Ana sayfa 86. Sayı Deprem, tsunami ve nükleer sızıntı… Japonya felaketi yaşıyor. Ya Türkiye?..

Deprem, tsunami ve nükleer sızıntı… Japonya felaketi yaşıyor. Ya Türkiye?..

159
PAYLAŞ

Söyleşi: Haluk Eyidoğan

Japonya depreminin sarsıntısı binaları yıkamadı, ama tsunami büyük zarar verdi. Japonlar, bütün yatırımları için, özellikle nükleer santraller, fabrikalar, tesisler, yerleşimler açısından çevre denizlerde yaşanacak olası depremlerle ilgili senaryolar yazarlar. Fakat bu kadar büyük bir deprem, böylesi bir faylanma ve bu tür bir fay mekanizmasını içeren bir senaryo yapılamamış. Dolayısıyla bu çapta bir tsunami de öngörülememiş. Kıyı şeridinin yapısından dolayı bazı yerlerde dalga yüksekliği 20 metreye çıkmış. İnsan düşünmek bile istemiyor: Ya Türkiye?

11 Mart 2011’de, merkez üssü Japonya’nın kuzeydoğusundaki Honşu adası Sendai bölgesinin 130 km doğusu olan, büyklüğü önce 8,9 daha sonra 9 olarak açıklanan depremin yarattığı tartışmalar hâlâ devam ediyor. Dünya tarihinin 5. büyük depremi olduğu söylenen Japonya depremi, yüksek tsunami dalgalarına neden oldu. Bu dalgalar nedeniyle, kıyı şeridindeki bazı yerleşim bölgeleri yok oldu. Ölü, yaralı ve kayıp rakamları tespit edilemiyor. 24 Mart itibarıyla açıklanan rakamlar şöyle: Ölü sayısı, 9 bin 700; kayıp sayısı 16 bin 501. Bu rakamların önümüzdeki günlerde hızla artması bekleniyor. Deprem ve tsunamide en az 18 bin ev yıkıldı, 130 bin ev hasar gördü. 200 bini aşkın kişi barınaklarda kalıyor.

Japonya bir taraftan deprem ve tsunaminin yol açtığı kayıp ve yıkımla boğuşurken diğer yanda da Fukuşima nükleer santralindeki radyasyon sızıntısı ile karşı karşıya kaldı. 11 Mart’ta santralde herhangi bir sorun olmadığını açıklayan yetkililer, takip eden günlerde santralin radyasyon sızdırdığını kabul ettiler. 20 Mart 2011’de yapılan açıklamaya göre ise Fukuşima nükleer santrali, soğutma sisteminde yaşanan hasar ve radyasyon sızıntısı nedeniyle kapatılacak. Japon hükümeti nükleer tehdit seviyesini 24 Mart Perşembe günü, 4’ten 5’e çıkardı. 5. seviye, önlemlerin alınması, tahliyelerin yapılması, sığınma ve iyot tabletlerinin dağıtılmasının öngörüldüğü, hatta ölümlerin yaşanabildiği seviye olarak kabul ediliyor.
Su arıtma tesislerinde ve evlere verilen içme sularında yapılan testlerde, tehlikeli oranda radyoaktif iyodine rastlandı. Birçok gıda maddesi radyasyon testinden geçiriliyor. Arama kurtarma çalışmaları, radyasyon sızıntısı nedeniyle ağırlaştırılmış bir biçimde devam ediyor. Bölge halkı, yiyecek, su ve ısınma problemi ile karşı karşıya.

Japonya’da yaşanan deprem ve tsunami felaketi, bizlere de ülkemizde olması beklenen depremleri, alınması gereken önlemleri tekrar hatırlattı. Ayrıca, nükleer santrallerden enerji elde etmenin riskleri de tekrar gündeme geldi. Tüm dünya deprem sonrasında, Japonya’yı neler beklediğini, tsunamiye karşı nasıl önlem alınabileceğini ve nükleer santrallerin çevreye, insanlara yaydığı tehdidi tartışıyor.

Biz de gündemdeki bu soruları, ülkemizin önde gelen deprem bilimcilerinden İTÜ Jeofizik Mühendisliği Bölümü öğretim görevlisi, eski Ulusal Deprem Konseyi Başkanı Prof. Dr. Haluk Eyidoğan’a yönelttik.

 

Japonya depreminin özellikleri

Öncelikle Japonya’da yaşanan depremin nasıl bir deprem olduğunu, nasıl bir faylanma ile ortaya çıktığını açıklayabilir misiniz?

11 Mart 2011’de, Japonya’nın doğusunda 9 büyüklüğündeki depremi yaratan deprem kuşağı aslında Pasifik çevresindekilerin en önemlilerinden biri. Tüm Japon adalarının doğusunda, kuzey güney istikametinde uzanan ve üzerinde çoğu zaman 8’den büyük depremler yaşanan bir deprem kaynak zonu var. Bu deprem zonuna biz dalma-batma zonu diyoruz. Yani Pasifik kıtasının yer kabuğu, Japonya’nın üzerinde bulunduğu Avrasya kıtasının altına dalıyor. Bu dalma batma olayı, Japonya’nın doğu sahillerinden 200 km daha doğuda başlıyor ve Japonya’nın altından 600 km’ye doğru kayan bir yer kabuğu parçası var. Pasifik levhası, batıya yani Japonya’ya doğru, yılda 6 ila 8 cm’ye varan bir hızla Japonya’nın altına, bu dalma-batma zonu dediğimiz zon üzerinden dalıyor. Bu hızlı dalma sırasında, Pasifik’in dalan kabuğu, Japonya’nın üzerinde bulunduğu Avrasya kabuğunu zorluyor, bazı yerlerini yükseltiyor. Ve bu zorlama sonucu zaman zaman 7’den ve hatta 8’den büyük depremler oluşuyor.

