. nedenler arasında sayılıyor.

Elbette bütün bunlar tartışılmalı, cezai sorumluluklar sorgulanmalı ve tespit edilmeli, tedbirler önerilmeli. Hukukçular, güvenlik uzmanları, psikiyatristler, pedagoglar, bilişimciler, sosyal medya uzmanları, eğitim bilimciler bu iş için varlar. Fakat bu saldırı tekil bir olay olarak ele alınır ve sadece bu çerçeveden tedbirler önerilirse gerçeğe ulaşılabileceğini sanmıyorum.

Sosyolojik, ekonomik ve politik boyut gözden kaçırılmamalıdır. Aslında yukarıda sayılan ve uzmanların ayrıntılarıyla tartıştığı nedenler de toplumsal zemindeki sıkıntıların işaretleridir. Bir çocuğun silahla okul basıp 9 kişiyi öldürmesi uç bir örnek. Ahmet Minguzzi’nin çocuk yaştaki saldırganlar tarafından bıçaklanarak öldürülmesi de uç bir örnek. Bu uç örneklerin hepsinin özel nedenleri vardır. Ama bu vakalar, toplumsal bir zeminde uç vermektedirler. Çocuk suçluluğu meselesi adli vakalar olma boyutunu çoktan aştı ve toplumsal bir olay haline geldi. Tıpkı kadın cinayetleri, işçi ölümleri, maden kazaları vb. gibi… Benzer adli vakalar sıklaşıyorsa, artık toplumsal ve politik bir olay haline gelir, sorumluluklar o düzlemde araştırılır ve o çapta önlemler gerekir.

İktidar bu boyutu gözden kaçırmaya, olayı adli vaka çerçevesinde tutmaya çalışıyor; sorumluluğu üzerine almamak için. En tipik örnek, Erdoğan’ın “acının siyaseti olmaz” söylemi. Maden katliamlarını “fıtrat”, deprem ölümlerini “kader” olarak nitelemeye benzer bir söylem.

***

2000’lerde doğmuş, bugün ergenliklerini ve gençliklerini süren kuşağın öncekilerden iki önemli farkı var.

Birincisi, doğumlarından itibaren, modernite sürecini tersine çevirmeye çalışan, rejim değiştiren, bu değişikliğin zeminini oluşturmak ve rejimini korumak için her türlü toplumsal tahribatı göze alan bir iktidar altında yaşıyorlar. Demokrasi, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, laiklik, bilimsellik gibi modernite değerlerinin tamamen tahrip olduğu ve en az bunlar kadar önemlisi toplumsal yoksullaşmanın, gelir dağılımındaki uçurumun derinleştiği bir sürecin içine doğdular ve büyüdüler. Bu çaptaki bir toplumsal çürümenin çocuklarıdır bu gençler.

Yaşadıkları sorunların ülkenin mevcut koşullarında çözümünün olanaksızlığı hissiyatı ve bunun getirdiği karamsarlık, yani gelecek kaygısı, bu kuşağın ayırt edici özelliğidir. Bir genç için son derece yıkıcı bir duygu durumudur bu.

Ben karamsarlığa ve umutsuzluğa düşersem gider bir kasabaya inzivaya çekilirim, kendim gibi üç-beş kişiyi bulurum, sabah tavla atar, akşam rakı sofralarında ülkeyi kurtarırım, ömrümü tamamlarım. Yaşımdan kaynaklanan böyle bir “lüksüm” var. Ama bir genç umutsuzluğa ve çaresizliğe düşerse ne yapacak, 18 yaşında inzivaya mı çekilecek? Ya bir fırsatını bulup yurtdışına kaçmaya çalışacak ya ilerlemiş yaşlara kadar ailesine yük olmanın ve hayata başlayamamanın psikolojik ağırlığını taşıyacak ya da bu ülkede yaşamını sürdürmek için “her türlü yola” başvuracak, bu “her türlü yolları” sunan mekanizmaların (tarikatlar, suç örgütleri, uyuşturucu ve fuhuş çeteleri vb.) ağına düşecek, oralarda kendini var etmeye çalışacak. Ekonomik zorlukların ve gelecek kaygısının bu gençlere ne tür psikolojik yükler getirdiğini anlamak gerekir.

