Ana Sayfa Dergi Sayıları 264. Sayı Aynalar, Tlön ve çatlaklar

Aynalar, Tlön ve çatlaklar

2017

Nihat Ateş

Gerçeklik, “nesne” dediğimiz bağımsız, kendi kendine duran şey olmaktan çok, ilişkilerden doğan bir olgu: bir sistemin başka bir sistemle kurduğu temasın içinde belirginleşen bir fenomen… Borges bunu Tlön’de edebiyatla sezdirir; modern fizik ise aynı sezgiyi matematikle sınava sokar. Bu yazıda, “gözlemci” meselesini aynalardan başlayıp simetri kırılmasına kadar taşıyarak tek bir iddiayı anlatmayı deniyorum; evreni “gerçek” yapan şey mükemmellik değil çatlaklar.

Borges’in korkusu
Jorge Luis Borges, aynalardan korkardı. Çocukluğunda yatak odasındaki o büyük aynanın, yansıttığı şeyleri kendi iradesiyle değiştirmesinden değil; tam tersine, onları sonsuz bir sadakatle, canavarca bir simetriyle çoğaltmasından ürperirdi. “Aynalar ve babalık iğrençtir” derdi; “Tlön, Uqbar, Orbis Tertius” öyküsünde, “çünkü evreni çoğaltıp dağıtırlar.” Borges için simetri, huzur değil, bir kâbustu; çünkü kusursuz simetri, “yeni”nin olmadığı, her şeyin birbirinin sonsuz tekrarı olduğu kısır bir döngüydü. Peki evren? O da devasa bir ayna mıydı, yoksa o aynayı kıran bir “gözlemciye” mi muhtaçtı?

Bu sorunun cevabını Borges’in en sarsıcı öykülerinden biri olan “Tlön, Uqbar, Orbis Tertius”ta arayalım. Öyküde, gizli bir entelektüeller topluluğu, tamamen “idealizm” üzerine kurulu hayali bir gezegen (Tlön) tasarlar. Tlön dünyasında “madde” diye bağımsız bir şey yoktur; eşyalar sadece zihin onları algıladığı sürece vardır.

Bu dünyada muazzam bir kavram ortaya çıkar: Hrönir. Bunlar, insanların kaybettikleri bir eşyayı bulmayı çok şiddetle arzuladıklarında ortaya çıkan nesnelerdir. Birisi kaybolan kalemini hayal eder ve kalem var olur. Yalnız bu “ikinci kalem” (hrön), ilkinden biraz daha soluk, biraz daha uzundur; çünkü o artık maddenin değil, zihnin, yani beklentinin ürünüdür.2 Borges bize şunu gösterir: Gerçeklik bir simetri değil, ona bakan gözün yarattığı bir kurgudur.

Burada edebiyat, fizikle ahenkli bir dansa başlar. Tlön’ün hrönir’leri, ilk bakışta kuantum mekaniğindeki “gözlemci etkisi”ni andırır; ancak çok kritik bir ayrım var; o meşhur “gözlemci” kimdir? Borges’in öyküsündeki gibi bir insan zihni mi, yoksa evrenin kendi içindeki bir temas mı?

(Fizikçilerin bu soruyu nasıl tartıştığını göreceğiz; ama biraz daha Borges…) Edebi açıdan böyle de; gerçekte neler yaşandığını, Borges’in ve çağdaşlarının özellikle 20. yüzyıl başlarında özel görelilik, ardından kuantum fiziğinin nitelikli doğuşu, sonra da genel görelilikle ortaya çıkan fizikten nasıl etkilendiklerini, neler tartıştıklarını anlamak için bilim tarihçisi James Gleick’in Zaman Yolculuğu adlı harika kitabı okunabilir. Borges’in tutumu için özellikle s.87’de “Bir Nehir, Bir Patika, Bir Labirent” bölümü ufuk açıcıdır. Örneğin; “Borges’in zaman reddiyesi özünde inanmadığı ama ‘bir anlığına gördüğü’ ya da ‘öngördüğü’ bir argümandır” ya da şu; “‘Ben hep zamanı düşünme eğilimindeyim, uzayı değil’” diye yazar Borges. “‘Zaman’ ve ‘uzay’ sözcüklerinin birlikte kullanıldığını duyduğumda, Goethe ve Schiller hakkında konuşan insanları duyduğunda Nietzsche nasıl hissettiyse, ben de öyle hissediyorum; bu bir küfür.’ (bkz: Ek Not.) Tıpkı Einstein gibi o da eşzamanlılığı reddeder, ama Borges sinyal hızını (ışık hızını) umursamaz çünkü doğal halde yalnız ve özerksizdir, sinyallerimiz fizikçilerinki kadar çok ve güvenilir değildir. (…) Eşzamanlılığı saf dışı eden Borges, ardışıklığı da reddeder.” (s.94-95)