Japonya’nın deprem tarihine baktığımız zaman, büyük depremlerin genellikle, az önce bahsettiğim Japonya’nın doğusunda, kuzey-güney istikametinde uzanan deprem kuşağı üzerinde olduğunu görüyoruz. Bu önemli bir tehlike zonu. Japonlar bunu biliyor, çünkü Japonya tarihine bakıldığında büyük depremlerin zaman zaman burada olduğunu görüyoruz. Ancak buradaki büyük depremlerin bir bölümü derin depremler. Yani Japonya’nın altına dalan Pasifik kıtasının dalan parçası üzerindeki büyük depremlerin bir bölümü, derin dediğimiz 60-70 km’den daha derin depremler. Eğer 8 veya daha büyük deprem, diyelim ki yerin altında 300 km aşağıdaysa, bu depremin etkileri sığ depremlere göre çok daha az oluyor. Dolayısıyla onlar şiddetli hissedilseler bile, daha az hasara neden oluyor ya da hiç hasara neden olmuyorlar ve tsunami yaratmıyorlar.

 

Tsunaminin nedenleri ve boyutu

11 Mart’ta oluşan, önce 8,9 olarak açıklanan sonra 9 büyüklüğünde olduğu kabul edilen depremin oluştuğu yer, bu dalma-batmanın olduğu, yani iki kıtanın çarpıştığı yerde ve sığda. Okyanus tabanında, Japonya’nın doğusunda, kıyıdaki yerleşimlerin 130 km uzağında ve 25 km derinde oluşmuş. Şimdi, bu kadar büyük bir deprem sığ olunca, okyanus altındaki yer kabuğu parçasını büyük bir alanda hızla kırıyor. Hâlâ bazı modellemeler yapılıyor ancak son yapılan değerlendirmelere göre, 500 km boyunda 150 km genişliğinde bir alan 100 saniye içinde birdenbire kırılıyor, yani bir fay oluşuyor. 500×150 km yani 100.000 km2’ye yakın bir alan, 100 saniye içinde en büyüğü 20 metreye varan, bloklar arası bir kayma ile oluşuyor. Bu kayma nedeniyle, Pasifik kıtası Avrasya kıtasının altına 100 saniyede 20 metre birden dalıyor. Okyanusun tabanındaki kabuk 500 km uzunluğunda bir fay kırığı oluşturuyor. Şimdi yer kabuğunu böyle birdenbire kırıp, 20 metre hareket ettirirseniz, buradaki su kütlesi birdenbire yukarı kalkar ve büyük bir dalga halinde bütün okyanusa yayılır. Bu ortaya çıkan dalgaya tsunami diyoruz. Bu tsunami neredeyse bir uçak hızıyla, 700-800 km hızla, her tarafa yayılıyor. Önce kıyıya gidiyor. Japonya’nın doğu sahillerindeki kıyılara vuruyor. Bu kırılmanın kıyıya uzaklığı 130 km, bu dalga 800 km hızla hareket ediyor ve hemen hemen 10 dakika içinde kıyılara ulaşıyor.

Dalgalar kıyılara ulaşmadan, Japonya’daki erken uyarı sistemleri, ki bunlar uzun yıllardır kullanılan ve çok iyi çalışan sistemler, deprem olur olmaz, depremin büyüklüğünü ve tsunami yaratabileceğini otomatik olarak hızla hesaplıyor ve sahillerdeki yerleşimlere TV, cep telefonu ve sirenler kanalıyla, depremin arkasından bir tsunami gelebileceği uyarısını yapıyor. İnsanlar mümkün olduğunca sahilden uzaklaşmaya çalışıyorlar. Zaten bu deprem bütün Japonya’da özellikle sahillerde hissediliyor, her ne kadar sahilden 130 km ötede olsa da, çok büyük bir deprem olduğu için, insanlar tsunami gelmeden önce şiddetle sarsılıyorlar. Japonlar bu konuda eğitimli ve deneyimli oldukları için, böyle bir sarsıntıyı algılar algılamaz, tahminimce birçok insan, uyarı da gelince kıyıları terk edip yüksek yerlere çıkıyor.

