Ana sayfa Bilim Gündemi Herkesin bildiğini yazmak neden gerekli?

Herkesin bildiğini yazmak neden gerekli?

567
PAYLAŞ

Benan Dinçtürk

Düşüncelerini açıkladığında linç edilme geleneğinin yaygın olduğu toplumlarda insanlar belli konulardan kaçınıyor. Hepimizin bildiği, tanıdığı bir arka plan var. Maalesef alışık olduğumuz bu arka plan en iyi bilinen gerçekleri en iyi saklanan sırlar haline getirebiliyor. Bunu yazıp da ne olacak, herkes zaten biliyor diyorsunuz, nasılsa bir şey değişmeyecek diyorsunuz, vazgeçiyorsunuz.

Mısırlı anti-oryantalist
Bunu düşünürken aklıma 2002 yılında Amerika’ya bir kongreye giderken gidiş ve dönüş uçak yolculuklarında yaşadıklarım geldi. Giderken, Amerika’da yaşayan Mısırlı bir araştırıcı ile yanyana yolculuk yaptık. İnsan ve toplum bilimleri üzerinde çalışmalar yapan bu ufak tefek ama heybetli kadınla konuşurken konu bir şekilde Edward Said’in Oryantalizm kitabına geldi. Oryantalizm, Doğu toplumlarına Batı’nın önyargılı bakışını anlatan geniş bir alan ama Said’in kitabı akademik alandaki bu sorunlu oryantalist bakışın eleştirisi olma özelliği taşıyor. Said’e ondan ön adıyla bahsedecek kadar yakın olan bu araştırıcı şöyle diyordu: “Edward’ın yazdıkları, hepimizin çok iyi bildiği, yıllardır birebir yaşadığımız, gördüğümüz konular. O nedenle okuduğumuzda hiçbiri bize yabancı gelmedi. Ama bu gerçekleri ortaya koyan ilk ve en önemli kitabı o yazdı” dedi. Edward Said’in Oryantalizm’i, sömürgecilik-sonrası çalışmalarını (post-colonial studies) kapsayan geniş akademik alanın temel taşlarından biri olarak yerini koruyor. Yani, bilinen şeylerin söylenmesi ve yazılması sanıldığından çok daha önemli.

Amerikalı kapitalist
Dönüş yolculuğunda Türkiye’ye gezmek için gelen Amerikalı bir kadınla yan yana düştük. Yolculuk sırasında biraz sohbet ettik, birbirimizi tanıdık ya da ben öyle sandım. Yolculuğun sonunda bana para karşılığında onun turist rehberi olmamı teklif etti. “Ben üniversitede hocayım, çalışıyorum” dedim. “Olsun” dedi. Amerikalıya göre “birbirinden hiçbir farkı olmayan Orta Doğulu kadın”a iş olanağı sağladığını düşünüyordu. Başka bir işte çalışmam onu bağlamıyordu. Ona göre, bir Amerikalının yeşil dolarları herkesi, her şeyi satın alırdı. Ona kızmadan bunu yapmayacağımı ve neden yapmayacağımı net bir şekilde anlattım. Sonra bavullarımızı alırken tekrar karşılaştık. Girişte Amerikan vatandaşları için vize olduğunu, 60 dolar verdiğini ve ne kadar pahalı olduğundan yakındı. Ben de Amerika’ya girebilmek için bizim de (o zamanki vize fiyatıyla) 60 dolar verdiğimizi, hem de bizim vize alabilmek için aylar öncesinden başvurmamız gerektiğini söyledim. Çok şaşırdı. Amerikalı bizi satın aldığını mı sanıyordu yoksa biz mi Amerika’yı finanse ediyorduk? Adı oryantalizm miydi, kapitalizm mi, emperyalizm mi? Adı hangisiydi?

Mısırlı anti-oryantalist ile başlayıp Amerikalı kapitalist ile biten, gidişle dönüş yolculuğumun birbirini onayladığı bu tuhaf anımı ara ara hatırlarım. Bunların hepsini zaten bilmiyor muyduk? Ama yazmak, yazılması çok önemli. Yazmak tartışmayı getiriyor. “İyi ki Bilim ve Gelecek bu gerçekleri yazıyor ve tartışıyor” diye düşündüm. Bildiğimiz, yaşadığımız herşeyin böylece bir adı oluyor. Çünkü ancak adı olan şeyler tartışılıyor.

