Ana sayfa Bilim Gündemi ‘Cihad’ nedir?

‘Cihad’ nedir?

993
PAYLAŞ

Turan Dursun

Müslümanlarla aralarında saldırmazlık antlaşması bulunmayanlar, iki şeyden birini seçmek zorundadırlar: Ya İslam ya da ölüm. Ya İslam’ı seçer, Müslüman olarak çatının altına girerler ya da öldürülürler. “Bunları yakalayın, nerede bulursanız öldürün.”

Aydınlanma kahramanı Turan Dursun’un bu yazısı ilk kez Yüzyıl dergisinde 14 Ekim 1990 tarihinde (Yıl 1, Sayı 11) yayımlanmış, daha sonra Kaynak Yayınları’ndan çıkan Tabu Can Çekişiyor: Din Bu 3 başlıklı kitapta bir bölüm olarak yeniden yayımlanmıştır. Okurlarımıza yeniden anımsatmak istememizin nedeni, tahmin edebileceğiniz gibi, AKP Hükümetinin öğretim müfredatına “Cihad” kavramını sokmayı hedeflemesidir. Çocuklarımızın beyinlerine nelerin sokulmak istendiğini kavrayabilmek için Turan Dursun’un temel İslami kaynaklara dayanarak yazdığı makale önemlidir.

Tanımı

A- Sözlük anlamı: Bir amaca yönelik olarak olanca gücü kullanmak. “Olanca çaba” anlamındaki “cehd”den gelir.

B- İslam’da yüklendiği anlamı:

1- “Tanrı uğrunda silahlı savaş”:

  1. a) Genel tanımı: Tanrı yolunda ve din uğrunda kutsal savaş. Amacı: “İlây-ı kelimetü’llah” (Tanrı’nın sözünü yüceltmek), yani “Kur’an”ı ve hükümlerini “tüm düşünce, inanç ve din”lerin “üstü”ne “çıkarmak” ve “karşı konulmaz biçimde egemen kılmak”. Ayet ve hadislerdeki özel anlatımıyla, “Tanrı yolunda, kâfirlere karşı İslam’ı üstün ve yenilmez duruma getirmek için canla ve malla birlikte savaşmak”. “Tanrı yolunda savaşa, öldürmeye girişen inanırların canlarını ve mallarını, karşılığında Cennet’i vererek Tanrı satın almıştır.” (Tevbe suresi, ayet: 111.) Ayet ve hadislerde, çoğu yerde “cihad” bu anlamında, yani “Tanrı yolunda ve din uğrunda silahlı kutsal savaş” anlamında kullanılmıştır. Bu anlamda kullanıldığı da açıkça belirtilmiştir.
  2. b) İslam hukukundaki tanımı: “Kâfirlerle savaşmak, onları öldürmek, onların elinden mallarını, mülklerini almak, yağmalamak, tapınaklarını yıkmak, putlarını kırmak.” (Bkz. Dâmâd, c. 1, s. 494.)

2- Tanrı ve din uğrunda manevi savaş: “Silahlı savaşla birlikte bu da istenir”.

  1. a) “İnsan ve cin şeytanları”yla savaşmak: Her tür şeytanın oyununa karşı uyanık olmak, ödün vermemek, “şeytanı savaşta yenmeye çalışmak”.
  2. b) “Nefis”le savaş: Dünyanın çekicilikleriyle, “nefis arzularıyla savaşmak”.

Kimi ayetlerdeki “cihad” bu anlamlarda yorumlanır. (Bkz. Râgıb, el Müfredât, “c-h-d”.) “Cihad”ın bu anlamını benimseyen daha çok, İslam gizemcileridir (tasavvufçular).

Hz. Muhammed’in hayatını anlatan Siyer-i Nebi adlı kitapta yer alan bir cihad tasviri.

II- Süresi, kimlere karşı olacağı ve ‘hükm’ü:

A- Süresi:

1- Genel olarak: Peygamber, “ümmetinin” cihadının, “kesintisiz” olacağını ve kıyametin “alamet”lerinden olan “Deccâl öldürülünceye kadar” süreceğini bildirir. (Bkz. Ebu Dâvûd, Kitabu’l-cihad, 4- Babuun fı Deva- mı’l-Cihad, hadis no: 2484, c.3, s.l 1.)