Görüntülerden de göreceğiniz gibi, insanlar yüksek yerlere çıkmış gelen tsunamiyi bekliyorlar, onun fotoğrafını çekiyorlar. Dalga geliyor, daha önce kıyılara yapılan 5-6 metrelik setlerin üzerine çıkacak büyüklükte bu dalgalar. Yapılan ölçümlere ve gözlemlere göre, kıyıların bazı yerlerinde dalga yükseklikleri 20 metreye kadar çıkıyor. Örneğin Kamaşi diye bir bölgede, 20 metreye yakın bir dalgalanma var. Keza doğuda Soma adlı bir yerleşim bölgesi var, orada da 20 metreye yaklaşan bir dalgalanma oluyor. Depremin merkezinde ortaya çıkan tsunaminin yüksekliği bu kadar büyük değil. Fakat tsunami, kıyıya yaklaşırken, fizik prensiplerine, kıyının yapısına, denizin derinlik özelliklerine ve deniz altı yapısı gibi birçok farklı özelliğe bağlı olarak, bazı yerlerde 4-5 metrede kalırken, bazı yerlerde 20 metre yüksekliğine ulaşıyor. Bugün yapılan hesaplara ve elde edilen gözlemlere göre, aynı kıyı şeridi üzerinde tsunaminin 2 metre olduğu kıyı da var, 20 metre olduğu kıyı da. Kıyının yapısı, denizin derinlik özelliği, körfez ağızları gibi yerler ya da koylar, bütün bu sahilin coğrafi yapısına bağlı olarak, dalgaların yüksekliği artıyor ya da artmıyor. Bir de sahilin coğrafi yapısına yani yüksekliğine ve alçaklığına bağlı olarak, bazı yerlerde bu su çok rahat içeri girebiliyor. Özellikle vadilerde, deniz seviyesine yakın yerlerde, nehir ağızlarında, deltalarda, alçak koylarda, su çok rahatlıkla kilometrelerce içeri girebiliyor.

 

Depremin fay mekanizması ve yaratabileceği tsunami öngörülememiş

Peki, tsunami dalgalarının yerleşim bölgelerine vereceği zarar önceden tahmin edilip, buna göre önlem alınamaz mıydı? Bazı bölgelerde, tsunami dalgalarına karşı 5 metrelik setler yapıldığını ancak bu setlerin dalgalar tarafından yıkılıp geçildiğini görüyoruz…

Acaba Japonlar bu setleri yaparken, neye göre yaptılar? Gerçekten çok büyük bir depremle karşı karşıyayız. Bu çok sık rastlanmayan, 150-200 yılda bir olabilecek büyüklükte bir deprem. Bu depremin, çok sığ dalan bir ters faylanma mekanizması var. Buna bindirme şeklinde faylanma diyoruz. Yapısını yukarda anlattığım bir bindirme olunca, tahmin edilenin ötesinde bir tsunami tetiklendi. Burada Japonlar sanıyorum, bu düzeyde bir faylanma ile bir deprem olabileceğini ve onun yaratabileceği tsunamiyi yaptıkları senaryolarda eksik bırakmışlar.

Japonlar, bütün yatırımları için, özellikle nükleer santraller, fabrikalar, tesisler, yerleşimler açısından çevre denizlerde yaşanacak olası depremlerle ilgili senaryolar yazıyorlar. Bu senaryolarda sanıyorum bu kadar büyük bir deprem, böylesi bir faylanma ve bu tür bir fay mekanizmasını içeren bir senaryo yapılamadı. Bu öngörülemediği için, bu kadar şiddetli bir tsunami de öngörülemedi. Bu tsunami belki, kıyıya gelemeden, bazı yerlerde 2 ya da 4 metrede kaldı ama kıyının coğrafik yapısı dalgayı çok yükseltti. O kadar büyümüş ki dalgalar, bazı yerlerde cihazlar yüksekliği bile ölçememiş. Bu dalgalar, bizim sahillerimizde yaşadığımız lodos ya da poyraz dalgası değil, bazen çok büyük fırtınalarda, 10 metre dalganın kıyıya çarptığını görürüz. Ama bunlar, kırılmış sadece çarpıp geri giden dalgalardır, yani en fazla kıyıdaki bazı yerleri ıslatır. Tsunami böyle bir şey değil. Tsunami bütün su kütlesinin yukarı kalkarak gelmesi demek, yani deniz olduğu gibi geliyor. Japonların özellikle buradaki nükleer santraller ve yerleşimler açısından, yaptıkları deprem senaryolarında böyle bir fay modeli ve belki de bu büyüklük göz önüne alınmamış.

 

Bu fay modelini nasıl öngöremediler peki, depremle ilgili çok ayrıntılı çalışmalar yaptıkları için birçok deprem senaryosu yazıyorlar sonuçta.

Evet, ben de bunu düşünüyorum. Sonuçta İstanbul için de deprem senaryoları yapıldı. Bu deprem ve tsunami senaryoları, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Japonlar ile işbirliği içinde yapıldı. 1999 depreminden sonra, 2000’de başlanan ve 2002’de yayımlanan “İstanbul Sismik Mikro Bölgeleme – Deprem Tehlikesinin ve Riskin Belirlenmesi” çalışması, Japonlar ile İBB’nin ürünüdür. Orada da bu tür senaryolar yapıldı, en büyük deprem 7,7 alındı. Denizin içindeki mevcut fay zonları, yaşanmış depremler ve Marmara’nın deprem tarihi göz önüne alınarak, en küçük deprem 6,9 ve en büyük deprem 7,7 olmak üzere, Marmara için 4 deprem senaryosu yapıldı.