Daha doğrusu; Borges için zaman ve uzay, fiziksel olarak bir “süreklilik” oluştursa da, zihinsel ve metafiziksel düzeyde birbirinden tamamen farklı doğaya sahip kavramlardır. Borges, zamanı insanın özü, ruhun akışı ve kaçınılmaz bir trajedi olarak görürken uzayı daha dışsal, hatta bazen dekoratif bir unsur olarak algılamıştır. Dolayısıyla bu iki kavramı “mekân-zaman” diyerek birbirine eklemek, Borges’in gözünde zamanın o derin ve gizemli ağırlığını, uzayın geometrik düzlüğüyle eşitlemek demektir.

Fizik dünyasındaysa bu soruya verilen yanıt için yol(lar) çatallanıyor ve ikiye ayrılıyor. Bir yanda Hugh Everett’ın kuantum yorumu var. Her olasılığın gerçekleştiği devasa bir “çoklu dünyalar”; diğer yanda Carlo Rovelli’nin savunduğu, gerçekliğin sadece ilişkilerde var olduğu zarif bir ağ. Benim aklım Rovelli’nin tarafında duruyor, ama önce Hugh Everett…1

Everett’in savunduğu çoklu dünyalar yorumu Spinozacı bir manzara sunar sanki. Burada dalga fonksiyonu asla çökmez, asla “kırılmaz”. Bunun yerine, her kuantum etkileşiminde evren ayrı dallara bölünür. Simetri, küresel “çoklu evren” (multiverse) ölçeğinde bozulmadan kalır; ancak biz gözlemciler olarak tek bir dala hapsolduğumuz için, yerel bir seçim ve rastlantısallık yanılsaması yaşarız. Bu görüşe göre, olası tüm tarihler devasa, deterministik bir süperpozisyon içinde aynı anda var olur.

Bu bilimsel model, Borges’in “Yolları Çatallanan Bahçe” öyküsündeki Ts’ui Pên’in imkânsız labirentinin tam yansımasıdır. Bu öyküde yazar; bir olay örgüsünü seçip diğerlerini atmaz, “hepsini” yazar. “Zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ben sizin düşmanınızım.”2 Öyleyse evren, parçalanmış bir ayna değil, her potansiyelin gerçekleştiği sonsuz bir kristal. Bizim trajedimiz de, diğer yolların kaybolması değil, o yollarda yürüyen diğer benliklerimizden sonsuza dek sürgün edilmemiz. Bizler, sonsuz hikâyelerden oluşan bir kütüphanede, tek bir anlatının mahkûmlarıyız.

Rovelli ve modern kuantum teorisinde yaygın kabul gören mekanizmaya göreyse, o “aynanın kırılması” için bir insan zihnine gerek yoktur. Eşevresizlik (decoherence), sistemin çevreyle etkileşime girip, olasılıkların bulanıklığından kurtulmasıdır. Yani evren, milyarlarca küçük parçacığın birbirine “dokunarak” birbirini var ettiği devasa bir etkileşim ağıdır.3

Biraz daha netleşmeye çalışalım:

Dalga fonksiyonu; Everett yorumuna göre; çökme yok, her olasılık gerçekleşir, evren dallara ayrılır. Rovelli’ye göre; dalga fonksiyonu mutlak değildir, sistemler arası etkileşimle ilişkiseldir.

Gerçeklik anlayışı; Everett yorumuna göre tüm dallar gerçektir, biz sadece bir dalı deneyimleriz. Rovelli’nin ilişkisellik yorumuna göreyse gerçeklik mutlak değil, gözlemci-sistem ilişkisine göre belirir.

– Everett’ın eşevresizlik yorumunda dallar arasındaki faz uyumu kaybolur, ama hepsi varlığını sürdürür. Rovelli’deyse; ortamla etkileşim, belirli ölçüm sonuçlarını ilişki olarak “sabitler”.