2- Özel durumlarda: Devlet “cihad”a çağırır. Çağırılan, “cihad”, savaş durumuna göre sürer ya da sonuçlanır. Yani “süre”, savaş durumuna ve savaşanların durumlarına, kararlarına bağlıdır.

B- “Cihad”ın kimlere karşı olacağı?

1- Genel olarak tüm kâfirlere karşı: Cihad’ın kimlere karşı olacağı, genel niteliğiyle kesin olarak belirlenmiştir:

Hadis:

“Tek Tanrı’dan başka Tanrı bulunmadığına, Muhammed’in de O’nun kulu ve Peygamberi (elçisi) olduğuna inanıncaya, bizim kıblemize dönünceye, kestiklerimizi yiyinceye ve namazımızı kılıncaya kadar (bütün) insanlarla savaşıp öldürüşmem buyruldu. İnsanlar ne zaman ki bunları yerine getirirler, o zaman kanlarını (canlarını) ve mallarını -kimi haklı nedenlerin dışında- kurtarmış olurlar.” (Bkz. Buhârî, Selât/28; Ebu Dâvûd, Cihad/104, hadis no: 2641.)

Kimi hadiste, yerine getirilmesi istenen koşullara, zekâtın da eklendiği görülür. (Bkz. Buhârî, Zekât/l, Buhârî Muhtasar-ı Tecrîd, hadis no: 24; Müslim, İmân/32,36, hadis no: 20, 22.)

2- Durumlarına göre putataparlara ve “kitap ehli”ne karşı:

  1. a) Müslümanlarla aralarında saldırmazlık antlaşması bulunmayanların durumu: Bu durumda olanlar, iki şeyden birini seçmek zorundadırlar: Ya İslam ya da ölüm. Ya İslam’ı seçer, Müslüman olarak çatının altına girerler ya da öldürülürler. “Bunları yakalayın, nerede bulursanız öldürün.” (Bakara, ayet: 191, Nisâ: 89, 91; Tevbe: 5.)

Bu hüküm, dinden dönenler için de geçerlidir. Arap olmayan putataparların bu hükmün dışında tutulması ve onlardan, İslam’ı kabul etmemeleri durumunda “cizye” (bir çeşit vergi) alınması yoluna gidilebileceği görüşü de vardır. Hanefi fıkhında bu görüşün benimsendiği de görülür. (Bkz. Dâmâd, c. 1, s. 496.)

  1. b) Müslümanlarla aralarında saldırmazlık antlaşması bulunanların durumu: “Antlaşma”nın gereğine uyulur. Ancak bu durum, Peygamber döneminde, İslam’ın güçlenmesine değin sürmüştür. Sonrası için söz konusu değildir. (Bkz. Tevbe suresi, ayet: 1-9.) Arada antlaşma olan putataparlara, “yeryüzünde dolaşabilmeleri için dört ay süre” verilmiştir. (Bkz. Tevbe, ayet: 1.) Bu süre geçtikten sonra, onlara karşı Müslümanların ne yapmaları gerektiği bildirilmiştir: “Nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin, tüm gözetleme yerlerinde bekleyin yakalamak için. Eğer tevbe ederler, namaz kılarlar ve zekât verirlerse serbest bırakın: Tanrı bağışlayan ve acıyandır.” (Tevbe: 5)
  2. c) Müslümanlarla aralarında saldırmazlık antlaşması bulunmayan kitap ehli: Bunların önlerinde üç seçenek var: Ya İslam, ya “cizye” (vergi) ya da ölüm.
  3. d) Müslümanlarla aralarında antlaşma bulunanların durumu: “Antlaşma hükümleri”ne uyulur.

Ne var ki, Peygamber döneminde, arada “saldırmazlık antlaşması” bulunan kimi kitap ehline “antlaşma hükümlerini bozuyorsunuz, kimileriniz gidip şurada burada aleyhimizde bulunuyor…” denerek saldırılmış ve çoğunluğuyla öldürülmüşlerdir. “Benu Kurayza (Kurayza Oğulları-Yahudiler)” bunlardandır. Bunlar kılıçtan geçirilirken, Peygamber de başlarında bulunmuş ve tüyler ürpertici durumlar sergilenmiştir. (Bkz. Buhârî, Kitabu’l-Meğâzî/30, Tecrîd, hadis no: 1590- 1591; Müslim, Cihad/64Jıadis no: 1768. Ayrıca bkz. “Siyer” kitapları.)