Japonlar kendi ülkelerinde bu senaryoları yaparken, 9 büyüklük, sığ bindirme ve bu kadar büyük fay alanı yaratacak bir depremi modellememişler. Eğer 500 km uzunluğunda, 150 km genişliğinde bir fayın, üzerinde maksimum 20 metre atımla bir faylanma yaratacağı modelini bundan 20 sene önce kursalardı, o zaman bunun bazı kıyılarda 20 metreye yaklaşan tsunami yaratacağını hesaplarlardı. Bu tür deprem senaryoları, eldeki bütün verilere göre hesaplanır. Bundan sonra artık Japonlar böyle bir tesis yaparken, bu olasılığı hesaplayacaklar.

 

Bu çapta bir deprem olmadan böyle bir deprem senaryosu yazılamaz mıydı?

Elinizde ne kadar çok gözlem varsa, yapacağınız modeller o kadar sağlam olur. Japonlar bu bölgede 8,5 büyüklüğündeki depremleri biliyorlar. Tokyo açıklarında, 1920’de bu bölgeyi yıkan depremler var. Ama bu bölgede, sanıyorum, yaşanacak tsunamiyi modellemede bir eksiklik oluşmuş. Gerçekçi bir fay modelinden, çok hassas bir tsunami hesaplamak günümüzde çok kolay, çünkü hesaplama teknikleri gelişti, bu 10 yıl önce daha zordu, 20 yıl önce ise çok zordu.

Bir kıyı şeridinin coğrafyası çok karmaşıktır. Denizin derinliği her yerde aynı olan düz bir coğrafya olsa orada hesap yapmak kolay olur. Çok parametreli bir fizik ve matematik problemle karşı karşıyayız kıyı şeritlerinde. O zamanki şartlarda bunu hesaplayamamış olabilirler. Günümüzde hızlı ve ayrıntılı modeller yapabiliyoruz. Ama sanıyorum böyle bir model yapılmamış. Onların 4-5 metre olarak hesapladıkları tsunami, bütün engelleri aşıp her şeyi yerle bir etti. Dikkat ederseniz esas hasar, sarsıntının şiddetinden dolayı yıkılmadan değil, arkadan gelen tsunamiden. Çünkü görüyoruz ki, insanlar yüksek binaların üzerinde duruyorlar. Beklenilmeyen bir dalga yüksekliği yaşanmış, her yerde değil ancak bazı bölgelerde 5 metrenin üzerine çıkmış dalgalar. Tabi sahilin yüksek olduğu yerlerde, bir sorun yok. Sorun deniz seviyesine yakın yerlerde. Nükleer santraller de su soğutmalı olduğu için, tsunaminin öngörülemeyen yüksekliği, santralin sistemini çalışamaz hale getirmiş.

 

Bu depremde bile Japonya’da bina yıkılmadı

9 büyüklüğündeki depremin yarattığı ivme 0,3 g ( g: ivme değeri) gibi bir değer. 0,3 g, bizim 2. derecede deprem bölgelerinde öngördüğümüz yer ivme şiddetidir. 1. derecede deprem bölgesi 0,3 g ve daha üstüdür. Aslında kıyılarda maruz kalınan ivmeler, 0,3 g civarında. Yani Japonya’daki deprem yönetmeliği ve depreme dayanıklı yapı standardına göre baktığımız zaman, 0,3 g’de Japonya’da bina yıkılmaz. Japon yapı standartları açısından bu deprem, büyük olmakla beraber uzaklığı nedeniyle, yapılar üzerinde çok büyük ivme yaratmadı. Esas kayıp tsunaminin sahillerdeki tahribatı nedeniyle yaşandı.

Tsunami bazı yerleşimleri süpürdü. Bir de, tsunami önce gelir sonra geri çekilir. Önce itip, sonra ittiklerini denize çeker. Bazı yerlerde su birkaç kez gelip gitmiş. Bazı yerlerde 120-180 saniye dalga gidip geliyor. Henüz kesin sayılar belli değil ama tespit edilen son rakamlara göre 8 binin üzerinde ölü var, binlerce insan kayıp. Kayıpların iki nedeni olabilir: Bazı yapılarda enkazın altından çıkarılamıyor insanlar, dalgalar denizin altındaki çamuru toplayarak geliyor, sonra yüzeydeki çamurla birleşiyor, insanların bir bölümü bu çamur tabakası altında kalmış olabilir. Onları çıkarmak uzun bir zaman alacak. Bazı kayıplar da, dalgaların geri çekilmesi sırasında denize gidenler. O insanları bulmak mümkün değil. Dediğim gibi, beklenilmeyen yükseklikte tsunamiye maruz kalınması nedeniyle bu kayıplar yaşandı. Yoksa Japonya’daki yapılar üzerinde depremin bariz bir yıkıcı etkisi olduğunu ve bu nedenle insanların öldüğünü gösteren bir veri yok. Yıkıntıların çoğu, hızlı hareket eden tsunami dalgasının süpürmesi nedeniyle ortaya çıkıyor.