Gözlemci kim peki? Everett’a göre, gözlemci, dal içinde bir fiziksel sistemdir ve bilinç özel değildir. Rovelli’ye göreyse; her sistem diğerine gözlemci olabilir; bilinç gerektirmez.

Sonuçta; Einstein’ın ünlü “Bakmadığımda da Ay’ın orada olduğunu düşünmeyi tercih ederim” itirazına gelirsek; Everett’a göre Ay hâlâ oradadır, çünkü farklı dallarda farklı konfigürasyonlardadır. Rovelli’ye göre de Ay hâlâ oradadır, çünkü çevre (evren) Ay’ı sürekli gözlemektedir.

Spinoza’nın ‘konatus’u
Peki bu etkileşim ağının zemini nedir? Şimdi Spinoza’nın Etika’sını açıyoruz ve konatus kavramına geliyoruz. Spinoza’nın evreni, zar atılmayan, her hamlenin bir öncekine matematiksel bir kesinlikle bağlı olduğu devasa bir satranç tahtasıdır. Bu deterministik akışta insan, “özgür irade” adını verdiği bir yanılsamanın ardına sığınsa da, özünde konatus’un (var olma çabasının) sadık bir uygulayıcısıdır. Bir bakteriyel biyofilmin oluşumu, tek tek bakterilerin “fedakârlığı” değil, enerji verimliliğini optimize eden bir hayatta kalma stratejisidir (bilinçli bir hesap değil, zorunlu bir işleyiş). Bireysel konatus, biyolojik düzeyde bir “özyinelemeli geri besleme” yaratır ve basit kurallardan karmaşık, ama korunaklı bir düzen doğurur. Bu neden-sonuç zinciri öylesine uzun ve karmaşıktır ki, başlangıçtaki nedenleri izlemek olanaksız hale gelir. Tıpkı V şeklinde uçan kuşlar gibi; her bir kuş sadece yanındakine göre konum alarak basit bir aerodinamik kuralı uygular; ama bu binlerce basit bireysel hareketin toplamı, havada dans eden devasa, akışkan ve tek bir zihin varmış gibi görünen karmaşık bir örüntü yaratır.4 Burada Spinoza’nın konatus’u, Rovelli’nin “ilişkiselliğiyle” el ele verir ve yaşam bir “beliriş” olarak ortaya çıkar. Spinoza’nın diliyle söylersek: daha karmaşık bileşimler, daha yüksek bir etkilenme ve etkileme kapasitesi üretir; yaşamı bir mucize değil, doğanın gücünün bir kipte yoğunlaşması olarak görmek mümkün olur.  Öte yandan, bu beliren yaşamın var kalabilmesi için soluk alması gerekir ve soluk almak demek çevreyle madde/enerji alışverişi demektir. Bu yüzden “çatlak”, tözün kendisinde değil, kiplerin sınırlarında dışarıyla temas eden o geçirgenlikte belirir.5

Evrenin başlangıcındaki o mükemmel denge bozulmasaydı, bugün bildiğimiz anlamda kalıcı madde, tarih, yaşam ve o çok korkulan “oluş” ortaya çıkmayabilirdi. İrade, arzu, yaşam Spinoza’nın kavramıyla konatus, ancak ve ancak simetri kırıldığında başlar. Bizler, tözün kendisinde değil kiplerin birbirine değdiği yerde beliren çatlağız

Su, yaprak ve iz
Durgun bir suyun üzerinde yüzen yaprağı düşünün. Su, Spinoza’nın tözü gibi durgun ve simetrik olmaya çalışıyor; gökyüzünü kusursuzca yansıtmak istiyor; ama o tek, kurumuş, yıpranmış yaprak… O, Tlön’den gelen bir hrön (arzunun kopyası) gibi, kuantumun gözlemcisi gibi, o durgunluğun ortasına düşüyor. Suyun yüzeyi dalgalanıyor, yansıma bükülüyor.

İşte bizim varlığımız bu. Parçacığın bir toz taneciğine çarparak dağılan mükemmel dalgasının çevreye yayılan bilgisinde, bir kuş sürüsünü oluşturan tek tek kuşların bireysel konatuslarında ve tözün simetrisinde meydana gelen bir “çatlakta.” Bütün güzelliğimiz, bütün hikâyemiz, aynayı kırdığımız o noktada gizli. Kusursuz değiliz, neyse ki değiliz; çünkü “varız.”