C- “Cihad”ın hükmü:

Yani “cihad”, “farz” mıdır, ne zaman farzdır, nasıl farzdır?

1- Düşmanın saldırısı söz konusu değilken: “kifayeten farz”:

Başlangıçta, “barış” önerisi sunmak, “kâfir”lere düşer. Sunulduğunda görüşülebilir, görüşülmez, kabul edilebilir ya da edilmez. Bu, Müslümanların bileceği iştir. Barış önerisi gelmemişse ya da kabul edilmemişse, arada bir saldırmazlık antlaşması yoksa “cihad” gereklidir. “Farz”dır. Ama bu “farz”lık, “kifayeten”dir, yani toplumdan bir kesimin bunu yerine getirmesi “yeterli”dir. Toplumun başındakiler, gerekli “cihad”ı açarlar, gerektiğinde de güç toplarlar. İlgililer, “cihad”ı başlatmak ve gereğini yerine getirmek zorundadırlar. “Kâfirler”e seçenekleri göstermelidirler: Kâfirler, durumlarına göre seçeneklerden birini kabul etmek zorundadırlar. Kabul etmiyorlarsa, Müslüman ilgililere düşen, “cihad”dır. Eğer cihad hiç yapılmıyorsa, başka bir deyişle toplum “cihadsız” kalmışsa, o toplum, bütünüyle “sorumlu ve suçlu”dur. Çünkü kişilere değilse bile, toplumun tümüne yüklenmiş olan “farz” yerine getirilmemiştir. (Bkz. Dürer, Arapça, Cihad, c.l, s. 282; Dâmâd, c, 1, ss. 494-495.)

2- Kâfirlerin, İslam ülkelerinden herhangi bir kesime saldırmaları durumunda:

Bu durumda, “cihad”, herkese ayrı ayrı “farz” (aynen farz) olur. “Kadın”lara ve “köle”lere bile bu farz yönelir. Kadın kocasının izni olmadan, köle de efendisinin izni olmadan bu cihada çıkabilir. Hiç kimse, İslam’ca geçerli bir gerekçesi olmadan bu cihadın dışında kalamaz. (Dürer, c. 1, s. 282, Dâmâd, c. 1, ss. 495-496.)

III. Cihad sırasında neler olur?

A- Öldürme:

1- Kimler öldürülür?

  1. a) Eli silah tutan tüm erkekler: “Savaşır durumda” olan herkes. Savaşır durumda olan ve daha “aklını-belleğini yitirmemiş” olan “yaşlı kişi”ler bile. “Deliler” bu hükmün dışında tutulur. Ama “deli”, savaşır durumdaysa ya da “zengin”se ya da hükümdarlık makamında bulunuyorsa öldürülür.

Karşı tarafta olan “yakınlar-akrabalar”, aileden kişiler de öldürülür. Ayetlerde, “iman”ı bırakıp kâfirlik yolunu seçen “baba”ların, “kardeş”lerin “dost” edinilemeyeceği, “cihad” söz konusu olduğunda da “baba”ların, “oğul”ların, “kardeş”lerin, “eş”lerin (karı-kocanın) ve “aşiret” (kabile) üyelerinin artık Tanrı ve Peygamber karşısında önemlerini yitirecekleri, bunlara karşı savaşılması gerektiği bildirilir. (Bkz. Tevbe, ayet: 23-24.) Ve hep böyle olmuştur: Baba oğulu, kardeş kardeşi öldürmüştür. Yalnız İslam hukukunda bir istisna göze çarpıyor: Cihadda karşı karşıya gelen baba-oğuldan oğul, babayı öldürmeye girişmemelidir. Ama baba oğlunu öldürmeye yönelmişse, Müslüman olan oğul artık babasını öldürme hakkını elde etmiştir. Baba Müslümansa kâfir olan oğlunu öldürebilir. Oğul Müslümansa kâfir olan babayı öldürmeye atılamaz, ama cihad sırasında, başkasının, onu öldürmesine engel olamaz, olmamak zorundadır. (Bkz. Dürer, c. 1, ss. 283-284; Dâmâd, c. 1, s. 497.)

