Varlığından yeni haberdar olduğum tarihsel kişiliğin, elinden çıkmış eserleri bildiğim biri olduğunu ayırt etmek ve bununla gelen şaşkınlık, aydınlanma ve ötesine duyulan merak…
Kim bu Nadar?
Meğer Fransız biliminsanı Pasteur’den, şair Baudelaire’e, anarşist Proudhon’dan müzisyen Lizst’e, ressam Delacroix’dan yazar Jules Verne’e, George Sand’den Zola’ya, Nerval’den Alexandre Dumas’ya pek çok ünlü kişiliğin çok bilinen fotoğrafları ona aitmiş: Gaspard-Félix Tournachon ya da arkadaşlarının taktığı lakapla Nadar’a (1820-1910). Çektiği portrelerde kişinin karakterini ve ruh halini yakalamaya çalışmasıyla tanınıyor; fotoğrafı teknik bir kayıt aracı olmaktan çıkarıp sanatsal bir ifade biçimi haline getiren isimlerin başında geliyor. Victor Hugo’nun ölüm döşeğinde çekilmiş fotoğrafı da ona ait.
Nadar sadece öncü bir fotoğrafçı değil, aynı zamanda gene portre çizimleriyle ünlü bir karikatürist, gazeteci ve baloncu. Kendisine rastladığım kitaba, balonculuğa olan ilgisiyle girecek. Havadan daha ağır taşıtlarla gerçekleştirilen uçuşların geleceğine büyük umutlar besliyor. Öyle ki, Jules Verne ile bir dernek kuruyorlar: Havadan Daha Ağır Makinelerle Havadan Hareketin Özendirilmesi Derneği. Nadar kendisi için Le Géant (Dev) adını verdiği, devasa bir balon inşa ettiriyor ve bununla kimisi kazalarla sonuçlanan uçuşlar gerçekleştiriyor. Dev’in Jules Verne’in Balonla Beş Hafta eserine ilham kaynağı olduğu biliniyor. Verne’in Dünyadan Ay’a eserindeki Michael Ardan karakterinin ilham kaynağı da bizzat Nadar. Karakterin soyadının Nadar’ı çağrıştıracak şekilde kurgulanması dikkatinizi çekecektir.
Nadar aynı zamanda Dünya’yı havadan fotoğraflayan ilk insan (1858). Balonla uçarken fotoğraf çekmenin önünde o günün teknolojisine göre birçok engel bulunuyor: Nadar bu engelleri araştırmış, çözümler geliştirmiş ve böylece yüzyıllar sonra dron ya da uydulardan çekilecek fotoğrafların öncüsü olmuş. Aynı zamanda Paris kanalizasyonlarını ve yeraltı mezarlıklarını (katakomblar) yapay ışıkla fotoğraflayan ilk kişilerden. Gökyüzünde, yeryüzünde ve yeraltında; farklı hayat düzeylerinde fotoğraflar çekmiş.
Hayat Düzeyleri
Nadar’la Julian Barnes’ın Hayat Düzeyleri adlı kurgusal eserinin ilk bölümü “Yükseklik Günahı”nda karşılaştım. Kitapta ağırlıklı olarak işlenen gerçek tarihsel kişiliklerden diğer ikisi ise “Tiyatronun Tanrıçası” namını kazanmış, Fransız oyuncu Sarah Bernhardt ile İngiliz subayı Fred Burnaby. Burnaby’nin, Osmanlı coğrafyasında dolaşarak edindiği askeri, istihbari, toplumsal, ekonomik ve kültürel gözlemlerini içeren At Sırtında Anadolu adlı bir kitabı da bulunuyor. Tarihin aynı döneminden çekilip çıkarılmış bu üç karakter, Barnes’in eşi ve aynı zamanda menajeri olan Pat Cavanagh’ın ölümü üzerine yazdığı kitabının ilk bölümünde, balonculuğa duydukları ortak ve tarihe uygun ilgiyle yan yana getiriliyorlar. Bernhardt ile Nadar’ın gerçek hayatta tanıştıkları biliniyor: Nadar Bernhardt’ın da fotoğrafını çekmiş. Oysa kitabın “Dürüstlük Zemini” adlı ikinci bölümünde bir aşk hikâyesinde bir araya getirilen Sarah Bernhardt ile Fred Burnaby’nin gerçekten karşılaşıp karşılaşmadıklarına dair bilgi yok.