 

Bir hafta içinde 5’den büyük 540 artçı şok yaşandı

Bu depremin sismolojik olarak başka bir özelliği daha var, bu da akademik açıdan önemli. Bu deprem 11 Mart’ta oldu, depremden iki gün önce, 9 Mart tarihinde, 9 büyüklüğündeki depremin ana şokunun 40-50 km doğusunda, 7,2 büyüklüğünde bir deprem oldu. Bu deprem pek çok artçı şok yarattı. 19 tane 5’den büyük artçı şoku var 9 Mart’taki depremin. 11 Mart’ta 9 büyüklüğündeki deprem aynı noktada ortaya çıktı. O zaman anlaşıldı ki aslında bu 7,2 büyüklüğündeki deprem, asıl depremin öncü şokuymuş.

Önce 9 Mart’ta 7,2 ile başlayan bir seri deprem oluyor, 10 Mart’ta bu sayı azalıyor, bir sessizlik dönemi başlıyor, 11 Mart’ta ise 9 büyüklüğündeki deprem ve onun yarattığı artçı şoklar yaşanıyor. Bu artçı şoklar, büyük bir alana yayılarak, yani 500×150 kmlik fay düzlemi üzerinde ortaya çıkıyor ve hâlâ devam ediyor. Böyle bir depremin 7,5 büyüklüğüne kadar artçı şok yaratabileceğini söylemiştik. 11 Mart’tan 17 Mart’a kadar 1 hafta içinde, 5’den büyük deprem sayısı 540. Sanıyorum şu anda 600’ü geçmiş durumdadır. 5’ten ufakları saymıyoruz, onları da saysak binlerce deprem saymamız gerekir. Bunlar, depremin ortaya çıkardığı fay alanının büyüklüğünü ortaya koyuyor. Artçı şokların bir kısmı sahile daha yakın yaşanmaya başladı. Tokyo’dan Honşu adasına kadar olan bölgede, 500 km uzunluğundaki alanda artçı şoklar yaşanmaya devam ediyor.

 

Bundan sonraki süreçte, Japonya’da büyük bir deprem bekleniyor mu?

100-150 yıl boyunca, bu fay zonu üzerinde Pasifik Okyanus kıtasının ittirmesiyle birikmiş sismik enerji, bu deprem ve artçılarla açığa çıktı. Büyük bir kısmı 100 saniye yaşanan büyük depremle ve bir kısmı da artçı şoklarla açığa çıkmış oldu. Açığa çıkmaya devam ediyor, bu bir müddet sonra sakinleyecek. Ortamda 100 yıldan fazla bir zamandır birikmiş bir sismik enerji salındı, bölge sismik açıdan rahatlayacak ve belki bu büyüklükte bir deprem bu bölgede çok uzun zaman boyunca olmayacak. Ancak 6 – 6,5 büyüklüğündeki depremler yaşanabilir.

 

Bu deprem, Tokai depremini tetikleyebilir

Bazı sismologlara göre, bu deprem aynı fay kuşağı üzerinde daha kuzey ve güney bölgelerde, daha önce orda birikmiş sismik enerji varsa bu enerjiyi tetikleyebilir. Tokyo açıklarında, aynı fay kuşağı üzerinde, bazı büyük depremleri tetikleyebilir. Özellikle bu tür depremlerde, depremin fayının uçlarında gerilme birikimi oluşuyor. Nitekim biz bu gerilme birikimini hesaba katarak, Marmara’da 1999 depremini yaratan fayın batısında, yani İstanbul’un açığında Kuzey Marmara’da bir büyük deprem olma olasılığının arttığına işaret etmiştik. Aynı mekanizma burada da, daha doğusu ve kuzeyi için tartışılabilir. Sanıyorum, bunun sismolojik ve fiziksel modelleri yapılıyordur. Böyle bir endişe de var Japonlar için. Çünkü onlar kaynak deprem zonunun güneyinde, uzun yıllardır büyük bir deprem bekliyorlardı.

Depremi önceden tahmin etme ve erken uyarı sistemi ile ilgili, 1974’ten beri çok ayrıntılı araştırmalar yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Tokyo açıklarında beklenen bu depremin adı da Tokai depremiydi. Dolayısıyla 11 Mart’taki deprem nedeniyle, Tokai bölgesinde bir sismik yüklenme olmuşsa, orada beklenen depremin olma olasılığı da fiziksel olarak artmış olabilir. Ben böyle bir endişe taşıyorum. Ama bu spekülatif bir şey de olabilir. Öncelikle Coulomb teorisine göre fiziksel modeller ve gerilme modelleri yapmak lazım. Bu teoriye göre, mevcut gerilmenin ne kadar arttığı konusunda, önümüzdeki aylarda bazı modeller ortaya çıkacaktır. Japonların yıllardır hazırlıklarını sürdürdükleri Tokai depremi için beklentileri daha da artmış olabilir. Ancak şu an en önemli sorun nükleer santraldeki radyasyon sızıntısı. Bunu halletmeden başka bir şeyle ayrıntılı olarak ilgilenemeyeceklerdir.