Bedir Savaşı’nın Siyer-i Nebi’deki tasviri.
  1. b) Kimi durumlarda, çocuklar, kadınlar, körler, kötürümler, yatalaklar: Bunlar genellikle öldürülmezlerse de bunlardan savaşır durumda olan, “görüş sahibi” olan, mal sahibi olan, yetki-hükümdarlık makamında olan öldürülür. (Bkz. Dürer, aynı yer, Dâmâd, aynı yer.)

Peygamberin şöyle bir buyruğu var:

“Putataparların yaşlılarını öldürün de çocuklarını bırakın!” (Bkz. Ebu Dâvûd, Cihad/121, hadis no: 2670; Tirmizî, Siyer/29, hadis no: 1583.) Kurayza Yahudilerinin öldürülmesi sırasında bu buyruk verilmişti. “Çocukların bırakılması” isteniyordu, çünkü elde bulunan çocuklar, köleler arasında yerlerini alacak ve işe yarayacaklardı. Hepsi ele geçirilmiş “değerli mal” türündendi. Kaldı ki o sırada “yüzlerce kişi” öldürülürken Müslüman öldürücüler adamakıllı yorulmuştu. Öldürülecekler elleri bağlı uzunca bir çukurun önünde öldürülmeye hazır bulunduruldukları halde… Herkes bitkin bir duruma gelmişti adam kesmekten. (Öldürücülerin arasında Peygamberin damadı Ali de vardı. Peygamber de başlarındaydı.) Bu sırada Peygambere dil uzattı diye bir de kadın öldürülmüştü. Kadınların sağ bırakılmasına hükmedildiği halde… (Karar için bkz. Bûharî, Kitabu’l- Meğâzî/30, Tecrîd hadis no: 1591, Müslim, Cihad/64, hadis no: 1768, Tirmizî, Siyer/29, hadis no: 1582. Söven kadının öldürülmesi olayı için bkz. Ebu Dâvûd, Cihad/l 21, hadis no: 2671.)

Gece baskınlarında, kâfirler toptan kılıçtan geçirildiğinde, evler yakılıp yıkıldığında öldürülenler arasında “kadınlar ve çocuklar” da bulunuyordu. (Bkz. Ebu Dâvûd, Cihad/102, hadis no: 2638, Cihad/121, hadis no: 2672; İbn Mace, Cihad, hadis no: 2840; Ahmet ibn Hanbel, 4/46; Tirmizî, Siyer/l 9, hadis no: 1570.)

Arkadaşlarından biriyle Peygamber arasında şöyle bir konuşma geçiyor:

– Ey Tanrı Elçisi! Evlere yapılan gece baskınlarında putataparların kadınları, çocukları da öldürülüyor. Ne dersin?

– Onlar da öbürlerindendir (kadın ve çocukların, öbürlerinden farkı yok, öldürülebilirler)! (Hadis için bkz. Ebu Dâvûd, Cihad/121, hadis no: 2672; Tirmizî, Siyer/l9,hadis no: 1570.)

Peygamber böylece, bir yandan “kadın ve çocukların öldürülmemeleri” için buyruk verirken, öbür yandan da “toplu kırım”larda bunların öldürülmesinde bir sakınca olmadığını bildiriyor.

2- Nasıl öldürülür?

“Tanrı ve Peygamberiyle savaşanların ve yeryüzünde fesatlık çıkaranların cezası; boğazlanarak öldürülmek ya da asılmak ya da el ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi ya da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onlar için dünyadaki rezilliktir. Ahiretteyse daha büyük azap hazırlanmıştır.” (Mâide suresi, ayet: 33.)

Demek ki “boğazlama” var, “asma” var. Dahası, “işkence” bile var. (“Ellerin ve ayakların çapraz olarak kesilmesi”, kuşkusuz bir işkencedir.) Hadislerde daha başka öldürme biçimleri de yer alıyor: Tümü özetle şöyle sıralanabilir:

  1. a) Kılıçla öldürme: Birden boğazlayarak… Ya da herhangi bir yere kılıcı sokarak… Keserek, parçalayarak…
  2. b) Asarak öldürme.
  3. c) İşkenceyle öldürme.