Ben ergenliğimi ve gençliğimi 1970-85 arasında yaşadım. Son derece karışık, çatışmalı yıllar. Günde 30 kişinin öldürüldüğü bir dönem ve sonrasında 12 Eylül karanlığı. Zengin bir ailem yoktu, öğretmen çocuğuyum. Ama tek bir gün dahi gelecek kaygısı yaşadığımı anımsamıyorum. Hatta tersine, çocukça bir gelecek umudumuz vardı bizim. İki sevgili ders vererek evlenebildik örneğin; o zamanlar bunun olanağı vardı. Bu nedenle gelecek kaygısının bir genç üzerinde yaratabileceği tahribatı anlamakta zorlandım, başlarda onları eleştirdim. Bunun son derece derin bir toplumsal yara olduğunu, bu kuşağın bizim gençliğimizden farkını, ne gibi zorluklar yaşadıklarını yeni yeni kavrıyorum. Kavrayamasak dahi, işte bu “adli vakalar” gözümüze sokuyor hepimizin. Toplumsal bir temizleme harekatıyla (yani devrimle) bu koşulları değiştiremediğimiz sürece sokmaya da devam edecek.

İkinci önemli fark, bu kuşağın -öncekilerden farklı olarak- sanal dünyanın içine doğması ve sosyalleşmesinin önemli bir bölümünü dijital platformlarda gerçekleştirmesidir. Bu durumu (hem açtığı olanakları hem de yaratabileceği tahribatları) anlamakta da zorlanıyoruz.

Bizler gençken okullarda, mahallelerde, sportif ve kültürel etkinliklerde, politik eylemlerde, yani somut toplumsal ortamlarda sosyalleşiyorduk. Elbette ergenler olarak bir sürü saçmalık, zırvalık yapıyorduk. Ama yine de toplumsal ortamlarda, deneyimsiz genci sınırlayan, dizginleyen, ayıplayan, deneyimiyle yönlendiricilik yapan unsurlar vardır. Sanal dünyada ise böyle bir sınırlama ve dizginleme mekanizması yok. Yüz yüze olmadığınız, somut bir karşılık almayacağınızı bildiğiniz zaman, hiçbir özdenetim ihtiyacı duymadan istediğinizi söyleyip yazabiliyor ve çok daha saldırgan olabiliyorsunuz; nasıl olsa bir bedel ödemiyorsunuz.

Sosyal medya paylaşımınız altına yapılan küfür, hakaret, aşağılama içeren yorumlar, herhangi bir toplumsal ortamda size söylenebilir mi? Söylenirse bunun bir bedeli olmaz mı? Ama sosyal medyada rahatlıkla söylenebiliyor.

Günümüz gençlerinin en önemli sosyalleşme alanları dijital platformlar. Yani, sınırsız, dizginsiz, frensiz, ayıpsız, bedelsiz bir ortamda sosyalleşiyorlar. Bu anlamda son derece “özgür”ler. Böyle bir ortamda sosyalleşen genç birey, gerçek toplumsal hayata uyum sağlamakta elbette zorlanacaktır. Bir kişilik bölünmesi ve şizofreni yaşayacaktır.

Somut toplumsal alanlarda sosyalleşmiş bizim kuşakların bireyleri dijital ortamlara girdiklerinde şaşırabiliyorlar, şapşallaşabiliyorlar, hatta kendilerinden hiç beklenmedik biçimde maymunlaşabiliyorlar. Bu ciddi bir sorun ama daha çok kişinin kendisine zarar veriyor. Fakat dijital ortamda sosyalleşmiş bir gencin somut toplamsal ortama girdiğinde yaşayabileceği yabancılaşma sorunları çok daha ciddi bir toplumsal mesele.

Toplumsal ortamı dijital ortam gibi sanmak, dijital ortamı toplumsal ortam gibi sanmaktan çok daha tehlikeli sonuçlar verebilecek bir mesele. Üzerinde düşünülmesi ve tedbirler üretilmesi gereken sosyolojik bir sorundur bu. Dijital ortamda sosyalleşen gençlerin gerçeklik algısı meselesi…

Elbette bu koşullarda yaşayan her genç pazarda akranını bıçaklamıyor veya okul basıp katliam yapmıyor. Ama bizi şok eden uç örnekler işte bu zeminlerden besleniyor. Toplumsal boyutu göz ardı edersek veya göz ardı ettirmeye çalışanlara direnmezsek ağlar sızlar, sonra unutur, sonra yine ağlar sızlarız.

Çocuklarımızın katil veya kurban olmasını engellemek mi istiyoruz? Tek yol devrim! Çaresizliğin çaresidir devrim.