Son gelen haberler de üzücü, Tokyo’daki içme sularında ve arıtma tesislerinde radyasyona rastlanmış, miktarını bilmiyoruz ama yaşananlardan sonra Japonya’nın doğusundan batısına göç başlayabilir. Bu tabi hem Japon ekonomisini hem dünya ekonomisini etkileyecektir. Eğer Japon ekonomisi GSMH’nın yüzde 5’inden daha büyük bir kayıpla karşılaşırsa, Japon ekonomisi ve dünya ekonomisi ciddi bir sorunla karşılaşabilir.

 

Marmara depreminde tehlike her yıl yüzde 2 artıyor

Hocam, Japonya’da yaşanan deprem ve tsunami felaketinden sonra Marmara depremi yeniden gündeme geldi. Marmara’da bu kadar büyük bir deprem yaşanır mı ve depremden sonra bir tsunami tehlikesi mümkün mü?

Marmara bölgesi, tamamı deprem kuşağı üzerinde olan ülkemizin, deprem bakımından önemli bir parçası. Marmara bölgesinin deprem tehlikesi, 1999 depremindeki bazı fiziksel değişmeler ve fazladan bir sismik enerji yüklenmesi nedeniyle yüzde 15 artmış görünüyor. 1999’dan itibaren her yıl bu tehlike yüzde 2 artıyor. Bilimsel açıdan bu tehlike konusunda genel bir kanaat oluştu. Yüzlerce bilimsel makale yazıldı bu konuda, senaryolar oluşturuldu. Kuzey Marmara’da beklenen 7 ve daha üzeri deprem gerçekleşirse, bu deprem hem tsunami yaratacak hem de sarsıntı nedeniyle yıkım yaratacak. Bu sadece İstanbul depremi değil, bir Marmara depremi olacak.

 

Bu deprem senaryolarını kısaca açıklayabilir misiniz?

Marmara depremi için iki çeşit senaryo yapıldı. Bu senaryoların, birincisi deterministik (tanımsal) modele, diğeri de olasılıksal hesaplara göre yapıldı. Yani önce gerek tanımsal gerek olasılıksal yöntemlere göre tehlikeyi hesaplıyorsunuz. Bu tehlike hesapları ve haritaları yayımlandı. Özellikle İstanbul il sınırları içerisinde, nüfus, ekonomi, altyapı ve üstyapı verileri, belli bir detayda, çok ayrıntılı olmamakla beraber, göz önüne alınarak kayıp senaryoları yapıldı.

Marmara bölgesinde, tanımsal senaryolara göre en küçüğü 6,9, en büyüğü 7,7 büyüklüğünde bir deprem gerçekleşecek. Bunlar 2002’de 500 sayfadan fazla bir rapor halinde yayımlandı. Takip eden yıllarda da “İstanbul Deprem Master Planı” çerçevesinde yeni senaryolar ve kayıp analizleri yapıldı. Bu analizler de herkesin bilgisi dahilinde. Kayıp analizlerine baktığımız zaman, ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğumuz görülüyor. Bizim temel sorunumuz yıkım etkisiyle kayıplar olacak. Marmara’da depreme dayanıksız, mühendislik hizmeti alınmadan yapılmış çok sayıda yapı stoğu var. 2002’de Japonlar ile İBB’nin beraber yaptığı senaryolara göre, 7,7 büyüklüğündeki depremin yaşanması durumunda, İstanbul ve yakın çevresindeki mevcut yapıların yüzde 1’inin toptan göçme şeklinde yıkılacağını, yüzde 4-6’sının ağır hasar alacağını, yüzde 15’inin de ağır-orta hasar yaşayacağını görüyoruz.

İstanbul’da resmi rakamlara göre 1 milyon 300 bin bina var. (Bu rakamın 1 milyon 600 bin olduğu da söyleniyor, rakamın tam olarak bilinmemesi de oldukça garip) Bu binaların kimi tek katlı kimi otuz katlı. Buna göre, 8 bin bina toptan göçecek, 45 bin bina ağır hasar alacak, 110 bine yakın bina ağır ve orta hasar alacak. Bu rakamlar kesin değil, bunların sağlıklı verilebilmesi için binaların analizinin yapılması gerekiyor. Yani bu rakamlar bazı bilim insanlarına göre iyimser rakamlar. Sağlıklı rakamlar verebilmek için binaların tek tek incelenmesi gerekir ancak bu şu anda mümkün değil. İstanbul’da Bakırköy, Fatih, Zeytinburnu, Küçükçekmece gibi ilçelerde bina analizleri yapıldı, bu analizler daha bilimsel veriler sunuyor. Bu analizlere baktığımızda kayıplar az önce söz ettiğim yüzdelerin üzerine çıkıyor. Japonların mevcut senaryolarına baktığımız zaman, İstanbul’da 160 bin yaralı, 90 bin ölü vakasıyla karşı karşıya kalabiliriz. 1 milyon 300 bin konut yaşanamayacak hale gelebilir.