NOTLAR VE KAYNAKLAR

1) Hugh Everett’ın çoklu dünyalar yorumu için bkz: Kenneth W. Ford, 101 Soruda Kuantum, s.313-314; John Gribbin, Schrödinger’in Kedisinin Peşinde, Çev: Nedim Çatlı, s.237-238; Vural Arı, Rölativite’den Kuantum’a Evrenin Gerçekliği, s.432; John Gribbin, Kuantum Ansiklopedik Sözlük, Çev: R. Ömür Akyüz, s.99

2) Stephen Albert, Yu Tsun’a “Yolları Çatallanan Bahçe”nin aslında bir mekân değil, bir zaman labirenti olduğunu anlatırken tam olarak bu örneği verir. (Jorge Luis Borges, Yolları Çatallanan Bahçe, Türkçesi: Fatih Özgüven, Can Yayınları, 1985, s.35. Tlön, Uqbar, Orbis Tertius alıntısı: s.109, kalem benzetmesi s.121’de.)

3) Carlo Rovelli için; Gerçeklik Göründüğü Gibi Değildir, Zamanın Düzeni, Ya Zaman Var Olmasaydı vd. kitapları… Aslında bir parçacık, kapalı bir sistemdeyse, dış dünyadan yalıtılmışsa dolanık bulunabilir, bir dalga gibi davranıp kendi kendiyle “girişim” yapabilir. Bu eşevreli kalmadır (coherence), bu yüzden de oldukça kırılgandır, sürekli bir hava molekülüne, bir fotona, hatta laboratuvardaki bir toz taneciğine çarpar ve böylece “çevre” parçacığın nerede olduğu bilgisini alır, süperpozisyon silinir bu da eşevresizliktir.

4) Bu biyolojik “kendiliğinden düzen”, insan topluluklarında merkezi bir plan olmadan “beliren” örüntüye evrilir. Spinoza’ya göre, eğer insanlar, saf “akıl”la hareket etseydi, kuş sürüleri gibi çabasız bir uyum içinde olurdu. Aslında kuşlarınki de “çabasız” değildir. Bireysel konatusları, bir arada olmanın avantajını sağlayan koşullar içinde bir uyum yaratır. Bizler de “duyguların” esareti altındayız; bu yüzden bireysel konatusumuz, başkalarınınkiyle sürekli çatışır ve “doğa durumunu” bir kaosa çevirir. İşte bu noktada bir arada olmak, yani “medeni duruma” geçmek, bir tercih değil, hayatta kalmak için bir zorunluluk olur. Bizler de kuşlar gibi, özgürlüğünü güvenliğe takas eden “insan insanın kurdu” olmasın diye “birlikte olmaya” sığınan varlıklarız.

5) Burada kullandığım “simetri kırılması” motifi, fizikteki bütün simetrileri kapsamıyor elbette. A. Zee’nin; küçük, ama ufuk açıcı kitabında da vurguladığı gibi bazı simetriler -özellikle Lorentz simetrisi- farklı gözlem çerçeveleri arasında tek tek büyükleri değil de fiziksel yapının kendisini korur; değişen şey betimleme, değişmeyen şey ilişkidir. (Bkz; A. Zee, Kütleçekim -Ağır Bir Konu Üzerine Kısa Gezinti, Simetri: Fizik Fizikçiye Bağlı Olmamalı, Türkçesi: Tonguç Rador, Ginko Kitap, 2. Basım, Şubat 2020, s.109-110) Bu yüzden varlık, yalnızca kırılmayla değil, korunmuş yapı ve kırılmanın geriliminde de düşünülebilir.

Ek Not: Nietzsche’yi asıl çileden çıkaran şey, bu iki ismin Alman kültüründe “Goethe ve Schiller” şeklinde ayrılmaz bir ikili olarak, sanki birbirlerine denk isimlermiş anılmasıydı. Nietzsche için Goethe “soylu ve güçlü bir ruhun” zirvesiyken Schiller bu zirveye ancak uzaktan bakan bir “idealist”ti. Bu ikisini aynı paranteze almak, Goethe’nin biricikliğini ve dehşet verici büyüklüğünü sıradanlaştırmak demekti.