Peygamberin “işkence (müsle)” yapılmamasını istediği aktarılır. (Bk. Ebu Dâvûd, Cihad/120, hadis no: 2667.) Burada sözü edilen “işkence”nin insanın orasını burasını; örneğin burnunu, kulağını, kolunu bacağını kesmek, gözlerini çıkarmak türünden olduğu açıklanıyor. (Bkz. Aynı hadis, not: 3.)

İslam hukukunda da “işkence”nin yapılmaması yolunda hüküm var. (Bkz. Dürer, c. 1, s.283; Dâmâd, c. 1, s.497.)

Cihad’ın meşru kabul ettiği öldürme yöntemlerinden biri kılıçla öldürmedir. Birden boğazlayarak… Ya da herhangi bir yere kılıcı sokarak… Keserek, parçalayarak…

Ne var ki, Peygamberin kendisi işkence uygulatmıştır.
Peygamberin yaptırdığı işkence: Olayın özeti: Ukül, Ureyne kabilelerinden birkaç kişi (kimilerinin yazdığına göre: 7- 8 kişi) Peygambere gelirler. Müslüman olduklarını bildirirler. Renkleri sararmıştır, hasta oldukları anlaşılmaktadır. Peygamber deve sütü ve “deve sidiği” içirerek bunları tedavi etme yoluna gider. Bir süre sonra iyileşmişlerdir. Medine’nin havasının kendilerine iyi gelmediğini ve havası uygun bir kesime çıkmak istediklerini Peygambere söylerler. Peygamber de gereksinimlerini karşılasın diye bir deve sürüsünü, başlarındaki çobanıyla birlikte bunların buyruğuna verir. Ve develerin bulundukları yere giderler. Bir süre, develerin sütüyle beslendikten sonra çobanı öldürürler; develeri de alıp götürürler. Olay öğrenilir, Medine’ye, Peygamber’e iletilir. Peygamber öfkelenmiştir. Adamların yakalanmaları için buyruğunu verir, tümünü yakalattırır. Suçlular Peygamberin huzuruna getirilirler. Ve Peygamberin kararı:

“Elleri ayakları çapraz olarak kesilsin. Gözleri oyulup çıkarılsın!..” Peygamberin buyruğu uygulanır. Peygamberin buyruğuyla:

– Suçluların elleri ayakları çapraz olarak kesilir.

– Gözleri oyulur.

– Medine dışında, güneşin altında ateş gibi yandığı için “harre” adı verilen yere götürülüp konurlar.

– Suçlular su isterler; su verilmez.

– Zavallılar “taşları kemirirler”, “ağızlarıyla, dişleriyle toprağı kazarlar”.

– Ölünceye dek öylece bırakılırlar.

Buhârî bu hadisi yedi yerde ve dokuz yolla, Müslim bir yerde ve yedi yolla, Ebu Dâvûd bir yerde beş yolla, Nesei bir yerde dört yolla aktarıp yazmıştır. Bunu göz önünde tutan Ahmed Naim, hadisin sağlamlığı konusunda şöyle diyor:

“Altı kitaptan sağlamlık derecelerine göre en sağlamları sayılan dördünde böyle yirmi beş yolla belirlenen, ayrıca Ebu Âvâne, İbn Sa’d, Taherî, Taberânî, Abdurrazzak, İbnu’t-Talla’, İbn İshak ve Vâkidî gibi birçokları tarafından başka birçok yollardan aktarılagelen bu hadis hakkında (gerçek midir, değil midir diyerek) kuşkuya kapılmak hiçbir Müslüman için düşünülemez.” (Bkz. Sahih-i Bühârî Muhtasan Tecrîd-i Sarih Terçemesi, c. 1, hadis no: 172, not: 2.)

Hadisi kaynakların bir kesiminde görmek için bkz. Buhârî, Zekât/68, Cihad/152, Tecrîd/Vudû’ hadis no: 172; Müslim, Kesâme/9- 14, hadis no: 1671; Ebu Dâvûd, Hudûd/3, hadis no: 4364-4371; Tirmizî Ebvâbu’t- Tahâre (Taharet)/55, hadis no: 72-73; Nesei, Tahrimü’d- Dem/7; İbn  Mace, Hudûd/20, hadis no: 2578-2579.