 

İstanbul, risk havuzu

İstanbul’un nüfus artışı yılda yüzde 3,5. Bunun azaldığına dair bir veri yok. İstanbul’daki bu yığılma, bir hücum şeklinde oluşuyor. Mevcut yerel yönetim anlayışları, yasa ve yönetmelikler, politik anlayışlar, yapı denetimindeki eksiklikler gibi birçok faktör nedeniyle, depremde büyük kayıplara neden olacak bir yapı stoğu oluşuyor. Plancılar bunlara risk havuzu diyorlar. İstanbul şu anda bir risk havuzu, yani bir kayıp havuzu. İstanbul ve Marmara, Türkiye’deki sanayinin yüzde 40’ını barındırıyor. Türkiye’de sanayide çalışan işçilerin ve emekçilerin yüzde 30’u Marmara’da yaşıyor. Bu depremin ekonomik boyutu çok önemli. Japonya’da gördüğümüz gibi depremin hem ekonomik hem de sosyal boyutları var. Bugün Japonya’da yaşanan deprem, sosyal bir faciaya doğru gidiyor. Şu anda herkes radyasyona odaklandığı için, arama kurtarma yapılamıyor ve kayıplara ulaşılamıyor. Bir sosyal faciaya dönüşen olay ekonomik bir kayba da dönüşecektir. Depremin bu etkileri unutulmamalı.

Bazen hayretle düşünüyorum. Biz eğer depremden korkuyorsak, neden Türkiye’nin sanayisinin, ticaretinin ve ekonominin yüzde 50’sini 1. dereceden deprem bölgesi olan bir yere yığdık? Bu nasıl bir planlama, yönetim ve afet yönetimi anlayışıdır? Bunu anlayamıyorum. Çünkü anayasamıza göre devlet, vatandaşın her türlü güvenliğini sağlamak zorunda, buna afet güvenliği de dahil. Ama siz ekonominizi, ticaretinizi ve nüfusunuzun büyük bir kesimini, büyük bir deprem beklentisi olan bölgeye yığıyorsunuz; bunun farkındasınız ama elinizden hiçbir şey gelmiyor. Çünkü kötü yönetiyorsunuz.

 

Yara sarmaya dayalı afet politikası olmaz

Bir ülkede planlama yapılırken, afet planlaması da yapılır. Risk yönetimi açısından, nerelere yerleşileceği ve yerleşimlerin nerelerde yoğunlaşabileceğinin önceden planlaması gerek. Siz Marmara’yı bir cazibe merkezi haline getirirseniz, tabi ki herkes iş bulmak için buraya gelecektir. Benim babam da gelmiş 16 yaşında Elazığ’dan. Neden gelmiş? İş bulmak için, çalışmak için, kendini geliştirmek için. Eğer bu koşullar Elazığ’da olsaydı neden başka bir yere göç etme ihtiyacı duysun? Hâlâ devam eden bu kırdan kente göç durumu bizi zora sokuyor. 1. derecede deprem bölgelerinde bu göç bazı riskler getiriyor. Bence Türkiye’de ülke, bölge ve kent planlanmasında afet konusu ıskalanıyor. Önemsenseydi bu noktaya gelinmezdi.

Bugün Türkiye’de kent nüfusunun yüzde 75’e çıktığı söyleniyor. Evet, Türkiye tarımdan sanayiye sıçrama yapması gereken, sanayi toplumundan da bilgi toplumuna geçmesi gereken bir ülke. Ama bunu sağlıklı yapmak zorundayız, herkesi bir araya yığarak sorunu çözemeyiz. Bu açıdan Türkiye’nin iyi yönetilmediğini düşünüyorum. Mutlaka Türkiye’de ulusal bir afet yönetim stratejisinin ekonomik, sosyolojik ve teknik bağlamda ele alınması lazım. Yara sarmaya dayalı afet politikası olmaz.

 

Önce mevcut santrallerimizi düzgün çalıştırsak…

Peki, böyle bir yönetim anlayışının hüküm sürdüğü bir ülkede nükleer santrallerin doğru düzgün yapılması mümkün mü?

Türkiye’deki temel sorun nereye nükleer santral yapalım ya da nükleer santral yapalım mı değil bence. Asıl soru Türkiye teknolojide nerede? Türkiye teknoloji üreten bir ülke mi? Önce bunları tartışmak gerekir. Yatağan’ı düşünün… Yatağan’da kömür yakan bir elektrik santrali var. Ancak tam randımanla çalışamıyor. Çünkü ürettiği duman, hemen yanı başındaki yerleşimlerde bir sürü hastalık yayıyor. Nükleer santrale gelmeden önce bunları düşünelim. 8 milyar ton kömür rezerviniz var, bu kömürleri yaktığınız zaman, ulusal kaynaklardan elektrik üreteceksiniz. Bu katma değer yaratacak, istihdam yaratacak, insanınız çalışacak, dışarı bağımlı bir teknoloji olmayacak, kendini geliştirecek, ama siz bunu bile beceremiyorsunuz. Fabrikayı kuruyorsunuz, bu fabrika kömür yakacak ve dumanı çıkacak bu biliniyor. Ama yanı başına şehir kuruluyor, fabrikanın dibine. Yaptığımız işler ne kadar bilimden uzak, planlama anlayışından uzak. Bu fabrika duman çıkaracak, ben bu fabrikayı buraya kurmayayım, 15-20 km uzağına kurayım, insanları servislerle buraya taşıyayım demiyoruz. İkincisi, bu santrali yapıyorsunuz, bu fabrikayı kurarken harcadığınız paraya yüzde 20 daha ilave edin, gelişmiş teknolojiyle filtreler yapın, kükürdü minimuma indirsin, daha az zarar versin çevreye. Şimdi siz bunları yapmıyorsunuz, sonra kömür santrallerimiz çevreyi kirletiyor diyorsunuz.