Barnes kitabının “Derinlik Kaybı” adlı son bölümünde, bizleri, eşinin kaybının ardından yaşadığı yas sürecine tanık kılıyor: Evin içinde eşi hayattaymış gibi onunla konuşmaya devam etmesinden hayalinde silikleşmesini engellemeye çalışmasına, çevresindeki insanlarda kederine bir yoldaşlık bulamamasından intihar etmeyi düşünmesine kadar yaşadıklarını dürüstçe anlatıyor. Şengül Hablemitoğlu Yas: Uzun Bir Veda kitabında, her yas sürecinin ortak yaşantılar içerse de biricik olduğunu söyler. Tıpkı parmakizi gibi kişiye ve hatta kişinin farklı kayıplarından her birine özel olduğunu belirtir. Barnes, duygular ve düşünceler arasında gidip geliyor; bazen onu teselli etmeye çalışan kişilere ya da hayatın hiçbir şey olmamış gibi akıp gitmesine yönelmiş bir öfke; bazen eşini hayata döndürebilmeye dair çaresizliğinin farkında olduğu bir umut; bazense ölmeyi yeğleyecek kadar ağır bir keder duyuyor. Kendi yasına bir baloncu gibi yüksekten bakıyor ve bir cerrah titizliğiyle deşiyor. Belki sağaltıyor da. Hablemitoğlu sözü geçen kitabında, “kişinin kaybına dair yazmasının iyileşme ipuçları taşıdığını” vurguluyor.
Barnes’ın kitabı size eklektik göründüyse, başlıklara tekrar bakalım derim. Hayat Düzeyleri: Yükseklik Günahı, Dürüstlük Zemini ve Derinlik Kaybı. Barnes bölümlerin bağlarını gevşek bırakıyor ama birbirine birden fazla iple iliştiriyor: Aşkın göklere çıkaran, ama aynı zamanda kaybıyla birlikte yere çakılma riskini de içeren bir olgu olmasıyla balonculuk arasındaki paralellik… Yaşamın güzelliklerinin bedelinin ölüm olması… Ne kadar yükselirseniz, o kadar hızlı ve güçlü bir biçimde yere çakılabileceğiniz, yasınızı o kadar ağır yaşayacağınız, ölümle gömülebileceğiniz gibi…
“Daha önce bir araya getirilmemiş iki kişiyi bir araya getirirsiniz. Bu bazen ateşle çalışan bir balona, hidrojenle çalışan bir balonu bağlamanın ilk denemesi gibidir: Yere çakılıp yanmayı mı yeğlersiniz yoksa yanıp yere çakılmayı mı? Ama bazen deneme başarılı olur ve yeni bir şey ortaya çıkar; işte o zaman dünya değişir. Birlikteyken, o ilk coşkuda, o ilk yükselişin gürleyen hissinde, tek tek olduklarından daha büyük olurlar. Birlikteyken daha uzağı, daha berrak görürler… Derken bir noktada, er ya da geç, şu ya da bu sebeple, bu kişilerden biri alınıp götürülür. Ve alınıp götürülen şey, orada kalan şeyin toplamından daha büyüktür. Bu matematiksel olarak mümkün olmayabilir ama duygusal olarak mümkündür.”
Bahçıvan ve Ölüm
Şengül Hablemitoğlu, yasın, onu yaşayan kişi kadar, kaybın nasıl gerçekleştiğiyle ya da kimi ya da neyi kaybettiğinizle de çeşitlendiğinden söz ediyor. Yas edebiyatı denen bir damar varsa, onun son örneklerinden biri Georgi Gospodinov’un eseri Bahçıvan ve Ölüm. Gospodinov bu kitabında, babasının hastalık sürecini ve kaybını anlatıyor. Barnes duyguları ve düşünceleri işlerken, Gospodinov kaybın harekete geçirdiği hatırlama süreçlerine ve anılara yoğunlaşıyor.
Yazmanın olduğu gibi, okumanın da sağaltıcı etkileri olduğunu anımsatarak bitirmek isterim.