Görülüyor ki, olayı Ahmed Naim’in yazdığı gibi “altı kitabın (kütübü sitte) dördü” değil, “altısı” da yazmıştır.

Kimi aktarmalarda, suçluların, “çobanı, işkence yaparak öldürdükleri”nin de eklendiği görülüyor. Onlara da bu nedenle işkence uygulandığı açıklanıyor. Oysa aynı hadiste, şu nedenler de belirtiliyor:

– Suçlulara ayetin hükmü uygulanmıştır. (Sözü edilen ayet, anlamı yukarıda geçen, Mâide, suresinin 33. ayetidir.)

– Peygamber’in damızlık develerini alıp götürmeye yeltendikleri için bu ceza uygulanmıştır.

Şaşılası durumdur ki, kimi Müslüman yazar, bu olaydaki suçlulara uygulananı, “işkence” türünden saymamaktadır. Bu yazarlar arasında, Tecridin “mütercim”i, Profesör Kâmil Miras da vardır. (Bkz. Sahihi Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, İstanbul, 1938, c. 5, s. 473.)

Oysa hadisi aktaranlar da hadise kitaplarında yer verenler de bunun “işkence” olduğunu açıkça belirtiyorlar. Yalnız, “Peygamber işkence yapılmamasını istediği halde kendisi nasıl işkence yapmış olabilir?” sorusuna uygun karşılık bulmaya çabalıyorlar. Kimileri, Peygamberin bu işkenceyi, “işkence edilmesini yasaklamadan önce” uygulattırdığını ileri sürüyorlar.  Kimi bunun, bir “kısas” olduğunu savunuyor. Bu görüşte olanlara göre, suçlular da çobana işkence etmişlerdir. Kimileriyse (genellikle bu görüş benimseniyor), söz konusu olayda işkence uygulatırken, Peygamberin, Mâide suresinin 33. ayetinin hükmünü yerine getirdiğini savunmaktadırlar. Ne olursa olsun gerçek saklanamıyor: Peygamber, en acımasızların bile kolay kolay yapamayacakları türden bir işkence uygulatmıştır.

  1. d) Yakarak öldürme.

Hamza Oğlu Muhammed aktarıyor: Peygamber bir gün Hamza’yı çağırır, bir savaş birliğinin başına komutan olarak atar ve şu buyruğu verir: “Falan kişiyi bulursanız, ateşe atıp yakın!”

Hamza birliğiyle birlikte yola çıkmak üzeredir; o sırada Peygamber Hamza’yı yine çağırır. Bu kez şöyle konuşur: “Falancayı bulursanız, ateşte yakın, dedim. Ama önce öldürün, sonra yakın. Çünkü ateşte yakma cezasını, yalnızca ateşi yaratan verebilir.” (Bkz. Ebu Dâvûd, Cihad/122, hadis no: 2673.)

Ebu Hureyre anlatıyor: Bir gün Peygamber bizi, bir savaş birliği olarak düşmana gönderiyordu. O sırada, Kureyş’ten iki kişinin adlarını vererek: “Bunları yakaladığınızda ateşte yakın, ikisini de!..” dedi. Bir süre sonra da dönüp şöyle dedi:

“Size, onları bulursanız ikisini de yakın, dedim ama, yakmayın. Çünkü ateşte yakma cezasını yalnızca Tanrı verir. Siz bu iki kişiyi yakalayın öldürün yalnızca.” (Bkz. Buhârî, Cihad/107, 149; Ebu Dâvûd, Cihad/122, hadis no: 3674; Tirmizî, Siyer/20, hadis no: 1571.)

Uhud Savaşı’nın Siyer-i Nebi’deki tasviri.

Görülüyor ki, Peygamber’in “ateşle yakma” konusundaki tutumu duraksamalı.