Kömür santralleri dünyanın her yerinde var. Bilimin önderliğinde teknoloji geliştirip bazı işler yapmazsanız, bir kömür santrali bile sizi radyasyondan ve ciğerlerinizi kanser yapmaktan öldürebilir. Külüyle baş edemezsiniz, çevreyi kirletirsiniz. Şimdi biz başkasından öğrenemediğimiz, 40 yıldır geliştiremediğimiz nükleer teknolojiyi ithal edip bir nükleer santral kurmayı düşünüyoruz. Bu açıdan baktığımız zaman bence daha ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Biz önce, Türkiye nükleer teknolojide nerede, üniversitelerimizdeki fizik ve matematik bölümlerimiz nükleer teknolojide nerede tartışmasını yapmalıyız.

Ben Akkuyu nükleer santralinin kurulması düşünülen yerin analizini yapmaya çalıştım. Maruz kalınacak yer ivmesi, 2500 yıllık bir dönem içinde, 50 yılda yüzde 2 aşınma olasılığını göre, 0,2 ile 0,3 g. Yani 2. ve 3. derece arasında değişen bir deprem bölgesi, deprem tehlikesi açısından en az tehlikeli bölgelerden bir tanesi. Ancak tsunami tehlikesi bu bölgede her zaman var. Ayrıntılı etüdü yapılmadı, zaten şu anda Akdeniz’de bir tsunami uyarı sistemi de yok. Yıllardır bu sistemle ilgili çalışmalar sürünüyor. Akdeniz sahillerinde tarihsel olarak tsunami olaylarıyla ilgili bir araştırma da yok. Kıbrıs’ta, İskenderun Körfezi’nde, Antakya’da ne kadar büyük depremler olabilir, bunlar araştırılmıyor.

Bizim sıkıntımız bilim ve teknoloji üretiminden kaynaklanıyor. Siyasetçiler herhangi bir konuda karar verecekleri zaman, konuyu bilim ve teknoloji açısından değerlendirmeli. Ayrıca bir nükleer santral açtığımızda Türkiye bunu kendi yönetebilecek mi, bununla başa çıkabilecek mi, böyle bir teknolojiye sahip miyiz, yetişmiş değerli fizikçilerimiz var ama biz böyle bir teknolojiyle baş edebilecek miyiz, bunun analizini yaptık mı? Bunun analizini yapmamız lazım. Ayrıca, ülkemizin enerji projeksiyonuna göre, gelişmemizi ve kalkınmamızı ne kadar bir elektrik ihtiyacına göre planlıyoruz. Bu açıdan gerçekten bir nükleer santrale ihtiyacımız var mı, yoksa alternatif teknolojileri kullanmak yeterli mi? Bizim kömürümüz var, kömürümüzü yakarak, çıkan dumanı bertaraf ederek, elektrik üretmeyi tartışmıyoruz; dışarıdan gelecek bir nükleer santrali, nasıl idare edeceğimizi bilmediğimiz bir nükleer santrali, deprem ve tsunami açısından tartışıyoruz. Bu açıdan yanlış yerden tartışıyoruz.

 

Nükleer santrale gerçekten ihtiyacımız var mı?

Bence önce, önümüzdeki 20-30 senede Türkiye ne yapacak, Türkiye kalkınacaksa elektriğini nerden alacak, hangi kaynakları kullanacak, ulusal kaynaklarını nasıl kullanacak, teknolojisini nasıl geliştirecek, burada üniversitelerin rolü ne olacak bunları tartışalım. Hâlâ köprü yaparken dışarıdan yaptırıyoruz, Türkiye teknolojiyi ithal eden bir ülke. Bu şekilde kendi teknolojisini üretebilir mi, bunu bilmiyorum. Teknoloji politikasını tartışmak gerekir önce. Nükleer teknolojiye merak saldıysak, bu tartışmaları 30-40 sene önce yapmalıydık. Türkiye bir bilgi toplumu olacaksa, bu bilim ve teknolojideki sıçramaya bağlı. Bu sıçramadan sonra, isterseniz nükleer santral yaparsınız, isterseniz başka kaynaklar bulursunuz. Şu anda Türkiye’nin elektrik enerjisi dışa bağımlı, kendi kömürümüzü yakmakta zayıf kalıyoruz. Barajlar konusu ayrı bir çevre tartışması yaratıyor. Termik santraller ayrı tartışma. Doğalgazın yüzde 50’sini dışarıdan alıyoruz. Teknoloji üreteceğim, sanayide ilerleyeceğim diyorsak, elektrik üretme sorunumuzu çözmek durumundayız. Bence bunu önce, kendi ulusal kaynaklarımızla çözmeye çalışmamız gerekir. Kömürümüzü daha az zarar verecek şekilde yakmamız lazım, barajlarımızı daha az zarar verecek şekilde kurmamız lazım, kendi yeraltı kaynaklarımızı daha ayrıntılı araştırmamız lazım.