Türkiyeli kadın akademisyen
Adı olanlar deyince, içimden sevgili Duygu Asena’ya bir selam çakmak (ve onu sevgiyle anmak) geldi. Şimdiki gibi o zaman da kadının adının olmadığı yıllardı. Gazetecilik kariyerinin başında büyük gazetelerin suya sabuna dokunmadığı kadın köşelerinde yazmaya başladı. Oralarda ne işi olduğunu anlamaya çalışırken feminizmi keşfetti. Kadının bir adı olması gerektiğini vurguladı ve konuyu tartışmaya açtı. “Kahramanlar hep erkek” gibi sağlam ve çarpıcı bir başlığı ancak feminist bir gazeteci bulabilirdi. Tüm kadınlar biliyordu, bütün dediklerini herkes yaşamıştı ama yazmaya kimse gerek görmemişti. “Anlatsam ne olacak sanki” demişti pek çok kadın, “ne değişecek?” Ama Duygu Asena hepimizin bildiklerini herkesin kolayca anlayacağı bir dilde yazarak, 1980’li yılların politik yasaklı Türkiye’sinde, yeterince tehlikeli bulunmamıştı. Türk üniversitelerde çalışan kadın akademisyen sayısının diğer ülkelerden fazla olmasının maalesef tamamen doğru nedenlerden dolayı olmayışı gibi, feminizm de umulmadık bir zamanda, tuhaf ama doğru bir biçimde serpiliverdi.

Günümüz Türkiye’sinde 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü üniversitelerde sadece makyaj malzemesi pazarlayan firmalarca kutlanmaya çalışılsa da, kadının adı biraz daha duyulmaya başlandı. Akademik hiyerarşinin her katmanından üniversiteli kadınların farkında olduğu, bildiği ama hep arka plana atılan, pek çok üniversitede varolan, üniversite sayısının çoğalmasıyla daha da fazla görülen, hoca adının saygınlığının arkasına saklanan erkeklerin sahip oldukları güçlü konumu kullanarak, özellikle genç kadın öğrencilere ve elemanlara yönelik sözel ve eylemsel cinsel tacizler Türk üniversitelerinin bir gerçeğidir. Adının kötüye çıkmasından korkan üniversiteler “kol kırılır, yen içinde kalır” mantıksızlığıyla sürekli bu tacizleri gizleme veya sessiz kalma yoluna gidiyorlar. Bunların bir örneğini, korona günlerinde yönetici sıfatı da taşıyan bir akademisyenin internet üzerinden öğretim sırasında kapatmayı unuttuğu mikrofonunda duyuverdik.

Kongre sofralarında ve çay sohbetlerindeki seviyesiz erkek söyleminden hepimiz rahatsız olduğumuz için Türkiye’deki kongrelere daha az gider olduk. Duyduklarımıza inanamadık; bir daha duymak istemedik. Kadınların asistan, erkeklerin kahraman olduğu ortamlarda hepimiz bulunduk. Kadınları aşağılayan kaba şakalarla süsledikleri proje sunumlarıyla böbürlenen megalomanların seminerlerini dinledik. Bilimsel yetkinliğe sahip bazı erkek hocaların kadın öğretim üyelerinden aşağılayıcı sözcükler kullanarak söz ettiklerini çoğumuz duyduk. Nitelikli cinsel tacizlerden sadece bazılarının basına yansıdığını ve nadiren cezalandırıldığını hepimiz biliyoruz.

Bunlarla ilgili ağzını açmaya cesaret eden kadınlara “neden zamanında söylemedin” sorusunu sormak adettendir. Söylemeye çalışan kadınlar ya dinleyecek birini bulamamışlardır ya da anlattıklarında ciddiye alınmamışlardır. Bu şikâyetler, bir sonraki seçimlerde erkek yöneticilerin birbirlerine karşı koz olarak kullanılmasından öteye gidememiştir.

Korona günlerinde aysbergin bir ucu çıktı ortaya. Türk akademik dünyasının bu yüzünü, küçüğünden büyüğüne sözel ve eylemsel cinsel tacizleri konuşur olmanın zamanı geldi de geçiyor.

Herkesin bildiğini yazmanın anlamı ve önemi sandığımızdan çok daha büyüktür. Bariz olanı yazmak onun adının konulmasına yarar. Bu aşağılanma durumlarının adı bazen oryantalizm, bazen kapitalizm, bazen emperyalizm, bazen de ayrımcılıktır. Adı konulmayan bir canavarla mücadeleye olanak yoktur.