Ne var ki hadislerde anlatılanlardan anlaşıldığına göre, Peygamber’in kimi en yakın arkadaşları bile, “ateşte yakarak öldürme” cezasını uygulamışlar ve “fetva”yı Peygamber’den aldıklarını belirtmişlerdir:

Ebubekir, Peygamber’in ölümünden sonra baş gösteren “dinden dönme” (“ridde”) olayları sırasında komutanlarına “talimat” vermiştir:

“Daha da direnirlerse demirle dağlayın, ateşte yakın!” (Bkz. Taberî, Tarih, 1/1881-1885; Leoni Caetani, İslam Tarihi, çev. Hüseyin Cahid, İstanbul, 1926, 8/276.) Ve bu talimat tüyler ürpertici biçimde uygulanmıştı: Hâlid ibni’l-Velîd (ölm. 642. Mekke’nin fethinden bir süre önce Müslüman olmuştur), savaş sırasında, “ateş çukurları” açtırmış, yaktırdığı ateşin içine, birçok kimseyi diri diri attırıp yaktırmıştır. Kadın da vardır bunların içinde. Bir tutsak kadına, Müslüman olması önerildi. Kadın kabul etmedi. Önünde yanan ateşe atılacağı söylendi. Kadın, “hoş geldin ölüm! Yazık ki başka kurtuluş yolum yok. O yüzden kendimi atıyorum ateşe” anlamındaki şiiri okuyarak kendini kaldırıp ateşe attı. Ve tabii cayır cayır yandı. (Bkz. Habiş, yaprak 28-34; Caetani, aynı kitap, 8/306.)

Ebubekir’in “ateşte diri diri yakma cezası”nı nasıl verebildiği sorulduğunda Peygamber’in bu tür cezaya izin verdiği söylenerek karşılık verilir.

İnsanları, inançlarını bırakmıyorlar diye, “ateş çukuru”na attırıp yaktıranlardan birinin de Ali olduğu aktarılır: Buhârî’nin de yer verdiği bir hadiste, Ali’nin “bir topluluğu ateşe attırıp yaktırdığı”, İbnî Abbas’a söylendiğinde İbnî Abbas’ın şöyle dediği belirtilir: “Ben olsaydım bunu yapmazdım. Çünkü Peygamber: Tanrı’nın verdiği ceza biçiminde ceza vermeyin, demişti. Ben olsaydım öldürürdüm yalnızca.” (Bkz. Buhârî, cihad/149; Tecrîd, hadis no: 1264; Nesei, Tahrîmu’d-Dem/14.) Peygamberin damadı olan Ali nereden fetva almış olabilirdi? Fetvanın kaynağı Peygamber’den başkası olabilir miydi?

Peygamber, kimi yerleşme bölgelerinin “yakılması”nı buyurmuştu. (Bkz. Ebu Dâvûd, Cihad/91, hadis no: 2616; İbn Mace, Cihad, hadis no: 2843.) Kuşkusuz Peygamberin “yakılması”nı buyurduğu yerleşim yerinde “insanlar” da vardı. Zaten İslam hukukunda da böyle durumlarda, “insanları yakma”nın “mekruh” olmadığı açıklanır. (Bkz. Ebu Dâvûd, Cihad/122, 2673 no’lu hadis, not: 2, c. 3, s. 124-125.)

B- Yakma-yıkma ve yağma:

1- Evler, mahalleler, köyler, kasabalar yakılır, yıkılır, yağmalanır. Birçok örneği vardır bunun. Peygamber döneminde de daha sonraki dönemlerde de…

Peygamberin döneminde “gece baskınları” düzenlenirdi Peygamberin buyruğuyla. “Öldür, öldür!” parolalı (şiar) olarak. Sonra da yağmaya girişilirdi. (Bkz. Ebu Dâvûd, Cihad/102, hadis no: 2638; İbn Mace,Cihad/30, hadis no: 2840.)

İşte bir başka hadis:

Filistin’de “Übnâ (sonraları ‘Yübnâ’)” denen bir yerleşim yeri. Peygamber buraya bir baskın düzenliyor. Baskını yapacaklara da buyruğu şöyle veriyor:

“Sabahleyin Übnâ’ya (ansızın) baskın yap ve orayı yak!” Buyruk yerine getiriliyor. Yani “Übnâ” köyü yakılıyor. İçindekilerle birlikte. (Bkz. Ebu Dâvûd, Cihad/91, hadis no:2616, c. 3, s. 88, ayrıca s. 124’deki 2 no’lu not; İbn Mace, Cihad/31, hadis no: 2843, c. 2, s. 948.) İslam hukukunda da düşman evlerinin yakılması caiz görülmüştür. (Bkz. Dâmâd.)

2- Düşmanın bulunduğu yerdeki ağaçlar, ürünler yakılır ya da kesilir.

Örnek: Peygamber Benû Nadîr kabilesinin hurmalıklarını yaktırmıştı, ayrıca kestirmişti. Haşr Suresi’nin 5. ayetinde bu olaya kısaca değinilir. Bu ayetin, Diyanet çevirisindeki anlamı şöyledir: “İnkârcı kitap ehlinin yurtlarında hurma ağaçlarını kesmeniz veya onları kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmanız Allah’ın izniyledir. Allah, yoldan çıkanları böylece rezilliğe uğratır.”

Bu ayette geçmeyen “yakma olayı”, hadislerde yer alır. (Bkz. Buhârî, cihad/154, Hars/6, Meğazi/14, Tesir/59/2, Tecrid, hadis no: 1576; Müslim, cihad/29-31, hadis no: 1746; Ebu Dâvûd, Cihad/91, hadis no: 2615, Tirmizî, Siyer/4, hadis no: 1552; İbn Mace, Cihad/31, hadis no: 2845; Dârimî, Siyer/22; Ahmed ibn Hanbel, 2/8, 52, 80.)

İslam hukukunda da cihad sırasında, düşman kesimindeki yaş ağaçların kesilebileceği, kesilmeden yakılabileceği hükme bağlanmıştır. (Bkz. Dâmâd, c. 1, s. 496.)

C- Yalan, hile, tuzak:

Hadis: “Savaş hiledir!” (Bkz. Buhârî, Cihad/107, Tecrîd, hadis no: 1268; Müslim, hadis no: 1739; Ebu Dâvûd, cihad/101, hadis no: 2636-2637; İbn Mace, Cihad/28, hadis no: 2833, Ahmed ibn Hanbel, 1/81,90.)

Yani “cihad” sırasında “her tür yalan, aldatma, hile, tuzak, mübahtır.” Buhârî, buna bir örnek olarak, Eşref Oğlu Ka’b’ın “hileyle öldürülüşü”nü gösteriyor.

Eşref Oğlu Ka’b (ölm. 625), genç bir şairdi. Peygamberi ve inanırlarını eleştiriyordu.

Peygamber bir gün arkadaşlarına “bu adamı öldürebilecek kimse var mı?” diye sordu. “Mesleme Oğlu Muhammed” ortaya atıldı: “Ben varım!” dedi. Eşref Oğlu Ka’b’ın nasıl öldürülebileceği planlandı. “Yalan”lar uyduruldu, “tuzak” hazırlandı ve sonunda, bir gece, kalesinde bulunan şairin kafası kesilerek plan sonuçlandırıldı.

Ve baş, Peygamber’e alınıp götürüldü. (Bkz. Buhârî, Cihad/158/1, Rehn/3, Tecrîd, hadis no: 1578; Müslim, Cihad/119, hadis no: 1801; Ebu Dâvûd, cihad/169, hadis no: 2768.)

IV- Cihadın “fazileti” (üstünlüğü-sevabı-ödülü):

Ayetlerde, hadislerde ve yorumcuların sözlerinde, “cihad”ın inanırlara neler sağlayacağı uzun uzun anlatılır. Bu konuda bir ayetle bir hadisi anımsatmak yeterlidir:

Ayet: Yukarıda değinilmişti. Diyanet’in çevirisindeki anlamı şöyledir: “Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen müzminlerin canlarını ve mallarını –Tevrat, İncil ve Kur’an’da söz verilmiş bir hak olarak- cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü, Allah’tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse yaptığınız alışverişe sevinin! Bu, büyük başarıdır.” (Tevbe suresi, ayet: 111.)

Hadis: “Kâfirle öldüreni, Cehennemde birlikte bulunamaz.” (Bkz. Müslim, İmaret/130-131, hadis no: 1891; Ebu Dâvûd, Cihad/11, hadis no: 2495; Nesei, Cihad/9;Ahmed İbn Hanbel, 2/263, 340, 342…)

Yani “kâfir” kesinlikle cehenneme gideceğine göre, onu öldüren Müslüman da kesinlikle cehenneme değil, cennete gidecektir. Öyleyse, Müslüman, “kâfir öldürme”ye bakmalıdır sürekli.

Kaynak:Bilim ve Gelecek Sayı:162, Ağustos 2017,  s.34-39